EgeRSS
14 Ekim 2011 - 02:30

Yayın yönetmeni olamazmışım

Reşat Kutucular Gökkuşağıege@mil­li­yet.com.tr Tüm Yazıları »

Gazetecilik eğitimi almadım. Herhangi bir medya şirketinde çalışmışlığım yok. Böyle olunca medyayı eleştirmek kolay belki.
Ama medyanın hallerini süzebilmek, tuhaflıklarını görebilmek için de gazeteci olmaya gerek yok bu ülkede. Siz oralı olmasınız bile gözünüze sokuyorlar zaten. Bir yerde bir şekilde ya vicdanınızı, ya aklınızı, ya ruhunuzu taciz ediyorlar. Kötüyü düşündürtüyorlar!
Medya dediğimiz şeyin ticari işletmelerden oluşan bir bütün olduğunu hepimiz biliyoruz. Tiraj, reyting, tıklanma kaygısının hep orada olduğunun farkındayız. Çok izlenmek, çok dinlenmek, çok okunmak için yapılan numaraların işin bir parçası olduğunu kabul ediyoruz.
Laf aramızda müşterinin de çok samimi olduğunu söyleyemeyiz... Aslında hiç beğenmediğimiz şeyleri okuyor, izliyor gibiyiz. Şikayet çok. Medya da daha nitelikli ürünler ortaya koyacak ama biz böyle şeyler talep ettiğimiz için bunları yapıyor!
İki tarafında da pek hoşnut olmadığı bu tuhaf alışverişte eksik olan asıl kritik unsursa güven. Ülkenin genel hastalığı olan kurumsal güvensizlikten medya da nasibini almış. Belki de medya bu güvensizlik ikliminin baş sorumlularından olmuş.
Dördüncü kuvvet olmakla egemen gücün sözcüsü olmak arasındaki çizgi zigzaglı bizim medya için. Çiğnenen yayın ilkeleri açısından da sicil pek parlak değil. Hal böyle olunca medya ile ilgili şüpheler bedenden eksik olmuyor. Bu ruh hali ara ara alevlenen medya-müşteri yüzleşmelerinde dışa vuruyor.
Geçenlerde büyük kıyametler koparan o bıçaklanmış kadının fotoğrafına bakarken hissettiklerim, aklımdan geçirdiklerim de o çizgideydi işte. İç tepkim “bu fotoğrafı basmak olacak şey değil” şeklinde bir infialdi. Aklımdan geçense “neyin peşinde bunlar, ne yapmaya çalışıyorlar?” oldu.
Zira Habertürk kadının maruz kaldığı şiddet konusunda en mücadeleci gazete değildi. Bilakis sevgili Ümit Alan’ın Birgün gazetesinde yazdığı gibi Sayın Altaylı geçmişte bu konuda pek çok “erkekçi” yaklaşım göstermişti.
Manşeti görünce “E Habertürk bu, bunu hep yapıyor” demedim. O manşetle beraber her fırsatta şiddete karşı çıkacaklarına dair bir taahhüde girmediler zaten. Şiddete karşı bayrak açmadılar. Şiddeti önleyici sosyal sorumluluk projeleri açıklamadılar. Manifesto yayınlamadılar. Kampanya başlatmadılar.
Fotoğrafı manşete taşıdılar, o kadar. Gerisi bildiğimiz, bildiğiniz gibi! O fotoğrafı hiç basmadan şiddete karşı yapılabilecek onca şey varken... Sadece o fotoğrafla ne olabilir ki? Bir fotoğraflık isyan peşinde miyiz?
Fotoğrafın yarattığı tepki yatıştıktan sonra da Akşam’ın eski genel yayın yönetmeni Serdar Turgut “o fotoğrafı ben de basardım” deyip bizim gibilerin tepkilerini sıradan bulduğunu yazdı. “Bu fotoğrafın ülkemizde erkek faşizmine vurulmuş en sert, en büyük darbe olduğunu düşünüyorum” diye de ilave etti. Bu kadar kolay mı hakikaten? On on beş fotoda biter mi bu iş?
Bir diğer eski yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök de yazısında o fotoğrafı büyüterek İstanbul Modern’deki bienalde sergilemekten söz etti. “Bienalin en çok konuşulan eseri olurdu” diye de devam etti. Ardından can alıcı soruyu sordu: Sanatsal eser olarak seyretmeyi kabul ettiğimiz bu katı gerçekliği bir gazetenin manşetinde gördüğümüz zaman neden bu kadar irkiliyoruz?
İrkiliyoruz çünkü böyle bir habercilik anlayışı kastını aşıyor. Şiddetin pornografisi neyi besler, neyi engeller pek bilinmiyor. Karanlık, sert, şiddet içeren filmlerin yönetmeni David Fincher bir gazetenin genel yayın yönetmeni olsa bu fotoğrafı basar mıydı insan merak ediyor. Sinemasını habercilik zeminine taşır mıydı?
Tabii işin asıl acı tarafı bütün bu değerlendirmelerde öznenin “fotoğraf” olması. Öldürülen kadın özne olamıyor bir türlü! Sıra onun hikayesine gelemiyor. Bu ürkütücü post modern bakış açısı bir başka yazının konusu olsun artık.
Gördüklerimden çıkardığım ders şu: Gazeteci olsaymışım genel yayın yönetmeni olamazmışım.
 

Reklamlar & Kişisel Ürünler
Yazarlarda Ara
Bul
©Copyright 2011