DAİRESEL ZAMAN GERÇEKLİĞİMİZ

An, şimşek gibi hızlı ve ateş gibi yakıcı, su gibi serinletici, hava gibi de uçucudur. Onu yakalayabilene “aşk olsun”

Kültür ve sanatın bütün katmanlarıyla ilişki kurabilmiş her insan gökyüzü ve yeryüzünde gördüklerini kişileştirir. Canlı ve cansız tüm varlıklarla kurduğu duygusal ilişkiler yumağı içerisinde mutluluk, sevinç, hayret ve çoğu zamanda şaşkınlıkla her şeyi karakterize ederek onlara yaklaşır. Merak, ilgi, kişiye bilgi kazandırır ve her şeye karşı elde edilecek bilgi de insanın bilinmeyene karşı var olan arkaik korkusunu azaltır.

Zaman ve mekan gökyüzüyle yeryüzündeki değişimleri netleştirir. Dakika, saat, gün, ay, yıl ve mevsimler bizi düzene sokar, zamanı ve mekanları toplumsal gereklilikler içerisinde sınırlandırır. Tüm zaman dilimlerinden münezzeh olan ise “an” dır. Başlangıcı ve sonu hiçbir zaman belli değildir, her zaman ve her yerde adeta yakalanmak için bekler durur. An, şimşek gibi hızlı ve ateş gibi yakıcı, su gibi serinletici, hava gibi de uçucudur. Onu yakalayabilene “aşk olsun”.

Tabiat bilgisi ile yaşam adlı muhteşem yolda yol alan insan yerine göre derin, serin, ateşli ve hava ile haşır neşirdir. İlkbahar mevsimi rengarenk duygularla karşılanır ve tabiatın içerisinde çocuk gibi yaşanılır, ardından gelen yaz mevsimi kendimizde beğenmediğimiz birçok kusurla yüzleşmek için ne kadar çok boş vakit yaratır! İlkin yolcu kendisini kendisine dava eder, akabinde de seni sana sensiz işaret eder. Bu eylemler anlık zaman aralıklarında gerçekleştirilir. İlkbaharda dere kenarlarındaki çayır çimenler, kuşların sesleri, çiçeklerin renkleriyle yolcuyu an adlı dairesel zaman dilimine alır, yaz mevsiminde ise deniz kenarındaki kayalıklar yolcuya ilkbaharda dinlediklerinin yükünü hazmetmek için dinlenme yerleridir. An adlı dairel zaman gerçekliğimiz ilkbahardaki neşeli halinden yaz mevsimi nedenleriyle bu defa serin hallerle her an her yerdedir.

‘An’ın çocuğu Selene’yi bekler

Sonbahara kadar yaşamsal yönelişlerimize yeryüzünün tüm çeşitliliği yön verir; sonbaharla birlikte bakışlar artık gökyüzüne tüm bilgeliği ile çevrilir. Yaz mevsiminin güneşi büyük bir sevinçle yerini Selene’ye (Ay Tanrıçası) bırakır. Artık yakıcı olmayan gündüzün güneşinin altındaki ‘an’ın çocuğu her gün gecelerinin karanlıklarını aydınlığa çeviren Selene’yi bekler. Aşkın tüm halleri Selene’nin aydınlattığı geceler süresince söze gelir, bunları duyan bülbül dâhi sözlerin güzelliği ve nağmeleri karşısında kendisinden utanır. Bülbülün güzel güzel ötmesine sebep gül iken ‘an’ın çocuğunun sözlerinin kaynağı sevgilinin güzelliği, derinliğidir. Bülbül ‘an’ın çocuğunu kıskanırken gül de sevgiliye imrenir. Bülbülün aşk nağmeleri ile yapraklarını açan gül, ne zaman ‘an’ın çocuğunun Selene’ye olan sözlerini duysa kıskançlığından yapraklarını döker, keşke çeker bülbül ile çocuk arasında...

Çocuk yeryüzünde ilkbahar ve yaz mevsimlerinde dere kenarlarında kır çiçekleriyle dolaşıp ardından güneş ile birlikte denizin derinliklerinde serinlerken onu Selene gökyüzünden izler ve sonbaharda göz göze gelmek için bekler; hiç neden demeden.. Bekleyen, seven, gözlenen sevilen; sevilen ‘an’ın çocuğu, seven ‘an’ın annesi. Aşağıdaki yağız; ona karanlık gecelerden bakışlarıyla seslenen kırmızı.

İşte bugün günlerden sonbahar. Ve ‘an’ın çocuğu an’ın annesinin göğüslerinde o bilinen sonsuzluğa giden huzurlu uykusuna kavuştukları en özel yer olan göl kenarında daldı..