İKİNCİ KGF DÖNEMİ Mİ?

14 Temmuz 1993’te kurulan Kredi Garanti Fonu (KGF) 1994 yılında ilk garantisini vererek hayatına başlamış ancak asıl faaliyetlerine ve “ününe” 2017 yılındaki 200 milyar TL’lik hacme ulaştığında kavuşmuştu. 2017 yılının yüzde 7.4’lük büyüme “mucizesinin” arkasındaki en büyük destek KGF’den gelmişti. 2018 yılında vadesi gelen kısmının yenilenmesi yeni rekorları getirmemiş olsa da KGF 2017’de akıllarda yer etmişti. Sürdürülebilirlik adına beraberinde getirdiği soru işaretlerine 2018 ve 2019’da önemli ölçüde yanıt bulunmuş olsa da 2017’deki mucize yeniden tekrarlanır mı diye bakıldığında 2019 yılında yine kamu bankaları eliyle bir büyüme mucizesi yaratılmaya çalışılıyor.

Bu çabada kamu bankaları çok da yalnız bırakılmıyor. Zorunlu karşılıklar aracılığıyla özel sektör bankaları da bu sürece bir şekilde dahil edilmeye çalışılıyor. Bunun için 19 Ağustos’ta yapılan düzenleme ile zorunlu karşılıklara uygulanan faizler için “farklılaşmaya” gidildi.

Yapılan düzenlemede “Zorunlu karşılıkların finansal istikrarı destekleyecek şekilde makro ihtiyati bir araç olarak daha esnek ve etkin kullanılmasına karar verilmiştir. Bu doğrultuda zorunlu karşılık oranı ve zorunlu karşılıklara ödenen faiz/nema uygulamalarında değişikliğe gidilmiştir...

Buna göre, kredi büyümesi yüzde 10 ile yüzde 20 arasında (referans değerler) olan bankalar için Türk lirası zorunlu karşılık oranları, 1 yıl ve 1 yıldan uzun vadeli mevduat/katılım fonu (yurt dışı bankalar mevduatı/katılım fonu hariç) ve 3 yıldan uzun vadeli diğer yükümlülükler (yurt dışı bankalar mevduatı/katılım fonu dâhil) hariç tüm vade dilimlerinde yüzde 2 olarak uygulanacaktır. Diğer bankalar için zorunlu karşılık oranlarında herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir.

Ayrıca, mevcut durumda Türk lirası cinsinden tesis edilen zorunlu karşılıklara uygulanan yüzde 13 faiz/nema oranı, kredi büyümesi referans değerler arasında gerçekleşen bankalar için yüzde 15, diğer bankalar için yüzde 5 olarak dikkate alınacaktır.

Yeni yöntemle; kredi büyüme oranları her zorunlu karşılık döneminde hesaplanacak, büyüme oranları referans değerler arasında kalan bankalar takip eden üç ay boyunca  (6 tesis dönemi) ilgili zorunlu karşılık oranları ve faiz/nema oranlarına tabi olacaktır” denildi.

Krediye teşvik

Böylelikle öncelikle kamu bankalarının fonlama maliyetleri düşürülmeye, devamında da özel sermayeli bankaları kredi vermeye “teşvik” etmek hedeflendi.

Doğrudan yöntemler yerine; bilançolar ve oranlar üzerinden piyasayı yönlendirmenin, yönetmenin daha doğru olduğuna inanan birisi olarak kullanılan yöntemi takdir etmiyor değilim. Lakin yeni yöntemin 2017’deki KGF benzeri bir amaçla, görece kısa vadeli kredi büyütme amaçlı devreye alınmış olması amaçlanan hedeflere ulaşılmasını kısa vadede sağlasa da uzun vadede koruması ve sürdürmesi zor görünüyor. Tıpkı KGF’de olduğu gibi.

KGF’de ne olmuştu? Bankalar; sorunlu şirketlerin kredilerini KGF kapsamına alırken, onlara yeni krediler vermişler, kredi rakamını büyütmüşler (Bunu KGF’ye dahil etmişler) buna karşılık artan kredi miktarını mevduat üzerinden teminata almışlardı. Bankacılık sistemini bir nebze de olsa rahatlatan bu uygulama sorunlu şirketleri daha fazla rahatlatmış, büyümeye hormonlu katkı sağlamış ancak temel problemleri çöz(e)memişti!

Şimdi de zorunlu karşılık ve “hedeflenmiş kredi büyümesi” ile buna benzer bir etki yaratılmaya çalışılıyor.

KOBİ’ye ulaştı mı?

İlk başta işe yarayabilir gibi görünüyor. Hatta kamu bankaları eliyle Merkez Bankası’nın politika faizindeki indirimlerden önce düşen faizlerle yeni krediler veriliyor. Bu faizler özel sermayeli banka kredileri için de referans faiz niteliği oluştururken, rekabet de faizleri aşağı indiriyor. Ancak bankaların verdiği krediler KOBİ seviyesine iniyor mu? Bunu bir araştırmak gerekecek! Görünen o ki bankalar şimdilik tahsil edebilecekleri, kredi/bilanço oranlarını kurtarabilecekleri şirketlere kredi vermeyi tercih ediyorlar.

Bu rekabet sırasında kamu bankaları, TCMB’nin politika faizinden önce faizleri düşürmeye başlamışlardı. Bir anlamda politika faizi Merkez Bankası tarafından değil, kamu bankaları tarafından belirlenmeye başlamış gibi görüntü ortaya çıkmıştı. Bu görüntü halen daha devam ediyor ve bir değişiklik olmaz ise 12 Aralık 2019’da 150-200 baz puanlık bir indirim daha yolda demektir!

İVME kredileri ile desteklenen “ikinci KGF dönemi” bir işe yarayacak mı, hep birlikte göreceğiz. Benim tahminim bu çabaların günü kurtarma konusunda başarılı oldukları/olacakları, ancak yapısal sorunların çözümleri konusunda yetersiz kaldıkları/kalacakları yönünde.

Faizler daha geriler mi?

Para Politikası Kurulu (PPK) 24 Ekim’deki toplantısında haftalık politika faizini yüzde 16.50’den yüzde 14.00’a indirdi. Bu indirim öncesinde rotatif TL krediler yüzde 14.50’lere, yıllık TL faizleri yüzde 13-14’lere gerilemişti zaten.

Aynı dönemlerde 10 yıllık tahvil getirileri de yüzde 13.75-14.00 seviyelerinden yüzde 12.25-12.75 bandına kadar gerilemişti. Benzer bir şekilde cari yıllık kredi faizleri de yüzde 12.25-13.50 bandına gerilemiş durumda. Bu seyir, aralık ayındaki PPK’dan; yukarıda da belirttiğim gibi; 150-200 baz puanlık bir indirim ihtimalinin olduğunu söylüyor.

Bakan Albayrak’ın kamu bankaları aracılığıyla yüzde 11.00-13.50 bandına ineceğini söylediği faizlere “paralel” bir indirim dönemine girilmiş görünüyor.

Ekonomi toparlanır, çarklar normal hızında dönmeye başlar ise küresel düşük faiz ortamından önemli bir hasar görmeden çıkma ihtimalimiz var. Ancak çarklar “normal” hızında dönmez ise ortaya çıkabilecek hasarın tazmini hayli uzun zaman alabilecek. Bunu da not etmekte fayda var!