SiyasetRSS
11 Eylül 2010 - 23:17

U2 gezegeni uzay üssü




U2 konserinde beni müzikten çok teknoloji büyüledi. Kendimi bir başka gezegenin uzay üssünde hissettim.
Ekranlar, ışıklar, uçan daire gibi 360 derece sahne...
Çelik bir dev yaratığı andıran hem ürküntü, hem hayranlık veren o görüntü...
Bunları çağ ötesi çelik, cam, ışık ve ses gezegeninin içinde yaşayan Zülfü Livaneli’yle konuştuk. 10 yıl oda komşum olan Zülfü’nün abartısı yoktur.
Gerçeği, bilge gülümseyişiyle ve sakin ses tonuyla olduğu gibi anlatır.
Ondan dinlediklerim tribünden gözlemimle örtüşüyordu:
Sahnede 4 kişi için 150 teknik adam
çalışıyor.
O çelik yaratığın altındaki platformda 25 mühendis, bir saatin dişlileri kadar kusursuz, eşgüdümlü, zaman örtüşümlü  çalışıyorlar.
Önlerinde ekranlar, parmaklarının altında yüzlerce düğme, başta da kulaklıklar...
Öyle bir görüntü ki, az sonra uzay mekiği fırlatacaklarmış izlenimini veriyorlar.
Bütün bunlar inanılmaz bir sessizlikte gerçekleşiyor.
Oysa... Yukarıda kıyametler kopuyor.
U2 efsanesinin arkasında işte böyle bir birikim ve donanım var.
Sadece sahne değil, sahne dışında da her şey düzenli.
Zülfü’yü, Bodrum’daki evinde tatil yaparken 2 kez menajer, 1 kez de Bono aramış.
Alana gönderilen limuzin...
U2 teknoloji üssünde “Mothers Of the Disappeared” şarkısını birlikte söylemelerini istemiş Bono...
Zülfü “bilmiyorum, söyleyemem” cevabını verince hemen bir Ipod uzatılmış. “Bunu 2 kez dinleseniz söyleyebileceğinize inanıyoruz” demişler.
Her şeye hazırlık.
Sahnede “Yiğidim aslanım burada yatıyor” nakaratını 70 bin kişinin söylemesi ile Bono’nun nasıl da etkilendiği medyada yankılandı.
Ama... yazılmayanı yazayım...
Zülfü Livaneli bir konserinde Ankara Hipodromu’nu doldurmuştu.
Olimpiyat stadındakinden kat kat fazla hayranı gelmişti.
Ve sadece Yiğidim Aslanım’ı değil diğer şarkılarını da ezbere söylüyorlardı.
“Karlı Kayın Ormanında Yürüyorum Geceleyin”i çağlar ötesinde bilinmeyen bir dinin ilahisi gibi seslendiriyorlardı.
Enstrümanı 500 bin kişinin yürek sesiydi.
Devamı, 18 Eylül’de Kuruçeşme Arena’daki Livaneli konserinde...



“RAMBO” OLDU “MACHETE”
İzleyici beyaz ve üstün ırk Rambo’dan, 007 Bond’dan sıkılmış olmalı. Amerika’da bir siyahın başkan seçilmesi göstergedir. Her alanda bu değişim hissediliyor.
Ünlü yönetmen Quentin Tarantino bunu iyi algılamış. Amerika’da kaçak işçi bir Meksikalı’dan halk kahramanı yaratmış.
Çiçek bozuğu yüzlü, iri kemikli bir İspanyol/Kızılderili melezi Machete (Danny Trejo), beyazların “seçim” oyunlarını, uyuşturucu düzeneklerini, putlaşmış isimlerini tuzbuz ediyor.
Elinde pala benzeri iri bir bıçakla mucizeler yaratıyor. Senatörü, (Robert De Niro), onun sağ kolu ve bütün kirli işlerini gören süper zengin iş adamını, uyuşturucu baronu Meksikalı’yı (Steven Seagal) haklıyor. Oluk oluk kan, çok sayıda ceset egemen Amerikalı’nın ezdiği yoksul kaçak Meksikalı işçilerin isyanı... Kilise rahibinin bile Machete ile beyaz ırkın sömürüsüne karşı koyuşu...
Amerika’da İngilizce’den sonra en çok konuşulan dil İspanyolca. Bu nedenle filmin ticari getirisi yüksek olabilir. Ama... Bilinçli ya da bilinçsiz sosyal ve siyasal bir akımı da ortaya koyuyor. Yeni Rambolar, yeni Bondlar, bebek yüzlü beyaz derili, traş losyonlu olmayacak.
Quentin Tarantino, bu filmi 2 Machete filminin daha izleyeceğini açıkladı. Fakat... Kural değişmiyor.
Machete’in kızları da (Jessica Alba, Lindsay Lohan) Bond kızları gibi seksi ve güzel.
Machete’e âşık.


SINANMAMIŞ KADININ ERDEMİ
Genç adam, yakışıklı, varlıklıdır. Kolejde okumuştur. İTÜ’den mühendis diploması almıştır.
Kolejden en yakın arkadaşı ile birlikte yüksek kâr getiren şirketin sahipleridir.
Daha fakültede okulun en güzel kızına vurulmuştur. Kız da onu sever. Aralarında alev alev yanan bir aşk ateşi... Birgün çalışma odasındaki kitapları ayıklayıp fazlalıkları atmak ister.
Cervantes’in bir kitabına gözü takılır. Sayfalarını çevirirken hayatını değiştiren bir cümlede çakılır kalır:
“Sınanmamış kadının erdeminden emin olamazsın...”
Kendini sorgular...
“Bu kadar sevdiğim ve bir o kadar da sevildiğime inandığım karımı hiç sınamadım ki, nasıl emin olabilirim?”
Günlerce düşünür ve bir plan hazırlar.
Kolej yıllarından beri en iyi arkadaşı ve iş ortağı olan Güven’e başvurur. Güven de yakışıklı, iyi eğitim almış, kadınların beğendiği bir gençtir.
Plan gereği Güven, Aylin’e kur yapacak, onu baştan çıkarmak için her şeyi deneyecektir.
Buraya kadarı zaten oyun kurgulu.
Ama... Tıpkı matruşka bebekleri gibi oyunun içinden oyun çıkıyor, burada noktalıyorum.
Gerisini kitaptan okuyun. Ve... Kimse sakın ama sakın karısının erdemini sınamaya kalkışmasın. İhsan Yılmaz’ın kitabında böyle ilginç hikâyeler var.


VELİAHT PRENSİN DÜĞÜNÜ
Bodrum/Torba’da Casa Dell’Arte, sanat galerisi gibi bir oteldir.
Resimler, heykeller, çeşitli sanat objeleri, otelin mimarisiyle göz okşayan uyum içindedir. Denizi, bahçesi, avluları, salonlarıyla seçkin bir mekândır.
Yeni Zelanda eski Büyükelçisi Uğur Ergun’un mülkiyede ve dışişlerindeki adı “king Uğur...” (kral Uğur)
Kralın oğlu evleniyorsa, böyle bir mekân seçilmesi doğal, elbette bu seçimin fikir annesi Serfiraz Ergun.
Çoğunluğu büyükelçilerden oluşan konuklar arasında lakabı “kont” olanlar da vardı.
Evlenen çiftin Amerika’dan arkadaşları da gelmişlerdi. Gelinle damadın ilk dansları için çalınan müzik romantik slowlara alışmış bizim kuşak için hayli ilginçti. Fıkır fıkır hareketli ve hızlı bir parça...
Çağımız “hızlı balıklar” çağı...
Neşeli, keyifli, tül gibi hafif bir geceydi.

Reklamlar & Kişisel Ürünler
Yazarlarda Ara
Bul
17 Mart 2010'da sinemalarda gösterime giren Turgut ÖZAKMAN'ın senaryosunu yazdığı filmin adıdır?
Markapon
©Copyright 2010