Vikingur Olafsson: Bach’ın müziği bir ayna gibi

Son dönemlerin en çok konuşulan piyanistlerinden biri olan Vikingur Olafsson, Zorlu PSM’nin yeni festivali ‘Neue! Step’ kapsamında konser verecek. Kendisiyle, uzunca bir telefon konuşması yapıp Bach’tan, Chopin’den, Glass’tan ve projelerinden bahsettik. Müziğe biraz ilgi duyan herkesin Olafsson’dan öğrenecek çok şeyi var.

Vikingur Olafsson: Bach’ın müziği bir ayna gibi

İzlandalı ünlü piyanist Vikingur Olafsson’un albümlerinden birini dinlediğim ilk ânı hatırladığımda kendimi nasıl hissettiğimi hala hatırlıyorum. Bir türlü canlı izleme fırsatı bulamamıştım. Ama güzel bir şey yaşandı ve kendisini 27 Eylül’de Zorlu PSM’de ‘Neue! Step’ festivali kapsamında gerçekleşecek konserinde izlemeden önce arayıp biraz sorularımla yorma fırsatı bulabildim. Olafsson, röportaj boyunca bana müzisyenliğin aslında ne kadar kompleks ve yeteneğin yanında emek de gerektiren bir şey olduğunu tekrar gösterdi. İçi müzik dolu bir kutunun kapağını açmak gibiydi onunla sohbet etmek. Olabildiğince samimi geçen telefon konuşmamızı, aynı samimiyetle başından sonuna buraya aktarıyorum. ‘Neue! Step’ kapsamındaki tüm konserler harika, Vikingur ise her zaman gönlümdeki yeriyle bir adım önde olacak. Festival programına göz atmayı unutmayın.

Bu röportaj için çok heyecanlıyım, çünkü siz benim için aslında idolsünüz diyebilirim. Fazla vaktinizi almayacağım, sadece birkaç sorum var. İsterseniz başlayalım. Hatta Philip Glass plağınız elimde ve işin açıkçası aldığımdan beri imzanızı bekliyor.

Böyle şeyler söyleme lütfen. Plağını tabii ki imzalarım!

Bach albümünüzle başlamak istiyorum. Çünkü albüm, hem benim üzerimde hem de dinleyiciler üzerinde büyük bir etkiye sahip… Bu albümle ayrıca BBC Music Magazine’den Yılın Albümü ödülünü de kazandınız. Albümün hazırlık sürecini sormak istiyorum. Besteleri nasıl seçtiniz? Bu besteler nasıl sıralandı? Albümün hazırlık aşaması nasıldı?

Güzel soru. Güzel soru, çünkü besteleri seçmek, organize etmek, doğru sıraya yerleştirmek aylarımı aldı. Nasıl yapmam gerektiğine karar vermeden önce, u besteleri farklı şekillerde sıraladığım 10 farklı versiyonu vardı albümün. Bunun sebebi,  albümleri özel bir sanat formu olarak görmem aslında. Albümler sadece konserlerde çaldığınız parçalardan oluşmaz. Bağımsız bir sanat formudur albümler. Albümü sıfırdan ortaya çıkarmaya çalıştım stüdyodayken. Bu, benim hikayemi albümümle anlatma şeklim. Hangi besteleri seçtiğim, nasıl bir sıralama yaptığım benim için önemli.

Albümdeki sıralamayı yapma şeklim ise neredeyse Bach’ın tüm piyano bestelerini peş peşe çalmamla başladı. Daha sonra, bunların bana bugün, bu çağda ne ifade ettiğini kendime sordum. Parçalar arasındaki farklı bağları araştırmaya, incelemeye başladım. Bu besteler arasında küçük, gizlenmiş pek çok bağ olduğunu keşfettim. Sonra, bu orijinal Bach malzemesinin yanında üzerinde yeniden çalışılmış, ben dahil farklı kişiler tarafından transkripte edilmiş formlarını inceledim. Rachmaninov ve Bussoni’nin de çalışmalarından yararlandım. Bu çalışmalar da benim için çok önemliydi. Çünkü Bach özelinde yapılan tüm bireysel çalışmalar birbirinden farklı. Her jenerasyonda Bach’la ilgili farklı bir sos görüyorsunuz. Tarihin farklı dönemlerinden farklı Bach transkriptlerini inceledim. Üzerine düşündüğüm şeyler kabaca bunlardı. Yolun başından beri pek çok Bach albümü kaydetmiş oldum. Ama sonunda bu halini seçtim.

 

Glass albümünüz için de aynı mıydı bu süreç peki? Onda işler nasıl gelişti?

Sayılır ama Glass albümü benim için Bach’tan çok daha kolaydı. Glass’ın harika bir müziği var ama albümünü yapmak daha kolaydı. Çalmak istediğim etüdleri biliyordum, hangilerini daha çok sevdiğimi de biliyordum. 12 etüdün tamamını da çalabilirdim. Ama bu 10 tanesi, doğrudan bana bir şeyler anlatıyordu. Kayıt yaparken, bunları dinleyicilerinize sunmadan önce çaldığınız her notaya inanmalısınız. Eğer bu şekilde olursa, dinleyici gerçekten hissedecektir aradaki bağı… Bu yüzden, Glass albümünün hazırlık ve kayıt aşaması daha kolaydı. Bach’tan farklı bir hikaye o albümünki. Bach albümü benim için çok çok daha zordu.

 

 

Diskografiniz Bach, Chopin ve Glass’ı içeriyor. Her biri hem çağını hem de klasik müziği etkilemiş müzisyenler. Fakat ben sizin üzerinizdeki etkilerini merak ediyorum. Bu besteciler sizi nasıl etkiledi?

Bach, aşağı yukarı 200 yıldır hayatta değil. Hatta tam söylemek gerekirse, 270 yıldır… Çok uzun bir süredir hayatta değil. Fakat bana göre, hala yaşıyor. Bach, müziğiyle benim için bir akıl hocası oldu. Onun müziği bir ayna gibi. Eserlerini çalarken, kendinize baktığınızı hissediyorsunuz. Kim olduğunuzu, ne kadar iyi ya da ne kadar kötü çaldığınızı, neyi geliştirmeniz gerektiğini anlıyorsunuz. Bach’ı mükemmel bir şekilde çalabilmek mümkün değil, herkes bunu deniyor ama mümkün değil. Temel olarak, Bach çalarken kendi kendinizin ölçüsü oluyorsunuz. Philip Glass ise farklı bir hikaye. Harika bir müziği var ancak çok daha basit. Bach’tan farklı bir ideoloji onunki… Kendisini kişisel olarak da tanıyorum, arkadaşım. Onunla beraber çalışırken de bunun dışında da zaman geçirdim. Philip Glass çalmak, benim için çok rahatlatıcı bir şey. Ne istediğini, ne söylediğini, anlaştığımız veya anlaşamadığımız noktaları biliyorum. Çok çok açık fikirli bir insan olduğunu da biliyorum. Philip Glass’ın bestelerini çalarken onu tanıdığımı aklımda tutuyorum ve bu, kişisel olarak çok hoş bir şey. Chopin de Bach çalmaya daha yakın bir his. O da 170 yıldır hayatta değil, Bach’tan tam 100 yıl sonra öldü. Ancak bana göre, Chopin çalmak daha kolay bir şey. Herkes biraz Chopin çalabilir. Ama Chopin’i de tıpkı Mozart çalman gerektiği gibi çalmalısın. Bach çalabildiğin gibi, Chopin de çalabilmelisin.

Bach’ın müziğinin bir ayna gibi olduğunu söylediniz. Bu yüzden ekstra bir soru sıkıştırmak istiyorum araya. Bach’ın müziğini bir ayna olarak görmenizle albüm kapaklarınız arasında bir bağ var mı?

Evet, kesinlikle. Albümlerin kapak tasarımı, müziği yansıtmalı. Bach albümü için, kendi özel kaleydeskopumuzu yaptık, onun arkasından çekilmiş fotoğrafımı görüyorsunuz kapakta. Kapakta bir Photoshop uygulaması yok, görüldüğü gibi çektik. Glass albümünün kapağında ise benden iki tane var ama biri gerçek değil, o bir prizma camdan gelen bir yansıma. Philip Glass’ı yansuıtabilmek için cam(1) kullandık. Prizma cama beyaz ışıok yansıttık ve o da havalı renkler ortaya çıkardı. O renkleri Glass’ın müziğiyle bağlantılı buluyorum. Albüm kapakları benim için çok çok önemli.


 

Bu kapakların albümlerinizi doğrudan ve doğru şekilde yansıttığını düşünüyorum ben de. O yüzden bu soruyu sorma ihtiyacı hissettim. Kapakların arka planını öğrenmek istedim. Peki, ayrıca Bach Reworks isimli bir seri(2) üzerinde çalıştınız. Onlar, önceki işlerinizden biraz daha farklı. Bu proje için nasıl çalıştınız ve Bach Reworks serisini neler bekliyor? Devamı gelecek mi, bir üçüncü albüm dinleyebilecek miyiz bu projeden?

Aslında üçüncü bir albüm olup olmayacağını bilemezsiniz. Bu projenin yürüme şeklini seviyorum. Proje, temel olarak bazı müzisyenlerin benim Bach kayıtlarımı alarak kendi yorumlarını katmaları üzerine kurulu. Yaptıkları işte büsbütün özgürlüğe sahipler. Çok ünlü müzisyenlerle de çalıştık, pek ünlü olmayan ama çok başarılı İzlandalı müzisyenlerle de… Albümden istedikleri parçayı seçtiler ve üzerine tekrar düşünüp çalıştılar. Bir de benim yaptığım, daha basit çalışmalar var içlerinde. Bütünüyle farklı bir iş, aslında ciddi bir risk almak bu… İnsanların benim materyalimi özgürce kullanmalarını seviyorum ve ne yapılabileceğini görmek istedim. Çünkü Bach, her zaman müziğin geleceğine bir anahtar bana göre. Pek çok farklı müzik türünden çok fazla müzisyen Bach’a gitmek zorundadır. Cazda da popta da elektronik müzikte de bu geçerli. Etrafta çok fazla Bach var. Projede çalışan müzisyenlerin ne yapacağını görmek istedim. Bunun için çok fazla çaba harcamaları beni mutlu etti.

Önümüzdeki İstanbul konseriniz, dördüncü Türkiye konseriniz olacak ayrıca. İstanbul ve Türkiye hakkında neler söylemek istersiniz? Konserle ilgili ipuçları var mı?

Türkiye’yi seviyorum. Menajerim Tuğçe’yi tanıyorsun, değil mi? Harika biri.. Türk insanını, ülkenin atmosferini, yemekleri ve İstanbul’u seviyorum. İstanbul, benim gittiğim en güzel şehirlerden biri. Dünyanın en büyük şehirlerinden biri… Bunu nüfus açısından söylemiyorum. İstanbul’da her şeyi görebilirsin. Çok fazla kültürle karşılaşabilirsin. Bu tür şehirleri çok seviyorum. Oraya tekrar geleceğim ve tekrar çalacağım için çok mutluyum.


Peki, son soru geliyor. Sırada neler var? Tüm bu projelerin ve Bach’ın, Chopin’in, Glass’ın ardından, sıradaki talihli kim?

Fransız bir albüm olacak.  Debussy ve Jean Philippe Rameau çalacağım. Çok özel bir albüm olacak. Bunun içni aylarca çalıştım. Ağustos sonunda kayda gireceğim. Yani İstanbul’a geldiğimde kayıtları bitmiş olacak. Bu albüm için çok heyecanlıyım. Fransız Barok besteci  Jean Philippe Rameau’nun fütüristik tarzını ortaya koymak istiyorum. Çünkü çok özel biriydi. Zamanının çok ötesindeydi. Debussy’nin Fransız Barok köklerini bu çalışmayla ortaya koyacağız. Debussy onu çok seviyordu, hatta bence favori bestecisiydi. Jean Philippe Rameau ve Debussy arasında çok özel bir diyalog olacak bu. Fakat bazen kimin kim olduğu karışıyor. Bu, Bach’tan daha çok vaktimi aldı. Bach’a ne kadar heyecanlandıysam o kadar heyecanlıyım bu proje için de.

Ben de çok heyecanlandım bunu duyunca. Bu projeyle ilgili bir şey duymamıştım daha önce. Ancak benim için de gerçekten heyecan verici. Çok teşekkür ederim, sizinle konuşmak benim için büyük bir zevkti. Umarım İstanbul’da görüşebiliriz.

Ben teşekkür ederim. Tabii ki görüşürüz!

Dipnotlar:

(1) Glass: (İng.) Cam.

(2) Bach bestelerine yenilikçi yorum getirdiği seri. Son yayımlanan kayda buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. 

 

andac.uzel@demirorenmedya.com

Bu makaleye ifade bırak