Son günlerde edebiyat gündemini en çok meşgul eden konulardan biri nedir, diye sorulacak olsa, sanırım hepimizin cevabı zaten okuma oranlarının ‘içler acısı’ halde olduğu, okumanın pek de ‘havalı’ sayılmadığı bir ülkede, kitapların mahkemelere ‘düşmesi’ olacaktır.
Geçen yılın ilk ‘sanık kitap’ haberi Nedim Gürsel’in “Allah’ın Kızları” adlı romanı için gelmişti. 2008 yılının mart ayında basılan roman hakkında şikayet üzerine, temmuz ayında ‘halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik’ suçlamasıyla, takipsizlik kararı verilerek sonuçlanan bir soruşturma başlatılmıştı.
Bu şikayeti görüşen Beyoğlu 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Nedim Gürsel hakkında ‘dini değerleri aşağıladığı’ gerekçesiyle dava açılmasına ve 6 yıl hapis istemiyle yargılanmasına karar verdi.
Bu haberin ardından uzun bir süre geçmedi ki, Sel Yayınları tarafından basılan Cin-sel Kitaplar dizisi hakkında müstehcenlik suçlamasıyla dava açıldı. Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı ile kitapların çevirmeni İsmail Yerguz, aralarında ünlü Fransız şair Guillaume Apollinaire’in “Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” adlı kitabının da bulunduğu üç kitap nedeniyle yargılanacaklar.

NÂZIM’DAN UZUN’A
Türkiye’de kitapları toplatmak, yasaklamak ya da yazarlarını yargılamak hepimizin bildiği üzere neredeyse sıradan olaylar. Hatta modern Türkiye’nin siyasi ve edebi tarihi bu kitaplar ve yazarlar üzerinden okunabilir.
Bu ay Nedim Gürsel ve Cin-sel Kitaplar dizisiyle yeniden gündeme gelen yargılamalar konusunu ele alalım; ‘yasaklı kitaplar ve yazarlar’ listesi bir hayli kabarık olan Türkiye’nin sanık sandalyesine oturmuş edebiyat dünyasını hatırlayalım istedik.
Nâzım Hikmet’ten Mehmet Uzun’a, Sait Faik’ten Elif Şafak’a uzanan bu listeyle birlikte karşımıza siyasetle, dönemlerin farklı iktidarları ve onların çıkarlarıyla iç içe geçmiş bir tarih serildi. Bu yazının toplumsal bellek tazelemesi için de oldukça yararlı olacağını söyleyerek dosyamızı açalım.
Kitap yasakları, dönemin siyasi ve toplumsal iklimiyle, iktidarların ideolojik tutumuyla yakından ilgili. CHP’li tek partili döneminde yasaklanan kitaplar, çoğunlukla sosyalizm ve ulusal sorunlarla ilgiliydi. Sözgelimi 1930’lu yıllarda Haydar Rifat çevirisiyle yayımlanan Lenin, Marx ve Engels kitapları... 

EN TANINMIŞ YASAKLI
Bu dönemin en tanınmış yasaklısı ise Nâzım Hikmet’ti şüphesiz. Onun kişisel tarihi Türkiye’nin yasaklar tarihiyle örtüşür. Nâzım, ilk mahkumiyet kararını Sovyetler Birliği’nde okuduğu üniversiteyi bitirip İstanbul’a döndüğünde alır.
1925’te ülkede Şeyh Sait İsyanı patlak vermiş, Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılmıştır. Aydınlık dergisinin yayımladığı bir bildiri gerekçesiyle diğer yazar arkadaşlarıyla birlikte Nâzım Hikmet hakkında gıyaben 15 yıl hapis cezası verilir. 1926 yılında Cumhuriyet Bayramı’yla gelen affın ardından, hakkındaki mahkumiyet kararı nedeniyle gittiği Sovyetler Birliği’nden geri dönebilmek için yaptığı başvurular ise kabul edilmez.
Nazım Hikmet’in politik sebeplerle aldığı bu mahkumiyet kararlarıyla başlayan davalar süreci, şiirleri nedeniyle çarptırıldığı cezalarla yaşamı boyunca yakasını bırakmaz. 

5 KİTAPLIK SUÇ
1929’da yayımladığı “835 Satır”, “Jokond ile Si-Ya-U”; bunlardan bir yıl sonra yayımlanan “Varan 3” ve “1+1=1”, döneminde büyük ilgiyle karşılanır, hatta aynı yıl Nâzım’ın kendi sesinden “Salkımsöğüt” ile “Bahri Hazer” şiirlerinin bulunduğu plak 20 günde tükenir. Kahvelerde, lokantalarda, halka açık yerlerde bu plağın dinlendiğini gören polis endişeye kapılıp uyarılarda bulununca, firma plağın yeni basımlarını yapmaktan vazgeçer.
6 Mayıs 1931 günü ise Nâzım Hikmet, yazdığı ilk beş şiir kitabında ‘bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği’ iddiasıyla hakim karşısındadır. Bu davadan beraat eder, ancak 1933 yılında “Gece Gelen Telgraf” kitabı hakkında üst üste iki dava açılır.
Şair için asıl büyük darbe 1938 yılında Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde ‘askeri isyana teşvik’ suçundan yargılanarak, Askeri Yargıtay’dan gelen onayla 28 yıl 4 ay ağır hapse mahkum edilmesi olur. 12 yıl boyunca cezaevinde kalır. Cezaevine girdiği 1938 yılından itibaren de şiirleri ülkede yasaklanır; bu yasak 1965’e dek sürecektir.
Nâzım Hikmet, Türkiye’de susturulan fikirlerin ve yazarların bir simgesi haline gelmiştir.
Bir diğer simgesel isim, Kara Harp Okulu son sınıfı öğrencisiyken 1938 yılında Nâzım Hikmet ile birlikte tutuklanan A. Kadir (İbrahim Abdülkadir Meriçboyu)’dir. Ankara Cezaevi’nde kısa bir süre Nâzım Hikmet ile yatan A. Kadir’in, 1943 yılında yayımladığı ve savaş karşıtı şiirler içeren ilk kitabı “Tebliğ” sakıncalı görülerek toplatılır; şair de  yaklaşık 5 yıl sürecek bir sürgüne gönderilir.
1940’lı yıllar tek parti yönetiminin yasaklarını yoğun olarak devam ettirdiği yıllardır. 1946’da yayın hayatına başlayan ve Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz’ın yazarlığını yaptığı haftalık mizah gazetesi Marko Paşa; ‘toplatılmak’ ve ‘yasaklanmak’ denince akla ilk gelen yayınlardan biridir. 
Marko Paşa’nın 16. sayısındaki açıklama, iktidarın demokrasi ve basın özgürlüğü anlayışı konusunda fikir verebilir: “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar, çıktığı gün saat 8 ile 9 arası satılır, 9’da toplamaya başlarlar. Türkiye’deki demokrasinin ve basın hürriyetinin miyarı olan böyle bir acayip mizah gazetesidir.”   

ÇİLE ÇEKEN YAZARLAR
Dönemin en sert muhalefetini yapan, komünist olduğu gerekçesiyle suçlanan derginin tirajı 60-70 binlere ulaşır. Pek çok sayısı toplatılan dergi sık sık kapatıldığından, zaman zaman Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa gibi farklı adlarla çıkmak zorunda kalır. Kapatılma sebeplerinden biri de adındaki ‘paşa’ sözcüğünün Milli Şef İsmet Paşa ile alay ettiği düşüncesidir. Dergide yazanların tümü de yazdıkları nedeniyle hakim önüne çıkıp yargılanmıştır.
Türkiye’de Nâzım Hikmet ile birlikte yazar olmanın ‘çile’sini en çok çekmiş adlardan biri de Sabahattin Ali’dir. Marko Paşa’daki yazılarından önce de ‘Gazi’ye tahkir’, ‘komünist etkinliklerde bulunmak’ gibi çeşitli suçlarla yargılanan, hapishanede yatan ve polis tarafından sürekli izlenen  Ali, yurt dışına kaçmak isterken 1948’de, kendisini yurt dışına kaçırmak üzere anlaştığı Ali Ertekin tarafından öldürülür.
Marko Paşa’nın yazar kadrosunun yazdıkları kitaplar yüzünden de iktidarla başı derttedir. Aziz Nesin’in 1948 yılında yayımladığı “Aziznâme” adlı taşlama kitabı hakkında İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılır sözgelimi.
Nesin 4 ay boyunca tutuklu olarak yargılandıktan sonra aklanır. Ancak bunun üzerinden çok geçmeden Marko Paşa kapatılınca yayımlamaya başladığı Baştan, bu da kapatılınca Yeni Baştan adıyla çıkan dergide Türkiye’nin yasaklı yazarlar listesinde yer alan Georges Politzer’in “Marksist Felsefe Dersleri” adlı kitabından bir yazı çevrince, yaşamının 16 ayını Üsküdar Paşakapısı ve Niğde cezaevlerinde geçirir. 

HEM SINIF HEM KIRMIZI!
Rıfat Ilgaz ise 1940’lı yıllar için oldukça anlamlı bir sözcüğü -”Sınıf”- kitabının adı olarak seçince kendini hakim karşısında bulur. 1944 yılının Ocak ayında yayımlanan Ilgaz’ın ikinci şiir kitabı “Sınıf”ın kapak rengi de kırmızı olunca, kitap yasaklanmaktan kurtulamaz ve yazarı 6 aya mahkum edilir. Rıfat Ilgaz, bir süre saklansa da sonradan cezasını çekmek üzere teslim olur. 1948’de yayımlanan “Yaşadıkça” kitabı ise yayımlanır yayımlanmaz Sabahattin Ali’nin “Sırça Köşk” (1947) adlı öykü kitabıyla birlikte Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılır.
‘40’lı yılların belki de en şaşırtıcı yasaklı kitaplarından biri ise Sait Faik’in “Medar-ı Maişet Motoru”dur. Kitap 1944’te yayımlandığında sıkıyönetim mahkemelerince toplatılır. Kitabın toplatılma gerekçesi ise bir Aziz Nesin öyküsüne konu olacak kadar ilginçtir: Kitaptaki kahramanlardan biri eski bir asker kaputu giymektedir. Ve fakat sıkıyönetim, askerin eski bir asker kaputu giyemeyeceğine hükmetmiştir.
Takvimler 1950’yi gösterdiğinde Türkiye yeni bir döneme girer. CHP’nin uzun yıllar süren tek parti yönetiminden sonra ülkede yeni bir iktidar vardır: Demokrat Parti (DP). DP iktidara gelmeden bir yıl önce ise, partinin seçimlerde içeriğinden çokça faydalanacağı, ‘köy edebiyatı’nın da çığır açıcısı olarak görülen Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” romanı sanık sandalyesindedir. Makal, ‘Anadolu köylerinin ekonomik ve sosyal yapısını kötü göstererek komünizm propagandası yaptığı’ gerekçesiyle 1949 yılında tutuklanır. 

DP DÖNEMİ
1950’de yönetim değişir, DP iktidarı dönemi başlar; ancak kitap yasakları konusunda olumlu bir gelişme olmaz. Yasaklı kitaplar hâlâ yasaklıdır; onlara yenileri eklenir, yazarlar tutuklanmaya, cezaevlerinde yatmaya devam eder. 
Siyasi kitaplarının yanı sıra pek çok şiir kitabı da yasaklanır. Bunların arasında Arif Damar’ın, Melih Cevdet Anday’ın, Şükran Kurdakul’un ve Metin Eloğlu’nun kitapları da vardır. 1957 yılının Ocak ayında Arif Damar’ın “Günden Güne” adlı şiir kitabı yasaklanır, diğer yasaklama kararları da bunun arkasından sökün eder. Üç hafta sonra Melih Cevdet Anday’ın “Yan Yana” adlı şiir kitabı için yasaklama kararı gelir; sadece 48 saat sonra da Şükran Kurdakul’un “Giderayak” şiir kitabı kara listeye girer. 42 günlük bir aradan sonra ise Metin Eloğlu’nun “Sultan Palamut”u yasaklama engeline takılır.
DP iktidarının devrildiği 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte öteden beri yasaklı olan sosyalizm ve komünizm içerikli kitapların yanına dini nitelikli kitaplar eklenir. Yaşar Kemal, kurucuları arasında yer aldığı Ant dergisinde yayımlanan yazılarından dolayı çeşitli kovuşturmalara uğrar. Aynı derginin yayınları Emile Burns’ün  “Marksizmin Temel Kitabı” adlı yapıtı yayımlayınca yayınevinden sorumlu olan Yaşar Kemal de 18 ay hüküm giyer, ancak karar Yargıtay tarafından bozulur. 

12 MART ROMANLARI
Bir taraftan Sabahattin Eyuboğlu ile Vedat Günyol’un Fransız İhtilali’nin devrimci yazarı François-Noil Babeuf’tan çevirdikleri “Devrim Yazıları” adlı kitap toplatılırken; bir taraftan da Nurculuk tarikatının kurucusu sayılan Said Nursi ile ilgili kitaplar dönemin gözde yasaklıları arasına girer. “Bediüzzaman ve Nur Risaleleri” ve “Said Nursi’nin Hayatı” kitapları darbeden hemen bir yıl sonra yasaklanır, “Asa-yı Musa” ise 1965’te.
Bir başka ilginç yasak şiir kitabı ise 1930’ların yenilikçi şairi Ercüment Behzat Lav’ın 1931’de yayımlanan “S.O.S”idir. Adı sürrealizmle, fütürizmle anılan ve yazdığı dönemde Nâzım Hikmet ile başlayan toplumcu şiir akımına yakın durmayan Lav’ın “S.O.S”i, 1965’te yasaklanarak raflardan kaldırılır.
1968 yılında ise yasaklılar listesine ünlü Fransız yazar Andre Malraux “Umut” romanıyla girer. “Umut”, 4. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararıyla içinde komünistlik propagandası görüldüğü için toplatılır.
1960 darbesinden 11 yıl sonra Türkiye 12 Mart 1971 sabahı bir başka darbeye uyanır. Muhtırayla birlikte edebiyatta 12 Mart’ı konu alan romanlar ağırlık kazanır. Darbeden geriye Türkiye’nin tarihine idamlar, kanlı olaylar ve işkencelerle birlikte, 12 Mart romanları olarak anılacak pek çok roman da kalacaktır. Bunların en ünlülerinden biri de Sevgi Soysal’ın yazdığı “Şafak”tır (1975).
Sevgi Soysal, askeri müdahaleden sonra siyasal nedenlerle 8 ay cezaevinde tutuklu kalır. Ancak Soysal’ı hakim önüne çıkaran kitap, şaşılacak şekilde, politik içerikli değildir. 1970’te yayımlanan, kadın-erkek ilişkilerini ele aldığı “Yürümek” adlı romanı müstehcenlik suçlamasıyla toplatılır ve Soysal kısa bir tutukluluk döneminin ardından program uzmanı olarak çalıştığı TRT’den ayrılmak zorunda kalır.
Aynı dönemde hakim karşına çıkan bir yazar da Can Yücel’dir. Hem de şiir kitaplarıyla değil, çevirileriyle. Öldüğünde dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında kesinleşmiş bir yıl iki ay hapis cezası bulunan, yönetimlerle başı pek hoş olmayan Can Yücel; 12 Mart’ta Che Guevara ve Mao’dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hüküm giyer ve Adana Cezaevi’nde gönderilir. 3 yıl sonra, 1974’te af çıkınca salıverilir.
Can Yücel’in de Sevgi Soysal’ınki gibi müstehcenlik gerekçesiyle toplatılan bir şiir kitabı vardır: “Rengahenk”. Bu kitap, 1980 darbesi sonrasında raflardan kaldırılır.
1980’den sonraki yasaklara ve yasaklılara geçmeden önce 1970’li yılların devlet eliyle gerçekleştirilen en büyük ‘kitap katliamı’ndan söz etmeliyiz. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 16 Ekim 1975’te valiliklere yolladığı bir genelgeyle okul kütüphanelerinden bazı kitapların toplatılmasını ister.
Gerekçesi de ‘MEB’in bazı okulların sınıf ve okul kitaplıklarında mizah edebiyatı adı altında veya memleket gerçeklerini aksettirdiği iddiası ile yayımlanan, fakat gerçekte milli terbiyemize aykırı, ahlâk, aile, hatta cemiyet değerlerimizi yıkmaya matuf kitapların bulunduğunu müşahede etmesi; aynı zamanda bu kitapların, gayeleri kurulu düzeni yıkmak olan istikameti belli bazı yazarlara ait oluşunun MEB’in dikkatinden kaçmaması’dır.
MEB’in  okul kitaplıklarından toplatılmasını istediği kitaplar listesinde dünya ve Türk edebiyatının en önemli adları yer alır: Charles Dickens’tan Albert Camus’ya, Gogol ve Dostoyevski’den Jean Paul Sartre’a, Orhan Kemal’den Sabahattin Ali’ye, Tarık Dursun K.’dan Yaşar Kemal’e ve Çetin Altan’a  uzanan bir listedir bu. 

SARTRE’DAN TELGRAF
Aziz Nesin; başkanlığını yaptığı Türkiye Yazarlar Sendikası adına 17 Ocak 1976’da yayımladığı basın bülteniyle MEB’in bu uygulamasını Nazi Almanyası’nda ve faşist İtalya’da benzerleri görülmüş olan kitap düşmanlığı ve kitap kıyımına benzeterek, dönemin Milli Eğitim Bakanı Ali Naili Erdem’i ve ortak üyesi bulunduğu hükümeti kültür düşmanı ilan eder.
Pek çok yabancı yazar da gönderdikleri telgraflarla Türkiye Yazarlar Sendikası’nı destekler. Bunlardan biri de, adı “İş İşten Geçti” kitabıyla toplatılması istenen kitaplar listesinde yer alan Fransız yazar ve filozof Jean Paul Sartre’dır. Sartre mesajında, “Aralarında kitaplarımın da bulunduğu Fransız kitaplarına uygulanan yasaklayıcı tedbirleri onur kırıcı olarak karşılıyor, mücadelenizi paylaşıyorum. Dostluklarla” yazar.
Yasaklanan kitaplar ve yazarlar, MEB’in kara listesi, sanırız ki pek çok politik olay kadar 12 Eylül’ün ayak seslerini duyuranlar arasındadır. Evlerin basılıp sakıncalı kitapların arandığı dönemler, ‘80’lerde yaşayan aydın kesim için ‘70’lerden alışık oldukları bir durumdur zaten. ‘70’lerde okullardan da, evlerden de ırak tutulması gereken kitaplar 1980’lerle çığ gibi büyür:  ‘80 darbesinden sonra Aziz Nesin’in, Yaşar Kemal’in, Tolstoy ve Dostoyevski’nin eserleri yasaktır.
Nedim Gürsel’in darbeden sonra “Uzun Sürmüş Bir Yaz” (1976) adlı öykü kitabı da uzun süre yasaklanır. 1983’te yayımlanan “Kadınlar Kitabı” ise basımından 10 gün sonra müstehcenlik iddiasıyla toplatılır. 
Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce Gülü” romanı hakkında, ‘askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif (küçük düşürmek)’ suçlamasıyla dava açılır. Kitap, 1981 yılında dördüncü basımından sonra toplatılır. İki yıl süren davanın ardından Ağaoğlu aklanır. “Bir Düğün Gecesi” ise ‘ihbara rapten’ savcının masası üzerindedir, ancak o, soruşturma aşamasında kalır. 
Şair Yaşar Miraç’ın şiir kitapları da 12 Eylül sonrasında yasaklananlar arasındadır: “Trabzonlu Delikanlı”, “Taliplerin Ağıdı” ve “Gül Ekmek” adlı şiir kitapları yasaklanır, Miraç  aklanır, ancak kitapların yasağı tam yedi yıl sürer.
‘80’li yıllarda kitapları toplatma ya da yasaklama gerekçelerinde politik sebeplerle birlikte  ‘müstehcenlik’ suçlamaları ağır basar. 1985 yılına bakalım sözgelimi... Bu yıl, Can Yayınları tarafından basılan iki kitap, müstehcen bulunduğu için toplatılır ve haklarında dava açılır. Bunlardan biri Henry Miller’ın Amerika’da da 1960 senesine kadar basılması yasaklanmış “Oğlak Dönencesi” romanıdır. 12 Eylül darbesinden sonra Turgut Özal’ın Başbakanlığa bağlı olarak kurduğu Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, yaklaşık 3 yıl süren dava sonunda kitap hakkında 1988 yılında mahkumiyet kararı verir. 


YAYINCILARIN OYUNU
Can Yayınları kararı temyize götürüp reddedilince Henry Miller Türkiyeli okura yasaklanmış olur. Ancak, Miller’ın kitabı yayıncılar arasında Babıali tarihine geçecek bir dayanışma yaratır. 39 yayınevi bir araya gelerek kitaptaki muzır cümlelerin yerlerini boş bırakarak “Oğlak Dönencesi”ni yayımlar.
Bu arada kitabın başına Muzır Neşriyat Kurulu’nun raporu, savcının son iddianamesi ve Can Yayınları’nın sahibi Erdal Öz’ün savunmasının metni eklenir. Bu sayfalarda romanın içinde boş bırakılan sakıncalı cümlelerin tümü, sayfa numaraları da belirtilerek yer alır.
Roman, daha yayımlandığı gün yeniden toplatılır, 39 yayımcı da kendini hakim önünde bulur. Ama tüm bu ‘muzır’ oyun, yasalara uyumlu olduğu için yayıncılar aklanır. 
Yine 1985’te Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” romanı üçüncü baskısı yapıldıktan sonra müstehcenlik suçlamasıyla toplatılır. Ertesi yıl ise Kür’ün “Bitmeyen Aşk” romanının halkın ar ve haya duygularını incittiğine karar verilir. Aynı yıl toplatılma sırası Pınar Kür’ün bu defa “Asılacak Kadın” romanındadır. 

YENİ HEDEF ETNİSİTE
1990’lı yıllarda politik yasakların merkezi, sol ideolojik yayınlardan Ermeni ve özellikle Kürt meselesini ele alan kitaplara kayar. Politik yayınlar için 2000’li yıllarda da aynı durum söz konusudur. Sözgelimi, Prof. Wadie Jwadeh’in “Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi”, Evrensel Yayınları’nın “Kürt Sorunu ve Demokratikleşme” kitabı 2000’de yasaklardan nasibini alanlar arasındadır.
‘Ahlaka mugayir’ eser avı bu yıllarda da devam eder; Şebnem İşigüzel’in “Hanene Ay Doğacak” adlı ilk öykü kitabı 1990’lı yılların muzır kitaplarındandır, 2000’li yıllarda ise küçük İskender’in “666” adlı şiir kitabı, Bedri Baykam’ın “Kemik”i, Enis Batur’un “Elma”sı bu ava takılanlardandır. Müstehcen bulunan kitaplar arasında çeviriler de bulunur: Philip Roth’un “Portnoy‘un Feryadı” adlı romanı, Pedro Almadovar’ın “Patty Diphusa Hikayeleri”, Chuck Palahniuk’un “Tıkanma” adlı romanı sözgelimi.
2000 yılının kitaplarla ilgili yaşanan ve gündemi uzun süre meşgul eden en olumsuz gelişmelerinden biri ise, Mehmet Uzun’un yayım tarihleri çok eski olmasına, herhangi bir soruşturmayla karşılaşmamışlıklarına, üstüne üstlük İstanbul’da da daha önce yayımlanmalarına rağmen altısı Kürtçe olan yedi kitabının, Diyarbakır DGM tarafından yasaklanmasıdır. Yapılan itiraz üzerine DGM kararından geri döner.
Elif Şafak’ın politik sebeplerle, üstelik Türk Ceza Kanunu’nun(TCK) çokça tartışılan 301. maddesine dayanarak yargılanması ise son on yılın en vahim gelişmelerinden. Şafak’ın Türk ve Ermeni asıllı bir ailenin iç içe geçmiş tarihini anlattığı romanı “Baba ve Piç” hakkında Kemal Kerinçsiz ‘Türk milletini soykırımcı olarak göstermek, Türklüğü aşağılamak’ iddiasıyla dava açar. Elif Şafak ve kitabı yayımlayan Metis Kitap’ın editörü Semih Sökmen hakkında soruşturma başlatılır, ancak Avrupa Parlamentosu’nun 2006 Türkiye Raporu görüşmelerine dahi konu olan dava beraatle sonuçlanır.

DURUM HÂLÂ VAHİM
2000’li yılların başlarında yine müstehcenlik iddiasıyla bazı kitapların imhasına karar verildi. Bunlardan üçü, 2003 yılında İstanbul 2. Asliye Mahkemesi tarafından imha kararı verilen Marquis de Sade’ın “Yatak Odasında Felsefe ya da Ahlaksız Eğitmenler”, Erje Ayden’in “İkinci Caddenin Çılgın Yeşili” ve yine aynı yazarın “Hauptbahnof’tan Bir Trene Bindim” adlı eserleri...
Bu kitaplara yönelik imha kararına ‘halkın ar veya haya duygularının incitilmesi veya cinsi arzuların tahrik ve istismar eder nitelikte genel ahlaka aykırı yayın yapılması’nı düzenleyen 426 ve 427. maddeler gerekçe gösterildi.
Artık 2009’dayız ve 1920’lerden bu yana değişmeyen olumsuzlukların başında kitap toplatma, yasaklama, imha haberleri geliyor. Türkiye Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi’nin raporlarına göre 2008 ve 2009 Haziran ayları arasında ise 26 yayınevinin yayımladığı 62 kitap hakkında yargılama süreci başlatıldı. Bunlardan 25 mahkumiyet, 5 beraat, 2 takipsizlik kararı çıktı. Kısacası durum hâlâ çok vahim! 

DÜŞÜNCEYE ÖDÜL
Türkiye Yayıncılar Birliği, Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğü için mücadele eden yazarlara destek vermek amacıyla 1995’ten bu yana Düşünce ve İfade Özgürlüğü ödülleri veriyor. “Bu son olsun” temennileriyle verilen ödülü alanlar arasında Yaşar Kemal, Elif Şafak, Perihan Mağden, Enis Batur, Mehmet Uzun da bulunuyor.
2009 Ödülleri ise yazar Nedim Gürsel, Sel Yayınları sahibi İrfan Sancı ve Şanlıurfa’da 54 yıldır kitapçılık yapan Naci İpek’e verildi.
Türkiye’nin yasaklı kitaplar üzerinden okunacak tarihi  bir ibret tarihi. “Türkiye neden okumuyor?” diye sorarken, her yasak ya da toplama kararıyla çığ gibi büyüyen bu iç karartıcı tarihi de düşünmeliyiz.
Çünkü bu türden yasakların konulduğu her ülkede olduğu gibi, burada da okumak ve yazmaktan ancak ‘imtina edilir’. Nitekim sonuç da ortada.
Kitapların ve yazarların yargılanmadığı, yasaklanmadığı, toplatılmadığı bir ülkede yaşamayı dilemek hepimizin hakkı...  Böyle bir ülkeye kavuşmak dileğiyle...

GÖRÜŞLER

Kitapları yargılanan yazarlar anlatıyor
“200 yıldır Fransa’da böyle bir suçlama yok”
Nedim Gürsel

İlk kitabım “Uzun Sürmüş Bir Yaz”, 1980 darbesinden sonra Türk Ceza Yasası’nın 159. maddesi gereğince ‘devletin güvenlik kuvvetlerini tahkir ve tezyif’ suçlamasıyla toplatılmıştı. Bu kitap 1976 yılında Türk Dil Kurumu Ödülü’nü aldığında bu ödülü bana bizzat Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk vermişti.
Dolayısıyla şaşırdım, çünkü çelişkili bir durum vardı ortada. Cumhurbaşkanı’nın elinden aldığım bir ödülü hak eden kitabım, orduya hakaret suçlamasıyla toplatılmıştı ve askeri mahkemede yargılanıyordu. Tabii ciddi bir yargılamaydı, çünkü o dönem bir baskı dönemiydi. Fakat uzun süren bir yargılamadan sonra beraat ettim.
Sonra “Kadınlar Kitabı” toplatıldı. Bu kez müstehcenlik gerekçesiyle, 426. maddeden. Bir yazarın TCK’nın ilgili maddelerini böylece öğrenmiş olması da bana aykırı geliyor. Ama o dönemde Türkiye’de kitaplar toplatılıp yazarlar yargılanıyordu. 
Ama Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefleyen Türkiye’de 2008’de yayımlanan “Allah’ın Kızları” adlı romanımın ‘toplumun bir kesiminin dinsel değerlerini aşağılama’ suçlamasıyla yargılanması, Türkiye’nin bir türlü düşünce özgürlüğü konusunda yol alamadığının bir kanıtı.
Neredeyse bir yıldır süren bir yargılama süreci yaşıyorum; ipe sapa gelmez suçlamalar nedeniyle, bağlamlarından çıkarılıp çarpıtılmış cümleleri suçmuş gibi gösteriyorlar. Bu nedenle yargılanan bir yazarım; zihnim bununla meşgul, halbuki oturup yeni romanımı yazmak istiyorum. Bundan sonra da otosansür gibi bir mekanizma çalışmasa bile daha dikkatli olacağım. 

Kitaptan korkmayalım
Duruşmanın ikinci celsesinde Paris’ten kalkıp romanımın arkasında durmak için geldim. Çünkü yobazların elinde kepaze olsun diye yazmadım ben “Allah’ın Kızları”nı. İnsanlar, okurlar tat alsınlar, hayal kursunlar, belki İslam coğrafyasını, İslam tarihini tanısınlar diye yazdım.
Kitaptan artık korkmamamız gerekiyor, insanlık tarihi boyunca kitap yasakları olmuş, özellikle teokratik toplumda. Diyeceğim, bu görece suçlamalar toplumdaki normlara, değer yargılarına göre değişiyor. Ama demokratik ve uygar bir ülkede, düşünce özgürlüğünün temel değerlerden biri olarak kabul edildiği ülkelerde bu tür olaylara artık rastlanmıyor. Hele hele dini hakaretle suçlama, örneğin uzun süreden beri yaşadığım Fransa’da Voltaire’den bu yana, Aydınlanma Çağı’ndan bu yana yok; tam  200 yıldır böyle bir suç yok. Çünkü gerçekten laik bir toplumda böyle bir şuç olamaz.
Hele söz konusu suçu bir romanın işlediği söz konusu bile edilemez; bu gülünç bir şey. Gülünç olduğu ölçüde de vahim. Çünkü Türkiye’de hâlâ ne yazık ki bir yazar bir roman yazdığı için ve romanında dine hakaret ettiği suçlamasıyla mahkum edilmek istenebiliyor. 



“Beni en çok üzen, kitaplarımın ölmeden mezara girmesiydi”
Pınar Kür

Şimdiki durumla benim kitaplarımın yargılandığı zaman arasındaki fark şuydu: Bizim kitaplarımız toplatılıyordu. Raflarda satılması mümkün değildi. Şimdi birtakım yargılamalar yapılıyor, ama kitap yine de satılıyor. Bizim kitaplarımız toplatılırdı ve artık nereye atılıyorsa bir daha kitapların geri gelmesi hiçbir zaman mümkün olmazdı. Biz bunu biliyorduk.
Kitaplar mahzenlere atılıyor, su altında kalıyor, yani çürümeye bırakılıyordu. Tabii beni en çok sinirlendiren ve üzen şeylerden biri, mecazi olarak da, gözümün önünde kitaplarımın ölmeden mezara girmiş gibi olmasıydı.
Kitaplarımdan biri mahkemelere gitti: “Yarın Yarın”. Sıkıyönetimce ‘komünizm propagandası yaptığı’ gerekçesiyle toplatıldı ve yasaklandı. Selimiye’de duruşmaya gidiyordum; karanlık, taş duvarlı Selimiye’de, o dönemde, 12 Eylül’de, kapıdan girmek ayrı merasim, kimliklerin alınması ayrı merasimdi. Orada başka sebeplerden yargılanan gençlerle koridorlarda karşılaşmak benim için ayrı  bir stresti. 
“Bitmeyen Aşk” ile “Asılacak Kadın” ise muzır yasasıyla yargılandı. Ondan sonraki kitaplarımda cinsellik yoktu ama bu konuda söyleceklerimi söylemiştim. Bu nedenle mi yoksa otosansürden mi bunu kestirmek zor, ama sonraki kitaplarım cinsellikle ilgili olmadı. 

“Türkiye’yi terk edebilirdim”
“Yarın Yarın”ın davası 1983’te başladı, 1986’da da ötekiler...  Artık ben her telefon çaldığında “Dur bakalım bu sefer ne yasaklandı?” diye bir korkuya kapılmıştım. “Asılacak Kadın” yayımlandıktan 7 sene, “Yarın Yarın” da 6 sene sonra yasaklandı.
“Bitmeyen Aşk” ise yayımlandı, hemen ertesinde ikinci baskısı yapıldı, üç ay bile geçmeden yasaklandı ve toplatıldı.
Bu durumda sizin eseriniz orada hakikaten yok ediliyor, imha kararı çıkmasa bile o kitaplar ölmüş oluyor. Tüm bunlar çocuklarımı birer birer kaybetme duygusu yaşatmıştı bana.
Bir aralar Türkiye’yi terk etmeyi bile düşündüm o dönemde. Ama duruşmalara gide gele içimde yükselen duygular, öfke daha sonra “Bir Cinayet Romanı” adlı romanımı yazmamda büyük etken olmuştur.
Kitap, doğası gereği insanlarda herhangi bir kötülüğe sebep olamaz. Kitap bilinci ve hayal gücünü geliştirir. Okuyarak etkilenme, gördüğünü taklit etme mekanizmasının çok dışında bir şeydir. Dolayısıyla dünyanın hiçbir yerinde halka zarar verdiği düşüncesiyle kitap yasaklanmaz. n

“Romanlardan korkaklar korkar“
Şebnem İşigüzel

En temelde düşünce bir haktır. Hak olan şey suç olamaz. Dolayısıyla  kitapların birer suç aletine dönüştürülmesine karşıyım. Flaubert’in başı “Emma Bovary”yi neden yazdı diye ağrıdı; ama bu yüz yıl önceydi. Nabokov’un “Lolita”sı kendisine Amerika’da bir yayıncı bulamadı ama bu da elli yıl önceydi. 

Faşizmin çirkin işareti
Naziler kitapları meydanları yığıp yaktılar eh bu da ‘40’lı yıllardı.  Bugün buna teşebbüs ediliyorsa üzücü. Zamanın epey gerisine düşmüş olmak açısından.
Son romanım “Resmigeçit”in arkasına “Romanlardan korkaklar korkar!” yazdık. Aynı romanda  kahramanım “Ne yani bir roman kahramanını mı tutuklayacaklar!” diye şaşırır ve ardından bu kuşku ve korku üzerine şu yorumu yapar: “O zaman hiçbir şey geçip gitmemiş bu ülkede: Ne soykırım, ne darbe, ne kötü siyaset !”  Bence durum kahramanım Mösyö Kevork’un aktardığı gibi.
İlk kitabım “Hanene Ay Doğacak” 1993’te yasaklanmıştı. O zaman bu yasağa karşı aralarında Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Latife Tekin gibi isimlerin bulunduğu  yazarların altına imza attıkları metinde güzel bir cümle vardı: “Edebiyat her şeyi konu eder.” Pusula bu olmalı. Kitap yasaklamak faşizmin çirkin işareti.