Bu benim veda yazım

30 Ağustos 2011

Sevgili okurlarım, uzun süreden beri başta değerli dostum, Robert Kolej ağabeyim, Melih Gürsoy olmak üzere arkadaşlarımdan ve ailemden kitap yazmam konusunda telkinler alıyorum. Ben de kalıcı bir çalışma yapmayı bir arzu olarak uzunca bir süredir içimde taşıyordum. Bu arzuyu gerçekleştirmek istiyorum. İktisadi Kalkınma ve Dış Ticaret ile ilgili bu güne kadar genel kabul görmüş teorilerden farklı, ekonominin bu iki alanını birlikte ele alan bir teorik görüşüm var. Bunu İngilizce dilinde yazılmış bilimsel bir kitap haline getirip yurt dışında yayınlatmayı hayal ediyorum.
Becerip beceremeyeceğimi bilmiyorum.
Öncelikle tüm profesyonel yaşamım iş hayatı içinde geçtiği ve geçmekte olduğu için böylesine sabır isteyen uzun vadeli akademik bir çalışma yapacak sebatı ve disiplini kendimde bulup bulamıyacağımı bilmiyorum.
Bir de, ciddi ve derinlemesine bir literatür taraması yaptığımda benim özgün bir fikir olarak düşündüğüm bu konunun daha önce yazılmış olduğunu bulabileceğimi, o zaman da önemini kaybedeceğini biliyorum.
Ancak güvendiğim bir özelliğim var. Gerek iş hayatımda, gerekse Türkiye ekonomisi, bölgemizin ekonomisi ve ulusal siyaset ile ilgili olarak epey söylenmemiş şeyi söyleyebildim, yapılmamış şeyi de yapabildim. Belki benim bunları yaptığım pek bilinmedi. Ben de bir takdir edilme duygusu içinde olmadığım için kendi reklamımı yapma ihtiyacını duymadım. Ama kuvvetli yönümün yaratıcı fikirler üretme yeteneğim olduğunu ve bunu halen kaybetmediğimi de biliyorum. Kitap yazma fikrimde beni bu yönüm yüreklendiriyor.
Ancak şunu da biliyorum ki bir taraftan iş yapmaya devam etmek bir taraftan da böylesine kapsamlı bir çalışma yapabilmek, mutlaka bir yerlerden fedakarlık yapmamı gerektiriyor.
Spordan vazgeçsem sağlığımı kaybederim. Onun için üzülerek gazetelere köşe yazıları yazmaktan vazgeçiyorum.

Yazının devamı...

Galip gelmeden müzakereye oturmak

20 Ağustos 2011

Değerli okurlarım, nihayet hükümet harekete geçti. Bunun böyle olacağı çok, ama çok önceden belliydi. Siz mağlup etmediğiniz, yenmediğiniz bir terör örgütü ile masaya oturup müzakere ederseniz. Onlar da “PKK devleti bizimle müzakereye zorladı!” diye gerinirler. Bunu sizin mücadele azminizde bir zayıflama olarak görürler. Ve bu azmi tamamen kırmak için her türlü kanlı eylemi devam ettiririler. Bu, terörün, anti terör mücadele ile ilgili eğitim kitaplarına girmiş bilinen bir stratejisidir. Bizde de uygulanan odur. Amaç toplumu mücadeleden caydırmaktır. Galip gelmeden yapılan müzakere sonuç vermez!...
Ben daha 1 Eylül 2009 tarihinde bu köşeden PKK ile yürütülen müzakerelerin neden sonuç vermeyeceğinin mantığını şöyle yazmıştım:
“Kürt Açılımı’ndan başlayalım. İktidarın bu konudaki yaklaşımının ülkeyi bölmeden sonuç alma şansı var mıdır? Kesinlikle yoktur. Neden yoktur? Çünkü iktidar şunu söylemektedir:
Biz federatif yapıyı kesinlikle düşünmüyoruz, üniter devletten taviz vermeyeceğiz, resmi dilin Türkçe olmasından taviz vermeyeceğiz. Biz sadece Kürtlere değil tüm etnik gruplara daha fazla demokratik haklar tanıyacağız! Onun için de açılımın adı Kürt Açılımı değil ‘Demokratik Açılım’dır! Bizim hedefimiz kan dökülmesini önlemek, bayrağa sarılı tabutların anaların ve tüm ülkenin yüreğini dağlamasını engelleyeceğiz. Terör bitecek!
Gelin görün ki Abdullah Öcalan açıkça parlamentosu (yasama organı ve yasaları), bayrağı, Askeri ve polisi ile farklı bir ulus olmak istediklerini söylüyor. Kuzey Irak’takine benzer bir federal yapıyı dahi kabul etmeyeceğini söylüyor. Açıkça müstakil devlet istiyor.
Diyebilirsiniz ki, ‘O istesin bizim devletimiz vermez!’ Vermezseniz, dağdan Karayılan lakaplı PKK reisi saldırılarının şiddetlenerek devam edeceğini açıkça söylüyor. Ve de kan dökmeye hızla devam ediyor! Yani müstakil devlet yapısını reddederseniz kan devam edecek. Terör bitmeyecek! O zaman bütün bu çabalar neden? Böyle bir bölünmeyi kabul etme ihtimalinin dahi tartışılması, özellikle eğitimsiz, işsiz gençler arasında taraftar toplar! PKK’yı yok etmez kalabalıklaştırır. Bunu görmemek için kör olmak gerekir!”
Arkasından 19 Eylül 2009’da yazdığım bir yazıda şöyle diyorum:

Yazının devamı...

Krizi kapımızdan sokmayalım... Ama nasıl?

16 Ağustos 2011

Size basit bir soru sormak istiyorum. Eğer sahilde bir eviniz varsa. Teknenizi evinizin önüne bağlıyorsanız ve de o bölgede sık sık şiddetli fırtınalar çıkıyorsa ne yaparsınız? Eğer evinizden taşınmayacaksanız, ya teknenizi dalgakıranı olan bir limana götüreceksiniz, ya da evinizin önüne bir dalgakıran yapacaksınız!
Türkiye 1994’ten bu yana ani patlayan ekonomik fırtınalarla mücadele ediyor. 1994, 1998, 2000, 2001, 2007-2008 bu fırtınaların en ciddileri ve hasar verenleri idi. Bu gün de ciddi bir fırtınaya dönüp dönmeyeceği hakkında kesin bir şey söylenemeyen şiddetli bir rüzgar ve dalga ile mücadele ediyoruz.
Ama biz her fırtınada teknemizi daha sağlam bir biçimde onardığımızı söyleyerek avunuyoruz. “Omurgaları takviye ettik”... “Halat babalarını krom nikel yaptık”... “Dümeni sağlamlaştırdık”, “GPS taktırdık”... diyoruz ama fırtına her seferinde tekneye hasar veriyor. “Fırtına bizi etkilemedi”, “Bizi teğet geçti, hatta bu sefer teğet bile geçmedi” diyoruz ama asla tekneyi dalgalardan koruyacak bir dalgakıran oluşturmayı düşünmüyoruz.
Türkiye’ye krizlerin girmesini engelleyecek bir dalgakıranı, bir kalkanı ne zaman düşüneceğiz? Yunanistan’da olduğu gibi teknenin batmasını mı bekleyeceğiz? Hadi onları Avrupa Birliği (AB) yedeğine aldı sürüklüyor. Var mı bizi yedeğine alacak bir ülke?
Bizim bütün krizlerimiz dünyada biriken fazla likidite’nin yani “sıcak para”nın önce ülkemize sessizce girip borsalarımızı yükseltip, kurları aşağı doğru zorlayıp, ithalatı azdırıp ihracatı zorlaştırmasından kaynaklandı. Ortaya çıkan büyük dış ticaret açığı ve cari açık sonunda bu sıcak parayı yöneten büyük global finans kuruluşlarını panikletip paralarını ani bir kararla yurt dışına çıkarmalarına neden oldu. Sonunda senelerce düşük seyreden döviz kurları aniden yükseldi, faizler patladı, bankalar kredileri kıstı. Şirketler adam çıkardı, işsizlik arttı. Durgunluk başladı, ekonomi küçüldü. Dolayısı ile bizim fırtınamız bu sinsice ülkelere giren ve sonra da aniden çıkan yüz trilyonlarca dolarlık büyük likiditedir. Yapılacak şey ise bu kısa vadeli, hatta vadesiz emanet parayı kendi paramızmış gibi harcamamaktır.
Bu nasıl yapılabilir? Gelen sıcak parayı harcamayıp döviz olarak değerlendirecek bir fon kurulabilir. Ben bu fon fikrini ilk ortaya attığımda adına “Sermaye Piyasaları Stabilizasyon Fonu” demiştim. Eğer Global Finans Şirketlerinin getirdiği dövizler harcanmaz da bir “Stabilizasyon Fonu”nda toplanırsa; fonun yönetimi de Türkiye’nin en büyük beş bankasının CEO’larından oluşursa: Bu giren sıcak para harcanmayacağından kurları aşağı çekmez. Türk lirası da anlamsız biçimde değerlenmez.
Böylece hem ihracat daha hızlı artar hem de pahalı döviz kurları ithalatı caydırır. İthalat yerine yerli sanayi üretim yapar. Fabrikalarımız yerli ara malı ve ham madde kullanır.

Yazının devamı...

Eğitim, Yahudiler ve Müslüman dünyası

13 Ağustos 2011

Değerli okurlarım geçen Cumartesi başladığım, Pakistanlı düşünür ve köşe yazarı Dr. Ferruh Salim‘in makalesini irdelemeye devam ediyorum. Dr. Salim gelişmiş ülkelerle Müslüman dünyasının eğitim farkını fevkalade çarpıcı örneklerle ortaya koyuyor. Yazar’a göre dünyada 1 milyar 476 milyon Müslüman var. Dünyada her beş kişiden biri müslüman. Her Hindu’ya karşılık iki, her Yahudi’ye karşılık yüz Müslüman var. Yazar soruyor, buna rağmen Müslümanlar neden bu denli güçsüz?
Verdiği cevaplar şöyle: İslam Ülkeleri Organizasyonunda 57 ülke ve bu ülkelerin tamamında 500 üniversite var. Yuvarlak hesap her 3 milyon kişiye bir üniversite. Amerika’da 5,758 üniversite var (her 57 bin kişiye bir üniversite). Şangay JiaTong Üniversitesi 2004 yılında dünya üniversitelerini akademik başarı açısından sıralamaya tabi tutuyor ve tek bir Müslüman ülke üniversitesi ilk 500 arasına giremiyor.
Yazara göre Hıristiyan dünyasında okur yazarlık oranı yüzde 90 ve Hıristiyan ülkelerden yüzde 15’inde nüfusun yüzde 100’ü okur yazar. İslam ülkelerinde okur yazarlık oranı yüzde 40 ve bu oranın yüzde 100 olduğu tek bir Müslüman ülke yok. Hıristiyan ülkelerde okur yazar nüfusun yüzde 98’i ilk okul mezunu iken bu oran İslam ülkelerinde yüzde 50’nin altında. Hıristiyan ülkelerinde okur yazar nüfusun yüzde 40’ı üniversiteye devam etmişken İslam ülkelerinde bu oran yüzde 2’yi geçemiyor.
İslam ülkelerinde her bir milyon kişiye 230 bilim adamı düşüyor. Amerika’da bir milyon kişiye düşen bilim adamı sayısı 4 bin. Japonya’da 5 bin! İslam ülkeleri gayri safi milli hasılalarının yüzde 0,2’sini araştırma ve geliştirmeye harcıyor. Gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 5.
İhracat içindeki yüksek teknoloji ürünlerinin payı Suudi Arabistan, Kuveyt, Fas ve Cezayir’de yüzde 0,3, Pakistan’da yüzde 1. Singapur’da bu rakkam yüzde 58!
İslam Ülkeleri Organizasyonunun 57 üyesinin toplam gayrı safi milli hasılası 2 trilyon dolar. Amerika’nın tek başına GSMH’sı 12 trilyon dolar. Çin’inki 8 trilyon dolar, Japonya 3,8, Almanya 2,4 trilyon dolar (hepsi satınalma gücü paritesi ile).
Yazarın verdiği örnekler uzayıp gidiyor. Ancak sonuçta “Neden İslam ülkeleri bu denli güçsüz?” sorusuna verdiği cevaplar şöyle:

Yazının devamı...

Ekonomi nereye?

9 Ağustos 2011

Ekonomideki gelişmeler nedeni ile “Eğitim, Yahudiler ve Müslüman Dünyası” adlı yazımın devamını erteliyorum, değerli okurlarım.
Ne yazık ki Amerika’nın 1970’li yıllardan bu yana verdiği yılda ortalama 700 milyar dolar mertebesindeki dış ticaret açıkları ile durmadan büyüyen uluslararası “sıcak para” artık sadece gelişmekte olan ülkeleri değil tüm dünyayı etkiliyor. Dünya döviz alışverişleri “günde” 4 trilyon dolara ulaştı. Halbuki “bir yıllık” mal ve hizmet ticareti sadece 15 trilyon dolar! Dövizin mal ve hizmet alım satımı dışındaki hareketleri dünya piyasalarını sarsıyor.
Bu “sıcak” dövizlerin girdiği ülkelerde döviz ucuzluyor, ihracat zorlaşıyor, ithalat artıyor, iç üretim, ucuz dövizle yapılan ithalatla rekabet edemiyor. Dış ticaret açıkları büyüyor. Buna ekonomide verilen ad “Hollanda Hastalığı”.
Bu dövizlere yön verern dünyanın büyük para kuruluşları bir gün, “Aman bu ülkede dış ticaret açığı çok arttı. Getirdiğimiz partalar ithalat yapmak için kullanılıyor! TL’de faizler iyi, borsaları da manipüle edip kar ediyoruz ama ana paramızı geri alamayacağız!” korkusuyla panikleyebiliyorlar. Paralarını alıp ülkeden kaçmaya başladıklarında ise 2000-2001’de yaşadığımız krizler oluşuyor.
Türkiye’nin tüm krizleri öncesi dış ticaret açıkları aşırı artmıştı. İhracattan sağlanan dövizler ithalat için gerekli olan dövizin yüzde 60’ını karşılayamaz duruma düşmüştü. Sıcak para da korkuya kapılıp ülkeden kaçmıştı.
Türkiye’de ihracatın ithalatı karşılama oranı aynen eski krizlerde olduğu gibi 7-8 aydır yüzde 50’lerde dolaşıyor. Geçen haftanın sonuna doğru bizim döviz ve hisse senedi/tahvil piyasalarında başlayan sarsıntıların geliyor olduğu, S&P değerlendirme kuruluşunun ABD’nin notunu kırıp dünyayı çalkalamasından önce başlamıştı. Ben de nedenleri ile defalarca yazmıştım.
Şimdi önümüzde iki alternatif var:

Yazının devamı...

Eğitim, Yahudiler ve Müslüman dünyası

6 Ağustos 2011

Değerli okurlarım, bu yazıyı üzüntü ile yazıyorum. Dr. Ferruh Salim (İngilizce metinlerde Ferrukh Saleem olarak geçiyor) Pakistanlı bir köşe yazarı ve “Center for Research and Security Studies” adlı düşünce grubunun kurucusu. Dr. Salim neden dünyada Yahudilerin güçlü ve Müslümanların zayıf olduğunu açıklayan fevkalade çarpıcı bir makale yazmış. Okuyunca da insanı üzüyor mu desem, rahatsız ediyor mu desem, kızdırıyor mu desem... Yani tatsız bir duygu veriyor.
Makale benim bu köşeme sığmayacak kadar uzun. Ama İngilizce bilen okurlarım aşağıdaki web adresinden okuyabilirler:
http://www.aish.com/jw/me/Jews_Muslims_Power.html
Ben bazı bölümlerini burada aktaracağım: Dr. Salim soruyor “Yahudiler Neden Böylesine Güçlü?”
Ve söze şurdan başlıyor, “Dünyada 14 milyon Yahudi var, ve beher Yahudi için 100 tane Müslüman var. Ama bütün Müslümanları bir araya getirseniz gene de Yahudiler onlardan yüz defa daha güçlü.” Doğal olarak Dr. Salim burda “vur, kır” anlamında bir güçten bahsetmiyor. Onun bahsettiği güç Yahudilerin, dünyanın, sanat, kültür, bilim ve siyaset alanlarında ki güçleri!
Hiç şüphe yok ki dünyada sanat, kültür sinema, tiyatro, medya dahil bilim ve siyaset alanlarında hakimiyetiniz varsa verilen temel global kararlarda da hakimiyetiniz vardır. Örneğin bu sahalarda hem güçlü bir birikiminiz var hem de bu birikime sahip insanlarınız dünyanın çeşitli ülkelerinde önemli mevkilere gelebilmişse, bu güç size finans dünyasını da yönetme kapısını açar!
Ferruh Salim bilimden, sinemaya, siyasete, sanata kadar yüzlerce çok üst seviyede başarı kazanmış Yahudi’nin ismini sayıyor. Saymaya Hz. İsa’dan başlıyor ve Nazarethli İsa’nın bir Yahudi olduğunu yazıyor. Sonra sıralamaya başlıyor, Albert Einstein, Sigmund Freud, Karl Marx, Milton Friedman, Jonas Salk (çocuk felci aşısı), Stanley Mezor (mikro çip), Peter Schutz (fiber optik), Charles Ginsburg (video); hasılı bilim ve edebiyat dalında 14 milyon Yahudinin 15 düzüne (180 eder) nobel ödülü kazandığını, Müslümanların bu dallarda kazandığı nobel ödüllerinin sadece 3 tane olduğunu vurguluyor.

Yazının devamı...