Bilimin ve teknolojinin mabedi, eskiden üniversiteler ve Ar-Ge merkezleriydi. Şimdi ise teknoparklar.

Mazisi, Batılı ülkelerde, onlarca yıl önceye gidiyor ama bizde daha çok yeniler.

İçlerinde en donanımlı olanı ODTÜ ve İTÜ’de.

Başta Kayseri olmak üzere, Anadolu’da da, fark yaratan teknoparklar var.

Sayılarını hızla artıyoruz ama içlerini ne kadar dolduruyor ve ne kadar üretken hale getiriyoruz işte o tartışılır...

Her şeyin en büyüğünü yapma içgüdüsü, Teknopark İstanbul’u doğurdu.

Bilişim Vadisi diye nitelendirilen bölgede, Sabiha Gökçen Havalimanı’nın hemen yanında.

Herkes oraya gelsin, güç birliği oluşturulsun ve Türkiye’yi uçuracak projelere imza atsın diye düşünüldü.

Yerli ve yabancı pek çok şirkete ev sahipliği yapıyor.

Bilime, teknolojiye, inovasyona meraklıysanız ve yolunuz oralara düşerse mutlaka gidin gezin!

Eğer Türkiye günün birinde katma değeri yüksek ürünler üretip, refahı yakalayacaksa, bunun yolu, işte bu teknoparklardan geçiyor. Ama sadece kurmak yetmiyor, onlara sahip de çıkmak zorundayız.

Bürokrasiye boğmadan, tüccar muamelesi yapmadan, morallerini bozmadan, en nadide eserler gibi onları koruyup, kollamalıyız. Çünkü bilim, ancak böylesi ortamlarda gelişir, kök salar ve dünya markası haline gelecek ürünler üretir. Bilim insanları sadece düşünür, tasarlar ve hayata geçirir.

Onların ürettiklerini pazarlayacak olan da sizler, bizler, hepimiziz.

Ülkemizde üretilenleri görmezden gelip, Çin mallarına yönelenlerle, git önce sertifikanı al gel diyenlerle, Almanlar’dan daha iyisini mi yapacaksın ezikliği hissedenlerle, üniversite ve teknoparkları da arka bahçeye dönüştürmeye çalışanlarla yol alamayız... Geleceği görüp büyük adımlar atıyorsak, devamını da getirebiliriz.

Düne kadar, yabancı lisansla ürettiğimiz kompozit ürünleri, aynı kalitede, artık kendi lisansımızla üretiyorsak, önceliğimiz bu ürünler olmalı. Bunu görmezden gelenlere de, olayın önemi anlatılmalıdır!

Yoksa yol alamayız...