Ülkemizde henüz gösterime girmemiş olan “Rosewater” (Gül Suyu) !f film festivali kapsamında gösterildi.  Filmin vizyonda gösterilip gösterilmeyeceğini bilmiyoruz. Tek söyleyeceğimiz filmi izlerken, çok etkileneceğiniz ve yaşanılanların adeta gözlerinizin önünden bir film şeridi gibi akacağı…  Bu bakımdan film çok başarılı, ama sinemasal anlamda bazı şeyler yoksun sanki… Detaylar havada kalıyor, hikâyenin kurgusunda bazı sıkıntılar var, taşları tam olarak yerine oturtamıyorsunuz. Biz bunları umursamayız gerçeklere bakarız diyorsanız, o zaman film tam size göre…

Bir gazetecinin acı gerçeğini anlatan “Rosewater”, düşünce özgürlüğünden yoksun İran’ın resmini çekerek, en ufacık bir hatanızdan dolayı, hapsi boylayacağınızı ustaca aktarıyor. Ağızdan çıkan ufacık bir sözcük, sizi içten içe tüketebilir. Eğer İran’daysanız bir şeyi söylemeden önce iki kere düşünmeniz önem arz eder. Gözünüzün yaşına bakmazlar çünkü gözyaşı nedir bilmezler.

Medyanın tarafsız ve objektif olmasına dikkat çeken film, toplumsal eleştiri yaparak yozlaşmanın halen devam ettiğini ve bazı ülkelerde medeniyet gelişmediği için, özgürleşemediğimizi ve bu yüzden bireysellikten kurtulamadığımızı kendi yöntemleriyle dile getiriyor. Zaten dünyanın en büyük sorunlarından biri de bu değil mi? Ülkemizde de benzer sorunlar yaşanıyor. Medya hiçbir zaman uçan bir kuş kadar özgür olamadı. Bu şartlarda olabilmesi de pek mümkün değil. Kafamızda düşündüğümüz sözcükleri ya da kelimeleri istediğimiz biçimde aktaramıyor oluşumuz, bizi hem sınırlandırıyor hem de duygularımıza ket vuruyor. Sanki kendimiz çalıp kendimiz söylüyoruz. Tüm bunları biyografik bir şekilde anlatan “Rosewater”, gerçeklerden yola çıkarak İranlı-Kanadalı gazeteci Maziar Bahari’nin hayatına yolculuk yapıyor sanki, o yolculuk hiç bitmeyecekmiş gibi… Başarılı bir roman adaptasyonu olan film, tehdit altında yaşayan gazetecilerin hislerine tercüman olarak, onların ne zor şartlar altında işlerini yaptıklarını Maziar Bahari üzerinden anlatıyor. O halde Bahari’nin kapıları açan ortak bir anahtar olduğundan rahatça söz edebiliriz, öyle değil mi?

TEMA GÜZEL AMA BAZI MANTIK HATALARI VAR

Dünyada sadece Maziar Bahari yok bu sıkıntıları çeken, o kadar çok gazeteci var ki Mahari gibi suçlanan saymakla bitmez. Dar alanda kısa paslaşmalar yaptığımız için, yazabileceğimiz konular maalesef limitli... Bunu sonu olmayan bir filme benzetebiliriz. Gelişmemiş bir ülkenin yapacağı en bilindik olaylardan biri hiç şüphesiz barbarlıktır. Bu barbarlığı filmde görüyoruz, ancak filmle ilgili büyük bir açmaz var. Filmdeki gazeteci Maziar Bahari’nin İranlı olduğundan bahsediliyor, ama Maziar bir melez; İran ve Kanada kırması… Bahari Londra’daki Newsweek gazetesi için çalışıyor. Senaryoda Maziar’ın ne Kanadalı oluşundan, ne de Londra’daki hayatından kesitler gördük. Bahari’ye içeri tıkan adamlar ona Amerikalıymış gibi davranıyor, lakin Maziar’ın Amerika ile önemli bir bağı yok, sadece arada Amerika’ya gidip geliyor. Senaryoya göre Amerika baskın çıkıyor, hep bir Amerikanlaşma var, tüm detaylar Amerika’nın hâkimiyeti ile ilintili…

Mazari’yi Amerika’nın casusu olmakla suçluyorlar, ağzından “ben Amerika’nın casusuyum” lafı çıktı diye hem de! Hâlbuki onu komedi şovu için söylemişti. Kötü bir niyeti yoktu. Kim anlar ki halinden?

Evine baskın yapan adamlar, önce DVD’lerini sonra da müzik CD’lerini karıştırarak Maziar’a kötü damga vuruyorlar. Yok, sen pornocusun yok, Yahudi özentisin falan diye… Leonard Cohen’in müziklerini dinlemek bile suç olduktan sonra, üzerine daha ne söylenebilir ki… Sanat eseri olan filmler porno olarak lanse ediliyor. Peki,  insanların uydudan televizyon izleyememelerine ne söyleyeceksiniz?

Gerçekten içler acısı! İnsanlık ayıbını anlatan filmin en üzücü tarafı da, bestekâr, şair ve müzisyen Leonard Cohen’in Yahudi şarkıcısı olarak simgelenmesi… Bu bağlamda; Maziar’a ablasının Leonard Cohen’in plağını hediye etmesi, özgür olmak ve dilediğini yapabilmek için çırpınan Maziar’ın tek düşüyken, o düşünün aniden elinden alınması, onu hüsrana uğratıyor. İşte bu geri kafalılığın güzel bir sembolü!

BAŞROLDE NEDEN MEKSİKALI OYUNCU VAR?

Bunları çok iyi anladık, ama Maziar’ı neden Meksikalı oyuncu Gael García Bernal canlandırdı? Hani İranlı ya da Kanadalı bir oyuncu olsa anlardık, ancak Gael García Bernal ne İranlıya, ne de Kanadalıya benziyor. Oyunculuğu konusunda zaten eline su dökemeyiz, orası ayrı… Tek takıldığımız nokta, sima olarak oyuncunun İranlıyı ya da Kanadalıyı andırmaması. Latin olduğu çok belli…

Bu sorunu irdelemek yerine, filmin derinine inerek, Maziar’ın başından geçenlere yer verelim. Maziar’ın işlemediği bir suç için 3-4 ay tecrit altına alınması, hikayenin belkemiğini oluşturan en önemli dayanak olduğunu belirtmekte fayda var. Ama filmde sadece tek bir belkemiği yok, birkaç tane var. Diğer belkemiklerinden şu şekilde bahsedebiliriz: Mazier, kötü anlarda bile gülebilen, yaşadıklarını ti’ye alan, duruşunu ve çizgisini bozmayan bir gazeteci… Tecrit odasında Leonard Cohen’in “Dance Me To The End Of Love” şarkısıyla dans ediyor. O sahneyi nasıl unutabiliriz ki? Yıllarca plağını dinlediği Leonard Cohen’in şarkısıyla dans ediyor oluşu, kötülüklere karşı meydan okuyuşunun bir göstergesi. Bunu nispet olsun diye yapıyor belki, ama bu bir karşı duruş! Şu bir gerçek ki; Gael García Bernal’ın güzel dansı ile bambaşka bir yere uçtuk gittik.

SONUNA KADAR MÜCADELE

Sözün özü; Leonard Cohen’in müziğinin filmde yer alması nostaljinin büyüsünü yaşattı bize. Bunun haricinde Maziar tek başına kaldığı zamanlarda, tecrit odasında babasının silueti ile konuşarak manevi gücünü korumaya çalışıyordu, babası da ona bazı tavsiyelerde bulunuyordu. Bir adam nasıl böyle sakinliğini korur şaşılacak şey. Düşünsenize hapiste her şeye “peki efendim” diye karşılık veren birini. Hatta karşısındakileri kafaya alarak, cinsellikle ilgili enteresan hikâyeler anlatması, kendisinin mizah ile iç içe olduğunu hissettirdi bize. İyi de bu mizah anlayışı nereden geliyor? Kimi zaman yüksek sesle kahkaha atması, mizah ile bütünleştiğinin bir kanıtıydı belki de…

Yapılan tüm kötü muamelelere karşı ayakta duran Maziar, karakterinden ödün vermeyerek, karşısındaki insanlarla laf dalaşına girmedi hiçbir şekilde. Bunu yapmasının sebebi de karşısındaki insanların neler düşündüklerini çok iyi biliyor oluşuydu. Karşılık verse daha kötü olabilirdi. Maziar için bu hapishane sabrının sınandığı bir labirentti sanki… O labirentten kurtulmanın bedeli de sessiz kalabilmesiydi. Ağzını açsa içerideki günleri daha da beter olabilirdi, o bunu yapmak yerine kendini önemsedi. Azap yolunu seçmediği için de, öfke krizlerine girmedi. Ne demişler “keskin sirke küpüne zarar”. Hapishanede vaktini kötü geçirmemek için çabalayan kaç kişi vardır ki…

Sonuç olarak; “Rosewater” bir insanın ayakta kalabilme gücünü tartan, kurallara körü körüne bağlı, baskının ve zorbalığın hâkim olduğu bir sistemi eleştiren trajik bir film. Her şeyi çok iyi özümsedik, ama filmin adı neden Gül Suyu derseniz ona da cevabımız hazır: Eskiden Gül Suyunu günahları olanların üzerlerine dökelermiş, bunun sebebi de onları günahlarından arındırmakmış. Filmin adının Gül Suyu oluşu buradan geliyor. Mutlaka seyredilmesi gereken bir film! 

http://sinearzu.blogspot.com.tr/

twitter.com/Cine_Deseo