Üç Hata Üç Puan

17 Eylül 2019

Fenerbahçe’nin savunması, herkes yerinde oynasa dahi, tabiri caizse muhallebi gibi; bir de sol bek, sağ bek ve stoperlerden biri eksik olunca ortaya dünkü gibi trajikomik bir manzara çıktı. Bu cümle ne kadar söylense az: “Sadık veya Serdar, ne kadar hata yaparsa yapsın Jailson’dan daha iyi stoperdir; çünkü stoperdir.

Alanyaspor’un üçüncü golünden önce Ozan Tufan, ayağındaki topla, yüzü kendi kalesine dönükken sağa yani kendi kalesine yani tehlikeli alana dönüyor. Halbuki o pozisyonda sola dönse, topu kaptırsa dahi pozisyon bu kadar vahim bir hal almayacaktı; klasik bir yerinde oynamayan oyuncu hatası.

Yenilgiden sonra Ersun Yanal daha ziyade ilk on biri, oyun planı ve oyuncu değişiklikleri ile ilgili eleştirildi. Fakat bunların ötesinde ve öncesinde onun ve Komoli’nin kadro yapılanmasını eleştirmek gerek. Zira Fenerbahçe kadrosunda sol bek yedeği yok, sol stoper yok, geçen sezon transfer edilen stoperler forma şansı bulamıyor, Adil Rami nerelerde?

Velhasıl futbol, kimi nereye koyarsanız istediğiniz sonucu alabileceğiniz veya sadece istemekle sonuca varabileceğiniz kadar basit bir oyun değil. Tıpkı hayat gibi futbolun da kurallarına uyanlar amacına ulaşıyor. Umarım Ersun Yanal da inadından vazgeçer ve Jailson’u bir kez daha stoperde, Ozan’ı da bekte görmeyiz.

Alanyaspor

Maçları genellikle büyük takımlar açısından değerlendiriyoruz ama Erol Bulut’un Alanyaspor’undan bahsetmemek olanaksız. Müthiş oynamıyorlar, hatta ilk yarıda oyunu kendi yarı alanlarında kabul edip öncelikle yememeyi düşünmeleri ister istemez Fenerbahçe’yi oyunun hâkimi kıldı fakat geriye düştükten sonra biraz yüklenince golü bulmakta hiç zorlanmadılar. Sanıyorum maçtan önce Bulut, Fenerbahçe’nin etkili tarafı olan hücumunu çok adamla etkisiz hale getirip, yumuşak savunmasına karşı şekilde gol bulmayı planlamıştı. Bu plan, düşünülen seyirde olmasa da sonuçta amacına ulaştı.

Alanyaspor, oyuncu kalitesi olarak Fenerbahçe’den daha iyi değil fakat çok uyumlu ve bilinçliler. Bu da büyük bir teknik direktör marifeti. Erol Hoca geçen sezon Malatyaspor’da elde ettiği başarının üzerine koyarak, açık olmasını dilediğim yoluna devam ediyor.

Yazının devamı...

19:05

9 Eylül 2019

Milletçe şekle ve sembollere (gereksiz yere) çok önem verdiğimizden olsa gerek, kulüplerin kuruluş yıllarındaki rakamlarla ilgili ne oyunlar oynayacağımızı şaşırıyoruz; Fenerbahçe 19.07’yi Dünya Fenerbahçeliler Günü ilan eder, Beşiktaş stadyumunu 41.903 kapasiteli yapar, Trabzonspor ve plaka kodu müsait diğer takımlar maçın ilgili dakikasında tribün gösterisine kalkışır vs.

Bu işin zirvesi de geçen hafta TFF’nin, Fatih Terim’in cezasını saat 19:05’te açıklaması oldu. Bu olaydan sonra TFF’nin “saat konusu bir tesadüften ibarettir” şeklindeki sözleri cayır cayır yanan yüreklere düşen bir damla sudan öteye geçemezken, insanın aklına “ey TFF, tamam bilerek yapmamış olabilirsin ama herkes bu rakamlara bu kadar önem atfederken, hiç mi dikkat etmedin cezanın duyurulma saatine” sorusunu getirmeden edemedi.

Fakat bu 1.905 rakamı ile ilk karşılaşmamız değil. 2017 sonunda Fatih Terim bir kez daha Galatasaray’a imza atarken, KAP’a yapılan açıklamada Terim’in maaşının ilgili sezon bitene kadar aylık 1.905 TL, sonraki sezon ise yıllık 3 milyon avro olacağı belirtilmişti. Kaba bir hesapla o zamanın 1.905 TL’si 423 avro yapıyordu. Yarım sezonu altı ay diye düşünsek toplam maaş yaklaşık 2.500 avro eder. Demek ki takip eden sene maaş artışı tam 3.000 kat!

Nedir bu işler Allah aşkına? Biz takımların, kulüplerin ve elbette federasyonun gayet profesyonel ve ciddi olmasını beklerken bu rakam oyunlarıyla varılmak istenen yer neresidir?

TFF’nin cezayı saat 19:05’te açıklamasından sonra şimdi hangi Galatasaraylı cezanın hakkaniyeti, daha doğrusu Terim’in “profesyonel” suçlamasının yanlış olduğu konusunda ikna edilebilir? Bu yapılan iş, dikkatsizlik dahi olsa, normalde haksız olan adamı haklı hale getirmez mi?

Haksız demişken madalyonun diğer tarafı… 19:05 olayını bir an için unutursak, Terim’in Kayserispor maçı sonrası söyledikleri çok basit, çok eski ve çoktan tarihe karışmış olması gereken bir dilin cümleleri. Yahu daha ligin üçüncü haftası oynanırken ve rakip takımda kırmızı kartlar havada uçuşmuşken, üstüne üstlük maç da kazanılmışken hangi plan, hangi proje, hangi profesyonellik? Terim’in basın toplantısında söylediği sözler ancak futbol ile ilgili bir komedi programında söylenebilir ama onun da ne kadar güldürücü olacağı tartışılır.

Ne var ki bizim ülkemizde işler normalden farklı yürüyebiliyor. Mesela iki sene önce bir Alman otomobil firması çok büyük bir dizel skandalı yaşadı, iflasın eşiğine geldi çünkü Avrupa’daki tüm araçlar toplandı. Fakat bu iş Türkiye’de kimsenin umurunda olmadı ve belki de bu durum firmayı iflastan kurtardı. Buna paralel, Terim’in açıklamaları başka ülkelerde hayretle karşılanacakken bizim ülkemizde hâlâ prim yapabiliyor. Herkesin her an yapabileceği türden bu açıklamalar için hâlâ “adam haklı ya” diyenler çıkabiliyor; hem de çoğunluk olacak şekilde. Durum bu olunca Fatih Terim de hem açıklamasının prim yapacağını hem de bu tür açıklamaların TFF’yi Galatasaray’ın lehine hata yapmaya zorlayacağını bildiği için bu yolda ilerlemekten hiç geri durmuyor; işte size profesyonellik. Ha ceza mı? Dedim ya bizim ülkemizde işler biraz farklı işliyor diye; bizde cezalar neredeyse ödülden sayılıyor.

Yazının devamı...

Trivelan Yoksa Sen de Yoksun

31 Ağustos 2019

Alman futbol dergisi 11 Freunde’de Kuarejma ile ilgili geçen sene yazılmış bir yazı anımsıyorum. Yazının başlığı şuydu: “Dahi ve Deli”.

Futbolcuysanız, daha doğrusu bir şekilde işe yarıyorsanız, yaptığınız disiplinsiz hareketler normal insanlara kıyasla daha hoş karşılanabiliyor. İşte Kuarejma da tıpkı Balotelli veya Rooni gibi bu durumun tadını sonuna kadar çıkaran futbolculardan biri. Sadece oyun planına bağlı kalmamak değil saha içinde veya saha dışında, rakip veya kendi takımındaki oyunculara karşı disiplinsiz davranmak da nam-ı diğer Q7’nin yetenekleri kadar önemli özellikleri oldu hep. O öyle “ters” bir adam ki Inter zamanında Morinyo dahi kendisini dizginleyemedi.

Kuarejma’ya Portekiz’de, Amerika’nın vahşi atları ile özdeşleşen otomobil markası “Masteng” derlermiş. Başına buyruk olma, özgürlük ve biraz da inatçılık... Fakat diğer taraftan, yetenek, güzellik ve “cool” olma durumu da var bu resmin içinde. Bu iki uçlu olma durumu Kuarejma’yı yıllarca ya tadından yenmeyecek bir yemek ya da evlat olsa sevilmeyecek adam durumlarına soktu. Gününde olduğunda pasları, çalımları ve artık kendisi ile özdeşleşen trivelalarıyla izleyenleri coştururken, bazı zamanlarda disiplinsizlikten ziyade akıl almaz davranışlarıyla saç baş yoldurdu.

Bu çelişkilerle dolu adam Porto’da da başarılıydı ama muhtemelen en mutlu dönemlerini ilk ve özellikle ikinci döneminde Beşiktaş’ta geçirdi. Siyah beyazlıların kazandığı şampiyonluklarda onun payı diğerlerinden daha fazlaydı. Hele Fenerbahçe’ye attığı trivela golü… Muhtemelen Beşiktaş taraftarına o golden daha fazla mutluluk veren çok az gol olmuştur. Madalyonun bu olumlu tarafındaki gelişmeler onun saha içinde Nihat’la kavgasını da, Carvalhal ile tartışmasını da, rakip oyunculara karşı çok sert hareketleri veya olmadık yerde takımı bir kişi eksik bırakışlarını da bir nevi sineye çektiriyordu.

Özel hayatını bilmem ama inişler ve çıkışlar Kuarezma’nın futbolculuk yaşamının olmazsa olmazı oldu hep. Kendi jenerasyonun en iyilerinden biri olup zamanında Ronaldo ile kıyaslanan da oydu, Ronaldo’nun Altın Top’a aday olduğu sene, Altın Bidon’a aday gösterilen de. Özgeçmişinde Porto, İnter, Barselona ve Çelsi yazan da o oldu, tüm bu kulüplerde istenmeyen adam ilan edilen de; veya Beşiktaş’ta tekrar yıldızlaşan ama şimdilerde sessiz sedasız bir ayrılışla Kasımpaşa’nın yolunu tutan...

Biz karşılamaları ne denli abartıyorsak, istisnalar hariç vedaları da o denli ihmal ediyoruz. Şimdi Kuarejma için ağıtlar yakılsın demiyorum ama o 25’inde neyse 35’inde de oydu ve dürüst olmak gerekirse iyi oynadığı dönemde onu her türlü olumsuz özelliğine rağmen bağrına basanların, formdan düştüğü dönemde de onu en azından iyi anması gerekir. Aksi takdirde ortaya şu çıkar: “trivelan yoksa sen de yoksun.”

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Devşirme Stoper

26 Ağustos 2019

Öncelikle şu savunmacı orta sahalardan stoper yaratma merakından başlamak gerek. Çok eskiden bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçı hatırlıyorum. O zaman Fenerbahçe’de olan Gökhan Gönül derbide zorunluluktan stopere geçmiş, çok da iyi bir performans göstermişti. Bu havayla sonraki maça da beklerin arasında başladı ama sonuç fiyasko oldu. Aynı tuzağa hem Milli Takım hem de Fenerbahçe’de Mehmet Topal’ı stoper oynatan teknik direktörler de düştü. Kendi alanında belki de ligin en iyisi olan Topal, stoperde her defasında taraftarlarına saç baş yoldurdu. Fenerbahçe’nin bu hafta yediği golde Ceilson’un elleri arkadan bağlı ve rakibin rahatça yanından geçip Altay’la karşı karşıya kalmasına izin verdiği pozisyon da işte bu kefede.

Açıkçası şu an ben “futbolda her mevkinin kendine has özellikleri var. Özellikle de stoper oynayanların duracakları yeri, rakibe ne zaman müdahale edeceklerini, alanlarını nasıl korumaları gerektiğini bilmeleri gerekir” demekten çekiniyorum zira bunları ortalama bir futbol bilgisi olan herkes bilir ama koca koca teknik adamların bu “bile bile ladeslerini” anlamak gerçekten güç. Sadık ve Serdar yeterince iyi olmayabilir ama en azından stoperdir ve onlar varken başka bölgeden adan devşirmeye gerek yoktur.

Stoper demişken ben bu yazıyı yazarken ekranlara Amil Rami adı düştü. Sizi bilmem ama ben bu transfer girişimini olumsuz karşılamıyorum. Elbette gönül (Gökhan değil) geriden oyun kurabilen, daha genç ve daha hızlı bir stoper ister ama mevcut koşulları da göz ardı etmemek gerek. Rami ile ilgili benim aklımdaki yegâne soru şu: hangi Rami? Bir zamanlar Fransız Milli Takımı’nda direkt oynayan Rami mi yoksa Marsilya’da felaket bir sezon geçiren Rami mi?

Fenerbahçe’nin uzun yıllar ve özellikle de geçen sezonun ardından iki galibiyetle başlaması taraftarları bir anda “meşaleleri yakın” moduna soktu. Aslına bakılırsa geçtiğimiz sezonun travması sonrası bu durum büyük bir sürpriz değil. Mesele bu modun doğru veya haklı bir mod olup olmadığı. Başakşehir karşısında Fenerbahçe pekâlâ ilk yarıda iki farklı öne de geçebilirdi, ikinci yarı Vişca’nın pozisyonları sonucu maçı farklı da kaybedebilirdi. Bu nedenle dünkü maça bakarak bu sezona dair bir rüya veya kâbus tasarlamak pek gerçekçi değil. Fakat şunu kestirmek mümkün: bu sezon özellikle hücum hattında çok başarılı ve gol atmakta pek zorlanmayacak bir Fenerbahçe izleyeceğiz. Savunmanın toparlanması ise sarı lacivertliler için belirleyici etken olacak.

Bitirmeden üzerlerine birkaç cümle söylemek istediğim isimler var; Emre/Arda, Kruze ve Ferdi…

Karşılaşmada otuz dokuz yaşına merdiven dayayan Emre sadece milimetrik pasları ile değil ikili mücadelelerdeki başarısıyla da yıllara meydan okurken, ondan yedi yaş küçük meslektaşı silik performansı nedeniyle kenara alındı. Bu kıyaslamanın detaylarına girmeyeceğim ve Emre’nin agresif tavırları ile ilgili çekincemi de hemen belirteyim ama sadece genç futbolcular için değil hepimiz için bu iki isimden daha iyi, iyi ve kötü örnek zor bulunur.

Kruze, Almanların Sergen’i. “Biraz koşsam Barselona’da oynardım” sözü onun için de geçerli olabilir. Fakat hem sahip olduğu yeteneğe hem de damarlarındaki disiplinli Alman kanına dayanarak onun toparlayacağını düşünüyorum.

Tekrar düşündüm de Ferdi’yi burada bir iki cümle ile geçiştirmek ona haksızlık olacak. Zira o başlı başına bir yazıyı hak ediyor.

Yazının devamı...

Abdullah Kocaman

21 Ağustos 2019

Geçtiğimiz sezon birçok futbolsever Başakşehir’in ligin en iyi oynayan takımı olduğu konusunda hemfikirdi. Bunda da en büyük pay Abdullah Avcı’nın takımın çok zor gol yemesiydi. Nitekim turuncu mavililer 34 lig maçının 17’sini gol yemeden tamamlarken kalelerinde sadece sadece 22 gol gördü. (Şahsen bundan daha düşük bir rakam hatırlamıyorum.) Fakat bu madalyonun öteki tarafı biraz kafa karıştırıcıydı. Zira ligin son haftalarına lider giren takım çok az gol atıyor, elinde önemli hücum oyuncuları olmasına karşın gol kaydına çok da fazla muvaffak olamıyordu. Nitekim tüm sezon 49 gol gibi çok düşük bir gol sayısı ile tamamlanırken şampiyonluk kupasına da uzanılamadı.

Gün olup devran döndükten sonra Abdullah Avcı kendisini biraz daha şehir merkezinde, Beşiktaş’ta buldu. Bu birleşmede benim yanıtını en çok merak ettiğim soru Avcı’nın kendi oyun anlayışını koruyup korumayacağı. Avcı, hazırlık maçlarında çeşitli alternatifler denese de belli etti ki o kendisini Beşiktaş’a değil Beşiktaş’ı kendisine uydurma gayretinde olacak. Fakat özellikle Haziran sonu ve Ağustos başında yapılan dört hazırlık maçında rakip kalelere gol atılamaması önemli olduğu kadar kötü de bir sinyal oldu.

Sezonun ilk maçında Sivasspor karşısında alınan farklı yenilgide yine “golsüzlük” baş rollerde olsa da, Avcı’nın maç sonunda “bizim sistemimizi de denedik, oyuncuların alışık olduğu sistemi de” demesi siyah beyazlılarda taşların henüz yerine oturmadığının itirafı oldu. Aslında Beşiktaş Sivas’ta topa daha fazla sahip olan ve daha çok paslaşan taraftı ama korner atamadan maçı tamamlamak oyunun hücum yönündeki eksikliğinin önemli göstergelerinden biriydi.

Bu şekilde savunmayı ön planda tutan oyun anlayışı aklıma Aykut Kocaman’ı, daha doğrusu Kocaman ile ilgili yapılan “büyük takım böyle oynamaz” yorumlarını getirdi. Büyük veya küçük takım bir tarafa, istatistikler diyor ki Türkiye’de son on yılda şampiyon olan takımlar ortalama 71,3 gol atmış ve bu rakam 60’ın altına hiç düşmemiş. Diğer taraftan yenen gollerde ise ortalama 32,1 gibi yüksek sayılabilecek bir rakam. Bir diğer ve daha enteresan bir istatistik, 2014-2015 sezonundaki Bursaspor ve 2017-2018 sezonundaki Fenerbahçe haricinde son on sezonda en çok gol atan takımlar hep şampiyon olmuşken, sadece iki sezonda en az gol yiyen takım mutlu sona ulaşmış.

Tüm bu istatistiklerden benim çıkarımım şu: “az gol yiyeceğim diye uğraşmayın, hücum oynayın ve oynatın.”

Beşiktaş özelinde son söz: henüz yorum yapmak için erken olsa da, takımda genel olarak bir yorgunluk var gibi görünse de Abdullah Avcı’nın en az bir vites büyütmesi gerekli gibi görünüyor.

Yeni futbol sezonu hepimize hayırlı olsun!

Yazının devamı...

Ali Koç'un Vizyonu

23 Nisan 2019

Güvendiğiniz veya gıpta ettiğiniz insanların sizi yanılttığı olmuştur muhtemelen. Hani şu çok beğendiğiniz, kendinizden daha üstün meziyetli diye düşündüğünüz ama yaptıklarıyla sizi olumsuz anlamada çok şaşırtan ve size “nasıl ya” dedirten insanlar... Son yaptığı garip açıklamalarla Mazhar Alanson’undan tutun da, Nikola Tesla’nın çalışmalarını kötülemek için hayvanlara elektrik vermek gibi saçma sapan yollara başvuran Edison’a kadar birçok insan vardır bu listede. Bu durumdan benim çıkardığım sonuç şu ki, kim olursa olsun kimseyi gözümüzde fazla büyütmememiz gerekir.

Bu sene bu kötü kervana maalesef Ali Koç da katıldı. Hayır kastım Fenerbahçe’nin kümede kalma savaşı veren feci futbol performansı değil, Koç’un, sadece Fenerbahçe’ye çağ atlatmakla kalmayıp, Türk spor kamuoyunda yıllardır süregelen kötülüklerin de üstesinden geleceği düşünülen “vizyonu”. Yabancıların tabiriyle günün sonunda Ali Koç, bugüne kadarki performansıyla o beklenen vizyonun yanına dahi yaklaşamadığı gibi yaptıklarıyla vasatın da altında bir başkanlık performansı çizdi. Onun futbolculara verdiği ve vermediği cezalar, taraftarı toplayıp Samandıra’da futbolcularla konuşma yaptırması, hakem hatalarından sunum hazırlaması ve en önemlisi de kulübün borçları nedeniyle taraftardan para toplama işine girip bir de bunu taraftarlığın en ince damarlarına hitap eden sözler ve videolarla yapması, Koç’un vasat altı performansının aklıma gelen ilk örnekleri. (Kulübün resmi Tvitır hesabındaki “emoji”li mesajlardan bahsetmiyorum bile.) Bir kulüp yönetimi, sadece önceki dönemlerde değil, kendi döneminde de olan onca yanlış transfer hamlesinden dolayı mali açıdan sıfırı tüketmenin cezasını taraftarına fatura eder mi? Bu işin manevi olarak zaten en büyük cezasını çeken taraftarların bir de cebine göz dikmek nasıl bir yaklaşımdır? Bu konuda bir ara bileklik satan Galatasaray eleştirilirken, şimdi Fenerbahçe bir adım daha öteye giderek karşılığında hiçbir şey vermeden taraftarından para istiyor. Kaldı ki taraftarların elindeki çay kaşıklarıyla koydukları, sahada tel tel dökülen futbolculara kepçe (çorba koyarken kullanılan değil iş makinesi olan) ile dağıtılan paraların ne kadarını karşılayabilir?

Fenerbahçe’nin saha içi performansı ayrı bir bahis konusu. Bu anlamda Fenerbahçe kazanır, kaybeder, şampiyon olur veya küme düşer. Bunların hepsi futbolun içinde olan olasılıklar. Fakat yönetim anlamında gösterilen bu denli kötü performans, sahada olan bitenden çok daha önemli. Belki bunları söylemek için biraz acele ediyorum ama bir taraftan da görünen köy kılavuz istemiyor: Ali Koç ile Fenerbahçe ne umdu ne buldu! Sizin Koç’tan beklentiniz neydi bilmiyorum ama ben kendisinden kendi takımına olduğu gibi rakip takımlara da saygılı, en zor durumda dahi soğukkanlılığını kaybetmeyen ve sürekli doğruların peşinde olan bir başkan performansı bekliyordum; kelimenin tam anlamıyla hayal kırıklığına uğradım.

Yazının devamı...

Çanlar Fenerbahçe İçin Çalıyor

10 Mart 2019

Hani Aykut Kocaman, zamanında “kalemize gelen ilk top gol oluyor” diye serzenişte bulunuyor ve aslında işi biraz da şanssızlığa vuruyordu ya, işte ondan sonra gelen üç teknik adam da o “şanssızlığa” çare bulamadı. Bugün de Isla benzer şekilde, “her maçın başında geri duruma düşüp bu durumdan kurtulmaya çalışıyoruz” diye veryansın ediyor. Gerçekten de Fenerbahçe bu sezon oynadığı 25 maçın 15’inde yenik duruma düştü. Sonra da ha babam geri dönme çabaları.

Bu erken geri düşme işi on maçta bir olsa belki şanssızlık parantezine alınabilirdi. Fakat on maçın altısında oyuna 1-0 geride başlıyorsanız burada şanssızlıktan öte ve şanssızlıktan ziyade bir durum var demektir.

Geçen hafta Rizespor, deplasmanda oynamasına, yenik durumda olmasına ve on kişi ile mücadele etmesine karşın Fenerbahçe’ye gol atmayı başarmış ve skoru 2-2’ye getirmişti. Bana göre o maçın galibiyetin gölgesinde unutulmaması gereken dersi, bu duruma izin verilmesiydi fakat o ders üzerine çalışılmadığı için Fenerbahçe, Başakşehir karşısında, hiç de yenilgiyi hak edecek bir oyun oynamamasına karşın, kolay yenen goller nedeniyle sahadan puansız ayrıldı.

25 maçta 36 gol yemek, öyle kolay sindirilebilecek, “o bir maçlıktı canım, bir daha olacak değil ya” gibi cümlelerle geçiştirilebilecek bir durum değil. Bu 36 golün içinde çıkarken kaptırılan toplar da, yerleşik düzende çaresiz kalmalar da, bireysel hatalar da, eksik yakalanmalar da var. Velhasıl Fenerbahçe’nin savunma sorunu sadece dünkü maçtaki gibi Çernobil faciasını andıran zincirleme bireysel hatalar değil, takım olarak savunmayı becerememek ki bunun içinde rakip yarı sahada yapılan baskı da, rakibi orta alanda karşılama da, kanatları kapatma da girer.

Ersun Yanal futbolun savunma kısmını pek ön planda tutmaz ki bu Fenerbahçe için kötü haber. Zira artık çan seslerin iyice duymaya başladığı bu dönemde Fenerbahçe’nin puan toplayabilmesi atmaktan ziyade gol yememe başarısına bağlı. Bu nedenle Ersun Hoca diğer tüm konuları bir kenara bırakıp takımın gol yeme sorununa bir çare bulmalı.

Yazının devamı...

Reaksiyon

26 Şubat 2019

Maçın ilk yarısı tamamlandığında sadece Beşiktaşlı ve Fenerbahçeli değil maçı takip eden Yeni Malatyasporlu veya Herta Berlinli futbolseverlerin de aklında farkın daha da açılacağı ve Beşiktaş’ın hem kolay hem de tarihi bir galibiyet alacağı düşüncesi vardı ve bu düşünce gayet normaldi. Fakat ikinci yarıda sarı lacivertli oyuncular, kendilerini alelade bir alt sıra takımından ayıran “forma” farkının ayırdına vardı, Ersun Yanal da ilk yarıdaki kadro yanlışından döndü ve Fenerbahçe, futbol sınırları dahilinde bir imkânsızı başardı.

Fenerbahçe bu kadar geriden olmasa da benzer bir reaksiyonu Galatasaray deplasmanında da göstermiş, o gün de “Fenerbahçe kümeye” tezahüratında bulunanları mahcup etmişti; aynı forma farkıyla.

Sarı lacivertlilerin rakiplerinin biraz duygu, biraz da temennilerle karışık Fenerbahçe eleştirilerini bir nebze anlamak mümkün ama dünkü maçın devre arasında sosyal medyada olduğu gibi Fenerbahçe taraftarının takımlarından, yönetimlerinden, oyuncularından; haydi isim de vereyim Hasan Ali veya Sadık’tan bu kadar çabuk vazgeçip mahcuplar kervanına katılmalarını anlamak çok zor. Elbette Sadık, Puyol değil ve çok ciddi eksikleri var ama o her şeyden önce hırsı ve isteğiyle formayı hak ediyor ki Fenerbahçe’de bu konuda ciddi bir eksiklik var.

Fenerbahçe “gitti ve beraberinde birçok şey götürdü” denilebilecek bir maçtan puan çıkardığı için sevinmeyi hak ediyor fakat bunu yaparken ilk yarıdaki felaket futbol, bireysel hatalar ve yanlış oyuncu tercihlerinin nedenleri gözden kaçırılmamalı. Zira son haftalarda olumlu gelişmeler olsa da hâlâ düzlüğe çıkılmış değil ve o düzlük için Valbuena, Soldado ve Dirar’ın oynamaları, Moses ve Zayk’ın vites artırmaları ve yılların klişesi olan “iç saha maçlarında Mehmet Topal sahada olmamalı” sözünün gerçekleştirilmesi şart.

Fenerbahçe’nin maç içindeki dirilişi ne denli başarılıysa, daha ilk yarıda farka koşması, kendi sahasında oynaması ve rakibinden kadro olarak daha iyi olmasına karşın Beşiktaş’ın bu reaksiyona seyirci kalması da o denli büyük bir başarısızlık oldu. Maça müthiş bir tempo ile başlayıp, rakibin açık oynama cesaretini hem organize hücumlar hem de kontra ataklarla cezalandıran siyah beyazlıların ikinci yarının ilk bölümlerinde paralize olması çok hoş görülecek veya “ilk yarıda da biz iyiydik” savunmasıyla geçiştirilecek bir performans değil.

Sahada Beşiktaşlı futbolcular rakiplerinin tepkiye yanıt vermekte zorlanırken aynı zorluğu saha kenarında da Şenol Güneş yaşadı. İkinci yarıda oyunu bir nebze olsun soğutup, orta alanda topa daha çok sahip olabilmek için Necip’i düşünebilirdi fakat oyuncunun çok gereksiz bir şekilde sarı kart görmesi ona bu fırsatı vermedi.

Beşiktaş için bu rüya gibi başlayıp huzursuzlukla sona eren gecede en büyük teselli muhtemelen Kagava oldu. Japon oyuncunun kiralık olması onunla ilgili öngörüleri zorlaştırıyor ama Japon oyuncunun Beşiktaş’ta kaldığı sürece çok iyi bir performans göstereceğini kestirmek zor değil. Onun Bundesliga’da, daha doğrusu Dortmund’ta kendine yer bulamamasının nedeni teknik yetersizlik değil, fizik gücü ve hızının düşük olmasıydı. Bizim ligimizde bu özellikler Almanya’da olduğu kadar elzem olmadığından Japon oyuncu teknolojisi ile etkilemeye devam edecektir.

Yazının devamı...