YENİ YÜZYIL hayalleri sınıyor

YENİ YÜZYIL hayalleri sınıyor

YENİ YÜZYIL hayalleri sınıyor

Doğu’yla Batı’nın zamanı arasında Murathan Mungan:
YENİ YÜZYIL hayalleri sınıyor

Nilgün Cerrahoğlu

20. ve 21. yüzyıllar arasında "arafat" gibi sıkışıp kalan bir parantezmişçesine yaşadık, arkada bırakmaya hazırlandığımız bu "çok sıfırlı şişman yılı". Zamanın tadı ve farklı iklimlerini, gecesi gündüzüyle yaptığı değişik çağrışımları ve sihrini yakalayıp yaşayan biriyle yapmak istedim bu "muğlak yılın" son söyleşisini.
Murathan Mungan, Doğu ve Batı’nın zaman kavşağını, "Doğu’nun iklimleri" ve "Batı’nın ritmi" ile yaşayan ve ancak bu topraklardan, "Anadolu"dan çıkabilecek "özgün" bir duruşun ürünü. Onun için belki böylesine lezzetli bir dil ve böylesine zengin bir masalsı dünyası var. "Oyun"a meraklı, "oyundan hoşlanan" bir çocuk heyecanıyla yaşıyor hâlâ...
"En korktuğum şey kendime sürpriz yapamamaktır" diye anlatıyor bunu Murathan Mungan: "Yazarlığın en keyifli yanı bu. ‘Bu sefer de bak bunu buldum’ diyemiyorsan çok kötü. Kendimin ve edebiyatın sahip olduğunu düşündüğüm o şamanistik yanı bu yüzden asla kaybetmek istemiyorum..."
Murathan Mungan’ın evreni ile şimdiye dek tanışmadıysanız eğer henüz yayımlanmamış şiirlerinden derlenerek bir araya getirilmiş fazladan bir "yılbaşı hediye kitapçığı" ile sunulan "13+1" "limited editionödan bir tane alın.

Ve işte 2001! Zamanla ilişkin nasıl?
- 2000 uzak, bilimkurgu, uzayla özdeşleştirilen bir zaman gibi gelirdi bize Mardin’de çocukken. Doğduğum yerlere dönerken hep o şiddetle yaşadığım duyguyu hatırlamaya çalışırım. Zaman başka türlü geçerdi Mardin’de. Doğu’da zaman başka türlü geçiyor. Buna çok inanıyorum.
Daha mı ağır?
- Daha çok hissedilen bir şey orada zaman. Edebiyatın zamanı gibi. Edebiyat ritmi 20. yüzyıl ritmi değil. Edebiyat bir 19. yüzyıl sanatı aslında. Doğu’nun zamanı edebiyatın zamanı gibi biraz. Kurşun gibi...
Doğu’yla Batı’yı ayıran bir sınır mı zaman?
- "Kum Saati", "Paranın Cinleri" bunlar hep Doğu’nun zamanıyla çok ilişkili kitaplarım benim. Kum Saati örneğin. Doğu’da başka, Batı’da başka anlama gelir. Doğu’da hayat, Batı’da ölümdür kum saati. Doğu, Batı denen şey salt kültürel bir bölünme gibi gelmiyor bana. Kutsal kitapların da iklimi ve zamanı Doğu’dur mesela.

Tarihleri önemserim
Bir yüzyıldan diğerine atlamak... Bunu önemsiyor musun?
- Rituel ve oyun olarak tarihleri önemserim. 21 Nisan: Doğum günümün unutulmasından hiç hoşlanmam mesela.
Bir yüzyıldan diğerine geçmenin oyun yanı ne?
- Gelecek tasavvurunun sanki gerçekleşecekmiş gibi olması... Hayallerin sınanması.
"Doğduğum Yüzyıla Veda" adlı bir kitabın var. Geçmişten arta kalmak mı, başlangıç duygusu mu veriyor sana bu?
- Yeni yüzyıla 40’ını geçmiş biri olarak girdim. Ben arta kalmayım da kim kalsın? Ama aynı zamanda yeni bir yüzyıl ve çağa hazırlanıyorsun. Bu duyguyu da önemsiyor ve kendimi bir parça da şanslı hissediyorum. Yazılarımda hep verdiğim bir örnek var: Ben 5 yaşındayken 27 Mayıs, 15 yaşındayken 12 Mart, 25 yaşındayken 12 Eylül oldu. Ama okumanın, inanmanın, bir şeylere bağlanmanın değer olduğu dönemde gençliğimi yaşadım. Bunun bireysel ahlakıma kattığı çok şey oldu.

Yolculuk ne bilmiyoruz...
İki yüzyılı çağdaşlaşma tutkusuyla geçirmiş bir ülke yeni bir yüzyıla hala bu tarihlerin referansıyla giriyor. Niye bu kadar yavaş alınan bir yol bu?
- İki türlü. Hem yavaş, hem yavaşlatılan bir yol. Beni ürküten şu; Türkiye ne yapmak istiyor? 20. yüzyılda uluslararası şair, ressam, bilim, tıp adamı, yazar, sanatçı yetiştirdi Türkiye. Yaşar kemal, Erol Akyavaş, Güher - Süher Pekinel, Melih Cevdet Anday, Edip Cansever, Nazım Hikmet dünya sanatçıları... Ama uluslararası düzeyde bir politikacı ismi sayabiliyor musunuz? En büyük handikap bu. Politika yapabilecek insanlar ihtilallere endekslendi...
Değişim umudu nerede?
- Ben AB’yi deştekleyenlerdenim. Türkiye’nin iç dinamiklerinin Türkiye’yi değiştirmeye, dönüştürmeye yetmediğini görüyorum çünkü. Tek tip insan yaratmak sevdasından bir kere vazgeçmek gerekiyor. Farklı kesimlerin anlaşabildiği temel değerleri oluşturmak lazım. Biz buluşabiliriz. Bu sert iklimle bir yerlere gelebilseydi Türkiye bugüne kadar gelirdi. Hep hasır altı ederek, saklayarak, her şeyi politik argümanlar haline getirerek, kendinden ve gücünden korkarak daha nereye gidilebilir ki?
Niye peki bu korku?
- Çok nedeni var. Türkiye’nin barındırdığı çelişkiler çok güçlü. O çelişkilerle baş edebilecek bir vizyon, fikir, analiz yok. Öğrenmekten, emekten, insana yatırım yapmaktan korkan bir ülke. Tanzimat’tan bu yana Batılılaşma ve modernleşme sürecini kutuplaşmayla çözmeye çalışmış. 20. yüzyıl sonunda dünyanın geçirdiği değişimin en önemli özelliği oysa kutuplaşmaların sonu. Dünya yeniden şekilleniyor. Avrupa yeni bir güç olmak istiyor. Türkiye önemli bir yerde duruyor. Ama kendi kaynaklarıyla yüzleşmek, ödeşmek istemiyor. Böyle bir insan türü yetiştirmiş değil.

Cumhuriyet’in kazanımı...
Her ulusun bir ruhu var. Bizimkini nasıl tanımlarsın?
- Bölünmüş bir ruh. Birbirine yabancı öğeleriyle saklambaç oynayan bir ruh. Kendisiyle yüzleşemeyen, kendi karanlık noktalarına yolculuk edemeyen... Çok tuhaf mesela. Yolculuk yapabilen bir ulus değiliz biz. Yolculuk yapamadığımız için kendimizden başkasını tanımıyoruz. Elin oğlu 18’inde Katmandu’ya gidiyor. Dünyada farklı insanlar, durumlar olduğunu görüyor.
Neden önemli bu?
- Yolculuk, aramakla çok ilgili bir şey... Bizimkisi kapalı toplum. Üç yanı denizle çevrili bir ülke. Denizi merak etmiyor. Kapalı. Kapalı hayat yaşayanların ruhları da kapalı olur...
Globalleşmeyle açabilir mi kendini Türkiye?
- Başka yolu yok. Kendi dinamiklerimiz de çatladı. Cumhuriyet’in kazandırdığı bir şey var Türkiye’ye ki bunu önemsiyorum. Suriye, İran, Irak’a bakın. Onların İslamcıları ya da Kürtlerinden daha entelektüel İslamcılar ve Kürtler yetiştirdi bu Cumhuriyet. Cumhuriyet ve sınırlı demokrasimizin bize katkısı bu.
Bu da bir siyasi kültür sınırı mı?
- Evet. Türkiye’de türbanlı 30 kadınla çok şey konuşabiliyorsunuz. Bunu görmek lazım. Bir yerden sonra ama gene korkular başlıyor. Zaman tünelinde yolculuğa çıkmadan önce ciddi bir oto analiz ve terapiye ihtiyacı var Türkiye’nin... Bu kurban kültürünün dışına çıkmak lazım. Hala elebaşı yakalamak, eşkıya basmakla alınacak yol değil bu. Dünyanın başka bir yere geldiğinin ve dünya ile Türkiye arasındaki ilişkinin başka yerlerde odaklandığının dank etmesi gerekiyor artık.

Şamanistik bir yanım var
Disiplinli bir yazar mısınız?
- Her gün değilse bile bir yazar masasına mutlaka oturmalı. Balık avlamak istiyorsan oltayı nehre atıp başında beklemen gerekiyor...
Ne zaman? Sabah mı, akşam mı?
- Gün ışığı benim için çiğ bir ışık. Ben gece yazarım. Ruhum kelimeleri gece çağırır. Edebiyatı hala ruh çağırma gibi anlayan, şamanistik yanlarını önemseyen bir yanım var. Asla kaybetmek istemediğim bir yan bu...
Ne gibi?
- Uhrevi ve metafiziğe açık olan yan... Tüm iyi yazarların metafiziğe açık bir kapıları vardır. Masalı, arketipleri, figürleri, kanovaları hala önesiyorum bu yüzden.
Bir rituelin var mı yazarken?
- Yanımda taşıdığım açık bir defterim vardır. Ona hep not alırım. Basit bir yılbaşı hediye katoloğuna bakarken bile kafamda o defter sürekli çalışır...

‘Yazarlık cehennem...’
Yorucu değil mi?
- Çok. Yazarlık bir cehennem. Ama o kadar da keyifli ki... Uyurken bile çok şey rüyada devam eder bende. Rüyamda görüp, lafla uyanırım bazen.
İlham dedikleri bu mu?
- Günden, geceden kalma sürekli işleyen bir makine aslında rüya. Uyku sadece üstüne bir örtü oluyor.
Düş, anı, rüya, gerçek, ayrıntı... En çok kullandığın malzeme ne?
- Bunların bileşimi. Kimyasal bir organizma. Birini boşlarsan yazarlığındaki damarlar, arterlerden biri zayıflar.
Olgunluk çağında bir yazarsın. Mutlu musun?
- Hoşnutum kendimden. İşte 30 küsur kitap çıkarmışsın. Hayatı askıya alarak, kapalı kapılar ardında, inzivaya çekilerek de yaşamadım hiç. Yazarlığım da böyle bir yazarlık değil zaten. Hayatla çok temaslarım var. Dolu dolu aşklar, ilişkiler, kavgalar yaşadım. Hala sokağım vardır.
Hepsine nasıl vakit buluyorsun?
- Zamana tekrar dönecek olursak... zaman duygusunu edinmişsen kullanma duygusunu da ediniyorsun. Çalışma odasından salona götürülecek şeyleri bile tasnif ederim ben evde. Bu yormaz beni. Ama çalışırken bana dokunmayacaksınız. Telefonum çalmayacak. Odama girilmeyecek, bir şey sorulmayacak... Kaptırdın mı gidiyorsun, kendi kendinden heyecanlanırsan. Yazdıklarımı mutlaka dinlendiririm onun için. Kapılma anı, hileler de sunar insana... Yazarken hissedip, okurken hissetmediğimi hemen atarım. Yazdıklarımdan çok attıklarımla varım...



ENTELLEKTÜEL BAKIŞ











6 Aralık 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber