Geri Dön

Dünyanın tüm erken sabahları

Dünyanın tüm erken sabahları


ART NİYET / AYŞEGÜL SÖNMEZ


       Bir kez daha anladım. Ben seyahat insanı değilim. Evciyim, evcivemenin tam bir Televole düşkünüyüm. Günlerden Perşembe’ydi. Ben dünyanın en güzel şehri olarak anılan Paris’te, San Michel’de Alfredo Di Positano’da tıkınıyordum. İtalyan mutfağının bu güneyli ustası döktürdükçe döktürüyordu. Jumbo karidesli bir spagetti öncesinde bir antipasti tabağı. Yeme de önünde yat. Ya da ye ve sonra.... Alfredo, Fransız değil, İtalya’nın güneyindendi. Napoli’nin sahil şehri Positano’nun deniz ürünlü her türlü yiyeceğini Parislilere ikram ediyordu. Bu restoranda bolluk vardı. Bu restoranda bereket vardı. Şarap kırmızıydı ve su gibi akıyordu. Çoktandır görmediğim Paris NTV muhabiri Bayan B’yle hasret gideriyor, onun tatlı kurnaz cümlelerinin peşinden gidiyordum.
       Finalde ise şarabı çoktan unutmuş, Coca Cola diye sayıklıyordum. Uno coka, due coca. Compensan yoktu, ne yapabilirdim? Yemekten sonra şu cümleler bana rağmen benden çıktı; “Aah Bayan B, bilsen seni gördüğüme ne kadar sevindim. Ama inan şu an seninle burada değil, bizim evde olmak. Şöyle bir yayılmak isterdim. Bir de televole olurdu". Sonra dediklerime ben de şaştım. O kadar doymuştum ki, dar pantalonomun içinde kendimi Akrep Nalan gibi hissediyor, bu dilini bilmediğim Fransızca kalabalığın içinde olmak istemiyordum. O an Paris, en kötü mahallesiydi İstanbul’un. O an İstanbul, anneannemin lavanta kokulu göğsü gibi sıcacık ve o kadar uzaktı. Otel odamı gözümün önüne getirdim. “En azından", dedim, “orada yayılırım". Birazdan. Çok az sonra... Ama hayır bu daracık otellerinden de Paris’in hiç hoşlanmıyordum. Sabah kalktığında o otelin yeni çarşaflarını hâlâ ısıtamadığını belirten buz gibi serinliği bana, Oliver Twist okuduğum günleri hatırlatıyordu. Ben de oluveriyordum, 1800’lerde bir yetim çocuk, kimsesiz Oliver Twist. Tüm o lezzetli yemeklerin içimde giderek şiştiğini hissettim. Bayan B. suratımın bu mutsuz halini görmeye dayanamadı ve arkadaşlarıyla buluşmak üzere Cafe De Flore’a doğru yola çıktı. Ben gitmedim. İstemedim. Yalnız başıma Paris sokaklarında turlamaya başladım. Ayaklarım üşüdü, sırtımdan içeri kötü bir soğuk girdi.
       Evimi özledim.
       Çook...Bir haftadır evimde değildim. Dilini bilmediğim insanların ülkesi Fransa’da oradan oraya dolaşıyordum. Modern Sanat Müzesi olmayan bir İstanbul’un nesini özlüyordum? Güzelim İtalyan yemeklerinin üzerine Televole seyretme isteğinin kaynağı neydi? Dünyanın en güzel köprüsünün üzerinde, Neuf’te, yürürken, dünyanın en kalabalık ve trafiği sıkışık şehrini gülümseyerek anmanın yeri miydi?
       Yeriydi. Hep böyleydi ve böyle olacaktı. İstanbul’da bir bardak portakal suyu taze sıkılmış ve bir çift kaşarlı tost 1 milyondu. İstanbul’u sayıklayarak uyudum. Uyandığımda her yanım buz kesmişti. Sanki her sabah böyle okula gitmek zorunda olduğum için yaşamdan nefret ediyordum. Söylene söylene yüzümü yıkıyor, dünyanın bütün erken sabahları dünyanın en kötü zamanlarıdır şarkısını mırıldanıyordum. Sanki sırtımdaki çantanın boynumu kesmesine ve ayaklarımın ritmini bozmasına izin veriyordum. Sanki okul başlamıştı ve tatil bitmişti. Sanki formamın gömleğinin ütüsü yok ve düğmeleri eksikti.

       Yazarın e-postası: sonmezaysegul@hotmail.com



13 Aralık 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber