Buz ülkesi

20 Mart 2011

Radyonun 50 milyon dinleyiciye ulaşması 38 yıl almıştı. Televizyonun ise 13. Bugün televizyon önünde birkaç günde soğurduğumuz bilgi miktarı bir 18. yüzyıl insanının hayatı boyunca aldığı bilgiye eşit. İnternet 50 milyona 4, Facebook 2 yılda ulaştı. Bir ömrün görebileceği en muhteşem teknolojik zirveyi, insanoğlunun aya ayak basışını radyodan dinlemiştik. O yıl dinlediğimiz haberleri toplasak bugün bir haftayı doldurmaz. Bugün Google’da günde 1 milyar arama yapılıyor. Haberler dünyanın etrafında günde yüz kez tur atıyor. Sabah Libya’da, öğlen Japonya’da, akşam Bahreyn’deyiz. Böyle olunca da haberler akşamdan masada bırakılmış balık gibi bayatlıyor. Kuzey Afrika ayaklanmalarından tsunamilere geçerken unuttuk bile.
Ama Stefan Alfsson nasıl unutsun. 16 yaşında başlamıştı balık tutmaya. 23 yaşında o buzullar, gayzerler, yanardağlar, kuzey ışıkları, çığlar, şelaleler, destanlar, kutup çölleri, fokurdayan çamur havuzları ve kükürt yağmurları ülkesinin en genç kaptanı olmuştu. İzlanda, Avrupa’dan uzakta, iyi eğitimli, uzun yaşayan, ağırbaşlı, basit hayatı seven insanların yaşadığı bir balıkçılık ülkesiydi. O kadar basit ki, insanların soyadı yok. Babanızın oğlu veya kızı diye hitap ediliyor. Alf’in oğlu Stefan, Stefan Alfsson; Stefan’ın kızı Anna, Anna Stefandottir. Kızlar evlenince kocalarının soyadlarını almıyorlar, çünkü öyle bir soyadı yok. Telefon rehberinde sıralama ilk isme göre. Onun için kimse kimseye Bay/Bayan diye hitap etmiyor. Herkes ilk ismiyle çağrılıyor. Başbakan bile. Başbakanın etrafında koruma ordusu da yok. Hatta İzlanda’nın ordusu yok.

Balıkçı bankacı olursa
Stefan Alfsson 30 yaşına geldiğinde balıkçılığı bırakıp vadeli işlemlere girişmeye karar verdi. Çünkü etrafındaki herkes finans sektörüne girmişti ve limana gelen gemiler artık somon değil Alman arabaları ve İngiliz jipleri getiriyordu. Biraz eğitim aldı, biraz kitap okudu ve adanın en büyük bankası Landsbanki’nin kapısını çaldı. “İyi ama kardeşim sen bir balıkçısın” diyen olmadı ve işe alındı. Artık o da partiye katılmıştı. Bankalar özelleştirilmiş, krediler patlamış, refah doruğa ulaşmıştı. Stefan da bu hayatın bir parçasıydı.
Halbuki o hayat 874 yılında Norveç’ten gelen Viking İngolfur Amarson, şimdiki başkent Reykyavik’e yerleşince başlamıştı. Reykyavik “dumanı tüten körfez” demek İzlandaca’da. Çünkü İzlanda’da yerin altı kaynar su dolu. Gayzer, dünya sözlüklerine girmiş tek İzlandaca sözcük. Su öyle bir kaynıyor ki adada, evlerde su ısıtıcısı yok. Musluklardan sıcak su akıyor. Hem de tertemiz. Eğer su içecekseniz, barlarda restoranlarda su bedava. Hidroelektrik enerji sudan ucuz. O kadar ucuz ki, çok elektrik tüketilen alüminyum üretimi için adaya cevher getiriliyor, adada üretiliyor, sonra bitmiş külçeler geri gönderiliyor.

Yazının devamı...

Otomobil uçar gider...

13 Mart 2011

Hayatta elde etmeyi hayal ettiğimiz her şey, ulaşmak istediğimiz her yer, görmek istediğimiz her kişi bizden uzakta ve biz... oraya otomobille gidiyoruz.
Dünyanın en pahalı benzininin kullanıldığı ülkemizde trafiğe çıkan araç sayısı her geçen gün artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre Aralık 2010’da 91 bin 744 taşıt trafiğe girdi. 2010 yılının toplamında 930 bin 603 aracın trafik kaydı yapılırken, 151 bin 700 aracın da trafikten kayıtları silindi. Böylece trafiğe kayıtlı araç sayısı geçen yıl 778 bin 930 adet artarak 15 milyon 95 bin 603’e ulaştı. Bu rakam, on yıl öncesinin iki misli. 2010 yılında Türkiye’de 760 bin 913 yeni binek ve hafif ticari araç satıldı.
Bu rakamlar sadece ülkemize mahsus değil. Bütün dünyada sayıları gittikçe artan mega kentlerde trafiğe çıkan araç sayısı her dakika artıyor. “Otomobil, gittikçe yalnızlaşan, agresifleşen ve kendi içine gömülen kent ve banliyo insanlarını çevreleyen bir zırh, bir koruyucu kalkan haline geldi,” diyor ünlü Kanada’lı düşünür, eğitmen, sözbilimci, iletişim kuramcısı Marshall McLuhan. “Otomobil artık onsuz kendimizi çıplak, sudan çıkmış balık gibi ve eksik hissettiğimiz bir giyim eşyası oldu.”

Teknolojiyi kullanma kabiliyeti
Bir başka büyük düşünür, teknoloji ve bilim filozofu, Amerikalı tarihçi Lewis Mumford daha trajik bir şekilde ifade ediyor bu insanlık dramını: “Ulusal çiçeğimiz betondan yapılmış bir yonca yaprağı oldu,” diyor. Halbuki ilk yazılarında iyimserdi Mumford. İnsan kabiliyetine sonsuz güveni vardı. İnsan ırkının elektriği, ilmi, teknolojiyi ve toplu iletişimi insanlık için daha iyi bir dünya inşa etmek için kullanacağına inanıyordu.
İnsanı hayvandan ayırt eden özelliğin alet, yâni teknolojiyi kullanma kabiliyeti değil, dil ve semboller aracılığıyla iletişime geçme yeteneği olduğuna inanıyordu. Sonra ne olduysa oldu ve kötümser oldu. Otomobil bize yeni işaretler ve yeni semboller tanıştırdı. Arkamızdaki otomobildeki kişinin sabırlı olmasını isteyip önümüzdeki otomobildekine küfür etmemize, her yavaş gidene geri zekâlı, her hızlı gidene manyak dememize, camdan eli kolumuzu çıkartıp ilginç işaretler yapmamıza yol açtı.

Yazının devamı...

Rengârenk Afrika

6 Mart 2011

Afrika’daydım. Siyah Afrika diye öğrenmiştik. Halbuki rengârenk. İlk durak Botsvana idi. Türkiye’nin dörtte üçü büyüklüğünde ama sadece 2 milyon nüfusu var. Öyle olunca kişi başı GSYH’si de bizimkinden yüksek oluyor. 1966 yılında bağımsızlığın kazanılmasından beri hızla büyüyor. İyi yönetim, akıllı hükümetler, doğru makroekonomik ve mali politikalarla ekonomisi kendisini Afrika’nın makus talihinden kurtarmış. Güney Afrika Cumhuriyeti’nden sonra kıtada yolsuzluğun en az olduğu, fikri ve sınai hakların en iyi korunduğu ve en refah siyah ülkesi. Doğa muhteşem. Safari unutulmaz bir deneyim. Zebra, zürafa, antilop, fil dolu ortalık. Şanslıyız çünkü aslanlara, leoparlara ve hatta bir çitaya rastlıyoruz. Kaldığımız kamp sanki filmlerden çıkma.
Beyazlar nüfusun sadece yüzde 3’ünü oluşturuyor, ama kampların çoğunun patronu onlar. Yöneticiler de beyaz. Yerleri süpüren, çarşafları yıkayan, bavulları taşıyanlar ise... Evet, siyahlar. Dağda, taşta, su yatağında, kayada, kumda, biraz suda ve neredeyse havada bile gidebilecek tank gibi dört çekerlerde geziyoruz savanayı. Kaptanımız Kitso. Kalanga kabilesinden. Botsvanalı her altı kişiden biri gibi HIV virüsü taşıyor. Savananın hayvanları gibi bir doğa harikası. Dört çekeri Schumacher’in Formula 1 arabalarını sürüşünden bile iyi kullanıyor. Geçtiğimiz her patikanın hikâyesini anlatıyor. Hayvanların izini sürüyor, kokluyor, hissediyor, karanlıkta görüyor. Kızgın güneşin altında, gece karanlığında, kafası bozuk fillerin ortasında, kötü bakan aslanların karşısında; arkasında çatır çutur resim çeken beyaz çaylaklara güven telkin ediyor. Sabah uyandıran o, sıkışıp çalıya gidenin nöbetini tutan o, her şeyi tamir eden o. Hayatını da dinledik. İki anneyle büyüme, koleraya ve AIDS’e kaybedilen kardeşler, kafasında 4 kilometre su taşıyan eş, ambulans olmadığı için virüse kurban edilen bir göz. Okumuş, sıyrılmış. Rehberlik yapıyor, köyüne para götürüyor.

Bağdat Caddesi fiyatına sepetler
“Yeter artık. National Geographic’te ne kadar canlı varsa gördük, bize köyünü göster” diyoruz. Bayılıyor bu fikre. Saz damlı evlerin önünde cıbıl koşuşturan çocuklar, meraklı ama çekingen bakışlarla gelen beyazları süzen gençler ve beyazın her gelişinde çantasında belâ getirdiğine şahit olmanın verdiği tedirginlikle bekleşen yaşlılar bulma ve biz... “Beyaz adam, Medeniyet. Para. Okulunuza yardım yapalım” beklentisinin heyecanı köye varınca yerini bizimle fazla ilgilenmeyen, seri imalâttan çıkma sepetleri Bağdat Caddesi fiyatlarına satan, dik yürüyen, mağrur insanların manzarasına bırakıyor. Gururlular, toklar. Afrika’nın en sorunsuz yerlerinden biri Botsvana.
Kampımız Botsvana, Güney Afrika ve Zimbabve sınırlarının birleştiği yerde. Antiloplar zıp zıp ordan oraya geçiveriyorlar. İnsanlar için pasaport gerekli. Zaten oralarda kimse Zimbabve’ye geçmek istemiyor. Botsvana’nın başarı hikâyesinin yanı başında sınıfta kalmış bir ülke. Hiperenflasyon, yoksulluk, yolsuzluk ve bir diktatörün pençesinde.

Yazının devamı...

NARKE

27 Şubat 2011

Yunanca bir sözcük “narke” ama narkoz, narkotik gibi sözcüklerin kökünü oluşturduğu için tüm dünya dillerine köprü olmuş. Derin uyku, uyuşma anlamına geliyor. Hayır, ne uyuşturucu aldım ne de ameliyat oldum bu hafta. Ne var ki, “narke” sözcüğü enfes bir köprü kurdu bitirdiğimiz hafta. Benliği dünya kadar büyük bir kişi, ve kişiliği bir ben etmeyecek kadar küçük dünya arasında.
“Narke” sözcüğü Yunan mitolojisinin en ilginç karakterlerinden birisi için de kök olmuş: Narcissus. Narcissus, narsisizme, yâni özseverliğe isim babalığı yapan genç ceylan avcısı. Müthiş güzel. Güzelliği diğer mitolojik kahramanlarla karşılaştırılıyor: Afrodit’in sevdiği Adonis, Selene’nin sevdiği Endimiyon, Zeus’un sevdiği Ganimedes, Apollo’nun sevdiği Hayasintus, Herakles’in sevdiği Hilas, Salmasis’in sevdiği Hermafroditus, Layus’un sevdiği Krissipus. Çok sevilmiş bu güzel erkekler. Yunan mitolojisi günümüz porno endüstrisinden daha heyecanlı.
Farklı farklı öyküler var Narcissus hakkında. Birinde, o kadar güzel ki, hiçbir kıza yüz vermiyor. O kadar kibirli ki, sevenlerinden nefret ediyor. Sadece kendisi sevebilir kendisini. Sudaki yansımasına aşık oluyor ve onu elde edemediği için çürüyüp gidiyor. Bir başka öyküde intihar ediyor. Bir diğerinde, tanrılar tanrısı Zeus’un (aslında aldatma tanrısı desek daha doğru olur) hem kızkardeşlerine hem de kendisine kadar ellerinin uzadığı güzel Eko, Narcissus’a aşık oluyor. Yüz bulmayınca duaları kabul oluyor ve Nemesis, Narcissus’u sudaki yansımasına aşık edip ızdıraba sürüklüyor.

Sirteli Narcissus
Bir başka öyküde, dünyaya Sirte’de 1942 yılında bir Arap-Berber ailesinin çocuğu olarak geliyor. Lisedeyken Mısırlı lider Nasır’dan etkilenip Arap milliyetçiliği için hayaller kurmaya başlıyor. Harp akademisini bitirdikten sonra da 1969 yılında Türkiye’de tedavi gören Kral İdris’in yokluğunda cuntayla Libya’nın başına geçiyor. İtalyanlar’ı kovuyor, ülkeyi batı karşıtı köktenciler için bir cennete çeviriyor. Başkan Bush’un icat ettiği İran-Irak-Kuzey Kore’den oluşan “şer eksenine” resmi olarak giremeyip egosu zedelenince kendi eksenine Suriye’yi, Küba’yı, Sudan’ı, Sırbistan’ı çekmeye çalışıyor.
Münih Olimpiyatlarına terörist gönderiyor. Şii imam Musa Al-Sadr’ı yok ediyor. Sokağa ateş açtırıp İngiliz polisi öldürtüyor. Berlin’de diskotek bombalatıyor. IRA’ya silah yolluyor. İskoçya üzerinde uçak düşürtüyor.

Yazının devamı...

Bir Uzaylının Seyir Defteri - 1

20 Şubat 2011

Tarih: 100004002-45. Galaksi: R-056. Yıldız: 12BZ (dünyalılar “güneş” diyor).

Sönmek üzere olan bu ihtiyar ateş topunun (şunun şurasında birkaç milyar yıl kaldı ama dünyalıların umurunda değil, birbirlerini yiyip duruyorlar) etrafında sekiz tane garip gök cismi dönüyor. Dünyalılar kendilerine tanrılar yaratmışlar, sonra bu tanrıların isimlerini bu gök cisimlerine vermişler. Mesela ateş topuna ikinci yakın olanın adı Venüs.
Dünyada birçok canlı var. Kimisi suyun içinde, kimisi toprağın altında, gül gibi geçinip gidiyorlar. Ama bir canlı türü var ki, her şeyi berbat etmiş. Diğer canlıları sindirmiş, yarısını yok etmiş. Dünyada ne varsa tüketiyor. Tek ürettiği çöp. Tam sayamadım ama bunlardan aşağı yukarı 7 milyar tane var. Yarısının kafasında az miktarda tüy var veya hiç yok. Öbür yarısının kafalarının tamamını göremedim. Takriben dörtte birinin kafalarının üzerinde örtüler vardı. Ama örtülü olmayanların tüyleri kafalarından aşağı lüle lüle dökülüyor. Çok ilginç. Kafası çok tüylü olanların vücutlarında tüy yok. Kafası az tüylü olanların vücutları ise çok tüylü. Bu vücudu çok tüylü olanlar Venüs’ten çok korkuyorlar. Başlarına ne geldiyse Venüs yüzünden gelmiş. Dünyalılar bu olguya “uçkurundan çok çekti” diyorlar, ne demek istiyorlar anlamadım.

Sarı tüylülerin etkisi
Bu gök cisimleri birbirlerine çok yakın ama dünyalılar birbirleriyle uğraşmaktan daha ancak kendileri etrafında dönen ve ay dedikleri ıssız, gereksiz ve tozlu bir taş parçasına gidebilmişler. Uzaklara gitmekte pek kabiliyetli gözükmüyorlar. Üstelik gittikleri her yeri batırıyorlar. Kendi gök cisimlerinin en yüksek yeri topu topu 8.800 metre, oraya bile birkaç bin kişi gidebilmiş. Ancak bu birkaç bin kişi bile etrafın içine etmeyi becermiş. Dağ dedikleri bu minik tepelerin etrafını kullanılmış oksijen tüpleri ve ağızlarından içeri attıkları şeylerin paketleriyle batırmışlar.
Çok garip bu dünyalılar. Ancak yanıbaşlarındaki aya kadar gidebiliyor, biraz daha uzak galaksileri tuhaf boruların içinden bakarak gözleyebiliyorlar ama evrenin ne olduğu hakkında hiçbir fikir sahibi olmamalarına rağmen “kainat güzeli” diye o tüysüz olanlarından bir tanesini seçiyorlar. Bu tüysüz ırkın kafasındaki tüyler sarı olunca, kafası az tüylü, vücudu bol tüylü olanların davranış şekilleri ve bakışları değişiyor, göz bebekleri büyüyüp burun delikleri açılıp kapanmaya başlıyor.

Yazının devamı...

Hükümetler yalan söyler mi?

13 Şubat 2011

Tabii. Hem de nasıl. Ünlü Nazi Joseph Goebbels şöyle buyurmuştu: “Eğer bir yalanı yeteri kadar söylerseniz, sonunda gerçek haline gelir.” Bunun örneklerine siyasette de ekonomide de defalarca şahit olduk. Kitlelerin beyni, siyasetçilerin (bazen de inanarak) söyledikleri yalanlarla dolu olan medya bombardımanıyla mütemadiyen yıkanınca, yalan kafalarında gerçeğe dönüştü ve alternatif yaklaşımlar, bakış açıları ve hür düşüncenin önüne set çekti.
Bazen bu yalanlar belli bir tarihte, bir kere söylenmiş yalanlar da olmuyor. Bazıları on yıllarca söylenegeliyor. Örneğin, son on yıl boyunca bütün gelişmiş batı ekonomilerinde halklara söylenen serbest piyasa ekonomisi yalanını ele alalım: “İçinde bulunduğumuz küresel krizin faili serbest piyasa ekonomisi ve hükümetlerin yeterli düzenleme yapmamış olması.” Ne kadar büyük ve kokan bir palavralar sepeti.
Bir kere, gelişmiş batı ekonomilerinde “serbest piyasa ekonomisi” modeli uygulanmıyor. O kadar çok yasa, o kadar çok hükümet düzenlemesi var ki bu ekonomik arenalar ayak bileklerinden kazıklara zincirle bağlanmışken yakar top oynamaya çalışan çocuklara benziyor. İkincisi, gerçek piyasa ekonomileri doğru yatırım kararları veren yatırımcıları ödüllendirirken yanlış yatırım kararı veren yatırımcıları cezalandırır. Sınıfta kalan şirketlerin ve bankaların batmasına izin vermek kapitalizmin gerekli bir parçasıdır. Yatırımcılara doğru yatırım kararlarını verebilmeleri için gerekli geri bildirimi yapar. Hükümetler işe burunlarını sokup batık şirketleri kurtarırlarsa yatırımcılar bu bilgiden mahrum kalırlar ve aynı kötü yatırım kararlarını vermeye devam ederler.

Goebbels’in kehaneti
Üçüncüsü, aynı Goebbels’in dediği gibi, hükümetler kendi yalanlarına inanmaya başladıkları zaman o yalanı gerçeğe dönüştürecek kararlar alırlar. Bunun en çarpıcı örneği, Amerikan hükümetinin 1977 yılında Kamu Yatırım Yasası’nı çıkarmasıdır. Bu yasa herkesi konut sahibi yapmak gibi ulvî bir amaçla bankaları yüksek risklere borç vermeye zorlamıştır. Bu süreci kolaylaştırmak için, serbest piyasa ekonomisi değil, hükümet Fannie Mae ve Freddie Mac isimli iki devasa hükümet güdümlü kurum yarattı. Bu kurumların görevi yüksek riskli konut kredilerini satın almak ve piyasanın likit kalması için fon akımlarını sağlamaktı. Halbuki,
gerçek bir serbest piyasa ekonomisinde bu görevleri serbest piyasanın ta kendisi görür. Bu görevi, kendi yarattığı hayale inanıp aldığı kararlarla gerçeğe dönüştüren hükümet üstlenince bu kez bu dev kurumların başarısının hükümetçe garanti altına alındığı hayali yaratıldı ve yatırımcılar bu kurumların hisse senetlerini satın aldılar.

Yazının devamı...

Beyaz, gri, yeşil Davos

6 Şubat 2011

Bu köyde eğer zencefilli çörekten yapılmış Noel oyuncakları gibi saçaklarından buzlar sarkan idilik, rengârenk, nakışlı şaleler ve dağlar kızı Heidi gibi saçı örgülü huriler görmeyi; sessizlik ve sakinlik solumayı bekliyorsanız, hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Heidi yerine bol güvenlik görevlisi, şaleler yerine bol düz damlı betonarme bina, sessizlik yerine de sabahın alaca karanlığından gecenin sonuna dek oturumdan oturuma, partiden partiye koşuşturan delege ve medya mensubunun uğultusunu bulacaksınız. Burası Davos. Fahiş fiyatlı berbat oteller ve gri koridorlu, gri gelecekli sanatoryumlar diyarı.
Davos’un kantonu (Graubünden) bile ismini Orta Çağ’da, yörede hakimiyet kuran “gri birlikler”den alıyor. Graubünden, İsviçre’de Romanş dilinin resmi dil olduğu tek kanton. Romanş, bir tür kaba Latince. Şarlman’ın torunları Alman Lui ve Kel Charles, Karolenj İmparatorluğu’nun baş belâsı kardeş kavgalarına son vermek için 842 yılında Strazburg Yemini’ni imzalamışlar. Romanş dili ilk kez resmi olarak bu yeminde kullanılmış. Kral Kel Charles tarihin kel lâkaplı tek kralı. Kel olduğundan değil, tam aksine çok kıllı olduğundan ona Kel Charles denmiş. Davos da öyle bir yer işte. Hem kel hem kıllı.

Verem dolarları
Daha Davos’ta kayak bile kayılmazken sanatoryumları meşhur olmuş. 1850’lerde Dr. Spengler isimli bir Alman yüksek irtifa ve temiz havanın etkilerini gözlemleyip ilk sanatoryumu açmış. Verem zamanın en büyük illeti. Davos, birkaç yılda sanatoryumlar merkezi haline gelivermiş. Kimler geçmemiş ki o sanatoryumlardan. Define, seyahat ve macera ısmarlayan ama içinde kadın olmasını istemeyen oğlu için yazdığı “Define Adası” ile çocukluk hayallerimize tropikal adaları, yırtık pırtık hazine haritalarını, tek gözü kör ve bantlı, bir eli kancalı, tahta bacaklı, omuzu papağanlı korsanları yerleştiren İskoç yazar Robert Louis Stevenson; dedektif Sherlock Holmes’u bir öldürüp bir dirilten bir başka İskoç romancı Arthur Conan Doyle; gri sanatoryum koridorlarında hayatı sorgulayan karakterine baş rolünü oynattığı “Büyülü Dağ”da Davos’un ismini edebiyata sokan Nobel ödüllü, aykırı Alman yazar Thomas Mann. Hepsi, kendilerinin, çocuklarının veya eşlerinin yakalandığı verem illetine çareyi o sanatoryumlarda aramışlar.
Verem illeti artık alt edildi. Bu da Davos için büyük bir gelir kaynağının yok olması demekti. Köyün ileri gelenleri yeni bir gelir kaynağı arayışına girdiler. Çağın sorunlarını ele alacak ve Davos’un kültürel zenginliğine (Davos’luların banka hesaplarına da) katkı yapacak akademisyenler ve öğrencilerin her yıl katılacağı bir konferans düzenleyeceklerdi. Einstein’ın dediği gibi bu konferans artık bedene değil akla da hijyen getirecek bir tür “Hochschule” (yüksek okul) olacaktı. Einstein ilk toplantıda keman bile çaldı. İşler birkaç yıl iyi gitti ama konferanslar kalıcı olamadı.

Yazının devamı...

Deney

30 Ocak 2011

John Law bir İskoç’tu. 1671 yılında Edinburgh’da doğdu. Banker bir aileden geliyordu. Matematiği iyiydi. Paradan anlardı. Sıkı bir kumarcıydı. 14 yaşında ailenin mirasına konup Londra’ya taşındı ve soylu hanımefendilerin gözdesi oldu. Kumarhanelerden yatak odalarına giden yol elbette risklerle doluydu. John Law, düelloya çağrıldı ve rakibini öldürdü. Davası sürerken de Amsterdam’a kaçtı.
Bir Fransa gezisinde Orleans Dükü ile tanıştı. Dük son derece nüfuzlu bir adamdı ama kafası Law kadar çalışmıyordu. Law’un çetrefilli ekonomik teorilerinden etkilendi. Bu sırada tarih de her zaman yaptığını yapıp Kral 14. Louis’nin yavaş yavaş tahtalı köye gidiş sürecini izliyordu. Kral, arkasında çok ağır bir borç yükü bırakacaktı. Halefi 15. Louis henüz 7 yaşındaydı ve tahta Orleans Dükü vekalet ediyordu. Dükün halletmesi gereken ilk sorun borçlardı.
Hemen yüzde 20 devalüasyon yapıldı. Amaç, piyasadaki madeni paraları çaktırmadan tedavülden kaldırmaktı. Bastille hapishanesi istifçilerle doldurulmuştu. Denize düşen Dük, çok güvendiği ve hayran olduğu Law’un zekâsına sığındı. Law fırsatın üzerine atladı. Bir merkez bankası kurma, kraliyet gelirlerini yönetme ve kâğıt para basma yetkisini aldı. Fransa Kraliyet Bankası 1716 yılında kuruldu. Sermayesinin dörtte biri madeni para, dörtte üçü hazine bonoları şeklinde satın alındı. Piyasa boğazına kadar bu bonolarla doluydu. O zamanlar büyük bir iskontoyla işlem görüyorlardı ama buna rağmen ortaklara nominal değerden satılmışlardı. Basılan kâğıt paraların teminatı, tedavüldeki madeni paralardı. Hem yapılan hem de ileride yine yapılması beklenen devalüasyon, madeni paralara olan talebi iyice düşürmüş, kâğıt paranın albenisini artırmıştı. Law’un bu manevrasıyla yıl bittiğinde, banknotların değeri aynı miktara tekabül eden madeni paraların yüzde 15 üstüne çıkarken hazine bonoları da yüzde 20 iskontolu işlem görüyordu.

Yeni dünya tekelinde
Law’un işi daha bitmemişti. Fransa’nın Kuzey Amerika’daki kolonileri hakkındaki genel iyimserliğin sütünü sağmak isteyen Law, bu kez dükten Fransa’nın Mississippi ticareti tekelini kendisine vermesini talep etti. Artık, madeni veya kâğıt, her türlü para basma ve vergi toplamanın yanında yeni dünyayla ticaret de Law’un kontrolü altına geçmişti. Bu şahane bir fırsattı. Law bankanın sermayesini artırdı ve bol bol yeni bono sattı. İşler o kadar iyi gidiyordu, iyimserlik o kadar yaygın bir hale gelmişti ki Paris bir rüyada gibiydi. Halk Dük’e, Law’a ve Kraliyet Bankası’na hayrandı. Bonolar fındık fıstık gibi satıyor, fiyatlar devamlı yükseliyor, yeni zenginler türüyor ve elbette yeni bonolar ihraç ediliyordu. Lüks ithal malları Paris’e geldiği gün satılıyor, emlâk piyasası patlıyor, broker’ların uşakları bile spekülasyondan para kazanıyordu.
Ta ki, Prens de Conti gelene kadar. Yeni bir ihraçta yazıldığı kadar tahsis alamayınca prensin kafası bozulmuştu. Elindeki tüm bonoları getirip, karşılığı olan madeni paraların ödenmesini talep etti. Prense ödeme yapıldı ama halk saadet çadırının temellerinin zayıf olduğunu, yani zaten ağır bir iskontoyla işlem gören bonoların karşılığının olmama riskinin yüksek olduğunu idrak etmeye başladı. İtfa baskısı artınca, önce madeni para biraz daha devalüe edildi, sonra tamamen tedavülden kaldırıldı. Bu da isyanı başlattı. Bir ay öncesinin kahramanı Law, Fransa’nın en nefret edilen adamı olunca pılıyı pırtıyı toplayıp Venedik’e kaçtı. Fransa mı? Aynı çamurun içinde, hem de daha bulaşmış bir şekilde çırpınmaya devam etti.

Yazının devamı...