Orhan, Melih ve Oktay…

21 Mayıs 2017

Hayat bir sokak köpeğinin başıboş dolaşmasıdır“ der Garip akımının en uzun yaşayan şairi Melih Cevdet Anday.

Yedikule İstanbul’un en eski ve yoksul semtlerinden biridir. Sokaklarında yaz boyu bağırış çağırış içinde onlarca çocuk oynar ve boz renkli müflis sokak köpekleri de apartman ve otomobil gölgelerinde uyuklamaya çalışır. O sokak köpekleri gün dönmeye başlayıp da güneş altında kaldıklarında uyuşuk bir şekilde ayaklanıp başka bir gölge ararlar. O gölge en yakındaki diğer apartmanın ya da başka bir arabanın gölgesidir. Çift kale maç yapan çocukların arasından diğer gölgeye ulaşmaya çalışırken sokağa dalan bir arabanın kornasıyla yönlerini değiştirip başka bir gölgeye yöneldiklerinde hayatlarında aslında hiçbir şey değişmez. O gölgeyle bu gölge arasında temelde bir fark yoktur.

Bir tepki olarak doğmuş

Aslında biz insanların ulaşmaya çalıştıkları gölgeler arasında da fark yoktur ama ben entelektüel hayvan, hayatı bensiz ve benim yönlendirmem olmadan düşünmeye tahammül edemiyorum, çünkü ölüm henüz benim katlanabileceğim bir şey değil.

Halbuki Melih Cevdet Anday’ın dediği gibi, aslında “Hayatın bütün zorluğu çok basit olmasında”.

“Cânân ki Degüstasyon’a gelmez

Balık Pazarı’na hiç gelmez.”

Bu kısacık şiir Garip şiirinin en ünlü ve en erken ölen şairi Orhan Veli Kanık’ın. Garip şiiri eskinin süslü şiirine bir tepki olarak da doğmuştur bir bakıma. Bu üç genç şair şiiri sokağa düşürmeye çalışmışlardır. Yukarıdaki şiir de Ahmet Haşim’in bir şiiriyle dalga geçerken yazılmış iki dizedir.

Yazının devamı...

Benim annem öldü…

14 Mayıs 2017

Evet benim annem öldü. Beni bu hayatta koşulsuz seven tek insan da beni birkaç yıl önce bırakıp gitti. Hayır, bir suçlama değil bu. Ben bu hayatta en çok anneme kızdım. Beni bu hayatta en çok annem affetti. Belki affetmesi bile gerekmedi. Ben hep onun “küçük yaramaz oğlu”ydum çünkü.

Anne diye seslendiğimde kimse artık “Efendim yavrum?” diye yanıtlamıyor beni. Artık kimse çocuklarımı “Kuzucuklarım” diye sevmiyor. Artık dünya benim için hiç de o kadar güvenli ve emniyetli bir yer değil.

Hastanede son günlerini geçirirken kalan son gücünle bana “Buradan çıkabilecek miyim?” diye sorduğunda yalan söyledim sana. Affet beni anne! Sana hayatım boyunca birçok kez, o ya da bu sebeple küçük yalanlar söyledim ya da bazı gerçekleri sakladım. Ama bu büyük yalanım için beni affet!

Pazar günleri hiç adetin olmadığı halde köşe yazımın yayımlandığı gazeteyi alır yazımı okurdun, sonra bana dönüp “Ama sen yine bizi yazmışsın” derdin. Kimi yazacaktım ki anne? Herkesin derdi kendiyle değil mi bu hayatta?

Annemle çok uğraştım

Psikoterapi tarihi annelerle hesaplaşma tarihidir bir bakıma. Uzun süre anneleri suçlayıp durdu psikoterapistler, sonra da telaşla aklamaya çalıştılar. Babaların da neler yapabileceği, onların da sütten çıkmış ak kaşık olmadıkları anımsandı çünkü. Ama yine de anne hep baş sorumlu oldu psikolojinin gözünde. İyinin de, kötünün de baş sorumlusu...

Benim de danışan ve hastalarımla seanslarım anne ve babayla yapılan hesaplaşmalarla geçer. Ve sonuç olarak ruhsal bir yaramız varsa mutlaka bir yerlerden anneye ya da babaya dokunur bunun ucu. Anne ve babası hayatta olan danışanlarım bir süre gerçek anne-babalarına belli bir öfke geliştirir, onlarla olan ilişkilerini gözden geçirirler. Ben de ısrarla bizim işimizin gerçek anne-babalarla değil içselleştirdiğimiz anne-baba modlarıyla olduğunu vurgulamaya çalışırım. Bizim mücadelemiz, içselleşmiş ve bize zarar veren o ebeveyn yanıyladır.

Ben de İsviçre’de kendi terapim sürecinde annemle çok uğraştım ve onunla barışmayı başardım sonunda. Ama teorik olarak bildiğim her şeyi çok somut olarak yaşadım birkaç yıl önce. İçimizdeki, kişilik gelişimimize ket vurduğunu fark ettiğimiz anne yanının hayattaki gerçek annemizle hiçbir ilişkisinin olmadığını o küçücük bedenini mezara yerleştirmeye çabalarken acıyla fark ettim yeniden. Hayır psikanalist dostlar, sakın bıyık altından gülümsemeyin! Ne oral dönemde bir takılma belirtisi bu söylediklerim, ne de bir regresyon işareti.

Yazının devamı...

Aşk eski yaraları iyileştirir mi?

7 Mayıs 2017

Aşk ilişkisi bir insanın yaşayabileceği en yoğun, en önemli ilişki biçimidir. Diğer insanlarla olan ilişkilerimizde boş zamanımızı geçirebilir, onlarla çalışabilir ya da onlardan bir şeyler öğrenebiliriz ama kişisel olarak gelişebileceğimiz, olgunlaşabileceğimiz yegane ilişki en özel ve en mahrem olan aşk ilişkimizdir. Kulağa çok romantik gelmese de aşk ilişkilerimizde sevgili seçimimiz kişisel gelişimimiz ve olgunlaşmamıza katkıda bulunacak yönde olur temelde. Gelişim, olgunlaşma doğrusal bir çizgi izlemez elbette, inişleri çıkışları olduğu gibi, ketlenmeler, gerilemelerin de dahil olduğu zorlu bir süreçtir.

Erikson kişilik gelişimini farklı olgunlaşma evrelerine ayırır ve bu evrelerin her birinde tipik krizlerin ortaya çıktığını ve bu krizlerin çözülmesi sayesinde diğer evreye geçildiğini söyler. Bu çatışmalar çözülmediği zaman o evrede takılıp kalır kişi ve bunun yarattığı kaygı da kişilik gelişimini engeller. Bu durumda bilinçdışı bir şekilde bu çatışmaları çözmeye gayret eder, ilişkilerini de bu bilinçdışı arzu ve ihtiyaç yönlendirir.

Bu eski yüklerin bertaraf edilmesine yardımcı olacak biri sevgili olarak seçilir. Çok daha çekici ya da uygun biri çok sıkıcı gelir ve kişisel olgunlaşmasına olanak sağlayacağını bilinçdışı bir şekilde umduğu insana âşık olur. Bu neredeyse kimyasal olan çekim aslında kişilik gelişimimizde ketlenmeye neden olan çatışmaların ortaya çıkmasına neden olan yakınımızın; anne, baba, kardeş, ilkokul öğretmeni vs. bir benzeridir ve doğaldır ki, çatışmanın çözülmesine değil, daha da derinleşmesine yol açar.

Üç aydan fazla ömür biçmeyiz

Bazen bir çifte bakarız ve neden birlikte olduklarını bir türlü anlamayız. Üç aydan fazla ömür biçmeyiz onlara ama şaşkınlıkla yanıldığımızı görürüz sonra. Peki onları bir arada tutan şey nedir?

En ideal eş, kendi içsel çatışmalarımızı ve bunlarla bağlantılı olan kaygı, keder, terk edilme korkusu gibi duyguları ve acıları anlayan, bunların azalmasına neden olma olasılığı en yüksek olan kişidir.

Acılarının çözümü olacağına inandığı kişiyi bulduğunu düşündüğünde insan, yaşamasının önündeki engellerin artık ortadan kalkacağı umuduyla büyük bir coşkuya kapılır. Ama kısacık ve aşk dolu coşku evresinden sonra geçmişten taşınan bilinçdışı çatışmalara, yaralara eşlik eden duygular tek tek ortaya çıkar. Birbirine delicesine âşık o iki kişi kısa bir süre sonra tekrar terk edilmişlik, yalnızlık, keder, çaresizlik ve umutsuzluk duygularının seline kapılır ve ikili bir mutsuzluğun esiri olurlar. Onları yakından tanıyanlar neden hâlâ birlikte olduklarını sorup dururlar kendilerine.

Eski yaralarının tutsakları

Yazının devamı...

İnternet aşkları

30 Nisan 2017

Eski güzel günlerde, genç erkeklerin kahvelerde, genç kızların “hayat” denen iç avlularda toplanıp kısmetlerini bekledikleri o naif günlerde her şey çok kolaydı. Anne-babalar oğulları için en uygun kızın kim olduğuna onların anne-babalarına bakarak karar verirlerdi. Bir mantığı da vardı bunun. Çocukların birey değil, ailenin bir üyesi olduğu o sade vakitlerde ailelerin birbirlerine benzer olmaları, çocukların da anlaşabileceğinin önemli bir göstergesiydi. Ne de olsa davul dengi dengine…

Aşk birlikteliklerinin evliliğin ilk yıllarında, mantık evliliklerininse (görücü usulü evlilikler de bunun bir türü) sonraki yıllarda huzur ve mutluluk getirdiği, Batılı aile sosyologları tarafından bile çalışmalarla kanıtlanmış bir gerçek ne de olsa.

Komşuluk ilişkilerinin kalmadığı, aşırı göç nedeniyle insanların yabancı şehir ve ülkelerde yaşamaya başladıkları günümüzde ailelerin çocuklarına eş bulmaları neredeyse imkansızlaştı. Endüstrileşmeyle birlikte büyük ailelerin dağılması ve çekirdek ailelerin artışı gibi bireyleşmenin önünü açan sosyolojik değişimler, insanların eşlerini ararken ailelerine değil de kendi olanaklarına güvenmeye başlamalarını zorunlu kıldı. İyi de, yalnızlığın, aşırı çalışmanın, sosyal izolasyonun hayatımızı yönettiği modern zamanlarda hayatımızın aşkıyla nerede karşılaşabiliriz ki?

İşte ya da okulda buluyor

Gençler için barlar, gece kulüpleri vb. yerler partner bulmak için uygun yerler gibi gözükse de, yapılan istatistiksel çalışmalar genç erişkinlerin eşlerini esas olarak işte veya okulda bulduklarını gösteriyor. Peki buralarda vakit geçirmek istemeyenler ve buralara artık gitmek istemeyen orta yaşlılar ne yapacak? Yıllardır çalıştıkları iş yerleri de hiçbir olanak sunmuyorsa eğer yalnızlıklarını yumuşatmaya?

İşte bu aşamada internet giriyor devreye. Çalışmalar genellikle Batı’da yapıldığı için oradan örnek vermek zorunda kalıyorum; Orta Avrupa’da eş arayan insanların büyük bölümü internetin nimetlerinden yararlanıyor. Hatta internette başlayan ilişkilerin net evreleri var: Önce Instagram, Twitter ya da Facebook üzerinden sanal sohbet, ardından Whatsapp ve belki telefonlaşarak en azından birbirinin sesini duyma ve sonra buluşma.

Dürüst olmama riski

Sohbetin sanal ortamda başlaması, insanların kendilerini daha rahat hissetmelerine ve kolay iletişim kurmalarına olanak sağlıyor. Bu utanma duygusunun ortadan kalkmasının bir sonucu elbette. Ama utanma duygusunun ortadan kalkmasının bir de dezavantajı var. İnsanların pek de dürüst olmama riskleri. Örneğin, sanal sosyal ortamlarda erkekler kendilerini daha iri, kadınlar da daha ince göstermeye çalışıyor çalışmalara göre.

Yazının devamı...

Boşluk duygusu ve anlam yokluğu üzerine

23 Nisan 2017

Dün hayat gaileleri nedeniyle uzun zamandır görüşmediğim bir dostum aradı. Benden gidebileceği bir terapist ismi istiyordu. “Hayırdır?” dedim. Önce, “Sen beni tanıyorsun, bende narsistik kişilik bozukluğu var mı?” diye sordu gayet naif. Narsistik kişilik bozukluğu olan hiçbir erkeğin bunu sorgulamayı bile aklına getirmediğini bilmiyor elbette. Yani narsist değil. Sonra, “Bir süredir büyük bir boşluk duygusu yaşıyorum” dedi.

Arkadaşım kendi branşında çok başarılı ve tanınmış bir hekim. Hiçbir ekonomik sorunu yok, fiziksel olarak sağlıklı, iyi bir ailesi, güzel çocukları var. Bu hayatta istediği her şeyi yapabilecek durumda olan şanslı insanlardan. Sanırım bu yüzden de içindeki boşluk duygusuna anlam veremeyip suçu kendinde arıyor. “Olsa olsa narsistimdir ben” diyor yani.

Oysa sorun bireyin ihtiyaç ve arzularıyla toplumsal düzenin insandan beklediklerinin örtüşmemesi ve bunun sonucunda bireyin bir kimlik krizine sürüklenmesi. Birey toplumsal beklentilere ne kadar uyum sağlayabilirse ruhsal olarak o kadar sağlıklı olur. Ama ya toplumsal beklentiler bireyin uyum gücünü tamamen aşan ve bireyin arzu ve ihtiyaçlarını hiç gözetmeyen bir noktaya doğru evrilirse ne olacak?

İnsanlık tarihi boyunca insan çok farklı koşullara uyum sağlamaya çalıştı. Okyanusun ortasında bir adada balıkçılıkla geçinen ilkel bir kabileyi düşünün. Var olan balık türleri nedeniyle balıkçıların işbirliği yapmaları gerekli olsun. Bu durumda insanlar hayatta kalabilmek için huzurlu bir dayanışmaya ihtiyaç duyar, birbirleriyle anlayış ve barış üzerine kurulu bir ilişki içinde olmak zorunda kalır ve buna uygun karakter özellikleri geliştirirler.

Oysa avcı bir kabilenin üyeleri, üstüne üstlük başka kabilelerle savaşarak yaşamsal ihtiyaçlarını karşılıyorlarsa, agresif ve savaşa hazır bireyler olup bu cesaretlerinden dolayı da kendileriyle gurur duyarlar.

Biriktirmek değil tüketmek

Feodal düzende üst sınıf, yönetici vasıflarına ve kendisi gibi olmayanları sömürebilecek özelliklere sahip olmak zorundadır. Gurur ve kibir karakterlerinin doğal ve sırıtmayan bir özelliği olur. Alt sınıflarsa, yaşadıkları sefalete katlanabilmek için sabır ve itaat duygusu geliştirmek zorundadır.

Yazının devamı...

İçimizdeki kalabalık

16 Nisan 2017

İçimde bir şeyler beni yalnızca şiir okumaya zorluyor. Hayır, bir kaçış değil bu siyasetten. Siyasete kaçmış aklımı kurtarmak istiyorum aksine.

“Terk ederek yeniliyordum kendimi, kendimden vazgeçerek” diye yazmış Yücel Kayıran. Ne çok şaire haksızlık ettim kim bilir? Uzun süre onları anımsamadan, gereksiz okumalarla ziyan ederek günlerimi.

Geçen cumartesi Pami Sahaf Pera’nın düzenlediği söyleşi ve imza günü etkinliğine katıldım. Söyleşiyi yapacak ve imza atacak kişi ben olduğum için mecburdum da. Benden başka, sağ olsun dostum Mehmet Mehmetoğlu ve sahaf Tolga Gürocak haricinde dört kişi vardı. Olabilir tabii, insanlar gereksiz okumalar ve söyleşilerle zaman kaybetmeyip zamanlarını benden daha iyi değerlendiriyorlar demek ki.

Çarşamba sabah 10.00. Erkenden ofisteyim. Kahvem önümde, David Fray’den Bach’ın piyano konçertoları fonda, masamın başındayım. Haftalık yazımı yazmak için. Kendimi “çılgın ve hüzünlü” hissettiğim sabahlardan birindeyim ve canım bilincimi yine öylesine aksın diye bırakmak istiyor. Böyle yazılarımı sevmez hiç Ş. Kendimi çok açtığımı ve bunun beni tehlikelere, saldırılara açık hale getirdiğini söyler. Haklı da sanırım.

Yardım etmeye, yakınlık göstermeye çalıştığım insanların bana saldırmalarına alıştım Türkiye’ye döndüğümden beri. Haset duygusunun özenmenin önüne geçtiği ve değişimin, gelişimin önünü tıkadığı topraklardayız, Ortadoğu’da. Bilmiyor muydum ki bunu 50 yaşıma gelmiş biri olarak?

Dün gece bir yerlerde rakı içerken Cem Erciyes,“Gün gelecek Çanakkale’de bir köye yerleşeceğim ve yalnızca kitap okuyacağım” dedi. Galiba sevgili Cem yaptığı işin yalnızca kitap okumak ve yayınlamak olduğunun farkında değil. Şaka bir yana, içimde hissediyorum ne demek istediğini.

Yazmaya devam etmek için

Bir gün açacağım kliniğimin hemen yüz metre ötesindeki evimde, çalışma masamdan kalkıp pencereye gitmeyi, çalışma arkadaşlarımı, hastalarımı, yeşillikler içinde dolaşan hayvan dostlarımı görüp güven içinde ve doğru yerde olduğumu teyit ederek masama geri dönmeyi hayal ediyorum. Yazmaya devam edebilmek için. Oğlum ve kızım yatan hastalardan biri ikisiyle tenis ve satranç oynadıktan sonra gürültüyle eve girsinler, sevgi ve sevinçle boynuma atlasınlar.

Yazının devamı...

Öncesi ve sonrasıyla özgürlük fikri...

9 Nisan 2017

Önce özgürlük vardı ve mülkiyet yoktu... On binlerce yıl boyunca insan evladı acıktığında bir bitkiyi, bir otu ağzına atar ya da ölmüş bir hayvanın kemiğini kemirirdi. Arzu duyduğunda sevişir, sair zamanlarda öylece durmayı becerirdi. Dereye, ağaca, dağa bakar, yanındakine öyküler anlatırdı. Sonra bunlara mit adı verildi.

Şarkılar söyler, çocuklarla şakalaşır, oyunlar oynardı. Mağara duvarlarına yaşadıklarını, hayal ettiklerini, isteklerini çiziyordu. Sonra bunlara sanat adı verildi.

Tabii ki arada birbirlerine kızar ve hatta vurdukları da olurdu. Ama birbirlerinin üzerinde egemenlik kurmak, birbirlerini esir etmek, kadınları ve çocukları köleleştirmek için şiddet ve baskı uygulamazlardı. Akıllarına birbirlerine sahip olmak gelmediği için dün öğleden sonra kendileriyle sevişen adamın / kadının biraz ötede bir başkasıyla sevişiyor olmasını kafalarına takmazlardı. Bir başkasıyla sevişiyor olması onları değersizleştirmezdi. Zaten değerli olmak, seviliyor olmak gibi ihtiyaçları yoktu. Eksik hissetmezlerdi kendilerini. Dolayısıyla bir başkasının kendilerini bütünlemesine ihtiyaç duymazlardı. Tam bir otantik karşılaşmaydı onlarınki. Arzu duydukları için giderlerdi birbirlerine.

Farklı olmak tehlikeli değildi

Uzun yıllar kadının karnındaki çocuğun bir sevişme sonucu oraya yerleştiğini bilmeden, bu bilgiye ihtiyaç duymadan yaşadılar. Soy anneden devam ediyordu. Arzu ettikleri için sevişiyor, karınları acıktığı için bir şeyler yiyorlardı. Üşüdükleri için örtünüyor, oraları buraları bir başkası tarafından görünecek diye çekinmiyorlardı. Sevişmek için havanın kararmasını, başkalarının göz eriminden uzaklaşmayı beklemiyor, bir örtü altına girip kendi çıplaklıklarından utanarak sevişmiyorlardı.

Terk edildikleri için depresyona girmiyorlardı. Çünkü terk etmek / terkedilmek yoktu. Panik atak geçirmiyordu hiç kimse. Tükenmişlik sendromu yoktu. Ruhsal hastalık yoktu. Olmayan sesleri duyanlar, olmayan birileriyle konuşanlar deli diye damgalanmıyordu, hatta kutsallık atfediliyordu onlara. Bir köşeye atılmadıkları, dışlanmadıkları için delirmiş olmuyorlar. Yalnızca farklıydılar. Farklı olmak tehlikeli değildi.

Sonra gün döndü, devran değişti. İnsanların sayısı arttı, iklim koşulları kötüleşti, yiyecek bulmakta zorlanmaya başladılar. Doğada buldukları yiyeceği çoğaltabilmek istediler, onu zor günlerde aç kalmamak için bir kenara koyup saklamaya başladılar. Sonra buna mülkiyet adı verildi.

Bazı insanlar daha becerikli ya da daha şanslıydılar, daha çok yiyecekleri oldu. Şanssız ya da beceriksiz olanlar aç kaldıklarında yiyeceği olanlardan yiyecek istediler. Alamayınca onlara saldırdılar. Sonra buna savaş adı verildi.

Yazının devamı...

Psikonörozun kökeni ve cinsel istismar

26 Mart 2017

Kendi rüyalarını analiz etmeye başladığı 1895 yılı Freud için çok önemliydi. “Otoanaliz” olarak adlandırdığı bu süreç 1897 yılında başladı. İlk gerçek psikanalitik eser olarak görülen “Rüyaların Yorumu” da 1900 yılında yayımlandı. Bu yıllarda sayısız fikir vardı Freud’un aklında, belli ruhsal hastalıklar için uygun bir psikolojik teori geliştirmeye çalışıyordu. “Klasik” tıp ona pek zevk vermiyordu. Bu teorileştirme çabaları da hayatını zorlaştırmaktan öteye gitmiyordu. “Psikoloji bulmaca gibi” diye yazıyordu bir mektubunda “Bovling oynamak ya da sünger çıkarmak çok daha sağlıklı” Kim karşı çıkabilirdi ki bu görüşe.

Tasavvur ettiği psikoloji doğa bilimleri içinde kalmalı, fizyolojik olarak açıklanabilir olmalıydı. Gelecekte bütün psikolojinin fizyolojiye indirgenebileceğini ummak istiyordu. Nöroz olarak adlandırdığı ruhsal bozuklukların kökeninin cinsel sorunlar olduğuna inanıyordu. Nöroz terimi ilk olarak 1776 yılında İskoç hekim W. Cullen tarafından kullanılmıştı. Kastedilen, fiziksel nedeni bulunamayan ve bu nedenle ruhsal olduğu düşünülen sinirsel bozukluklardı.

Histeri üzerine yoğunlaşıyordu

Histeri nöroz olarak adlandırılan hastalıkların en fazla araştırılmış olanıydı o güne dek. Freud da histeri üzerine yoğunlaşıyordu. Histerik tablolar olarak en çok, fiziksel bir nedeni olmayan görme bozuklukları, ağrılar ve kısmi felçler göze çarpıyordu. Freud histerinin kökeninde tiksinti ve korku dolu cinsel yaşantıları, özellikle de cinsel travmaları görüyordu. Bu açıklama modeli çerçevesinde özellikle bilimsel çevreleri oldukça rahatsız edecek olan “istismar teorisi”ni öne çıkarıyordu. Bu teoriye göre histerik hastalar ağır cinsel istismar kurbanlarıydı. Bu travmatik yaşantı çocuklukta “unutuluyordu”. Ergenlikte tekrar anımsanıyor ama derhal bastırılıyordu. Bastırılan yaşantı o kadar da güçsüz değildi ama; kişiyi bilinçdışından etkiliyor ve bir semptomun ortaya çıkmasına neden olabiliyordu, örneğin görme bozukluğu. Bir dönüştürme (konversiyon) söz konusuydu, ruhsal acı fiziksel bir belirtiye dönüşüyordu. Freud’a göre en sık olarak babalar, bunun yanında anneler, bakıcılar, büyük kardeşler ve öğretmenler suçlu adayı olarak baş şüphelilerdi.

Nörozları ikiye ayırıyordu

Freud psikanaliz terimini ilk olarak 1896 yılında bu konudaki yayınlarda kullandı ve psikanalistin çabalarını arkeoloğun yaptıklarıyla karşılaştırdı. Arkeolog nasıl taş parçalarından geçmişi anlamaya çalışıyorsa, psikanalist de bölük pörçük rüya kırıntılarından bilinçdışını aydınlatmaya çalışıyordu.

Freud böylece bir nöroz teorisi ortaya koymuş oluyordu. Bütün nörozlar çözülmemiş cinsel çatışmalara dayanıyordu; bastırılmış olan kendini nörotik belirti olarak dışa vuruyordu. Freud öncelikle ikiye ayırıyordu nörozları: Aktüel nörozlar, psikonörozlar. Aktüel nörozlar güncel olaylardan, normal olmayan cinsel davranışlardan kaynaklanıyordu. Normal cinsel davranış Freud’a göre herhangi bir korunma söz konusu olmadan yaşanan heteroseksüel ilişkiydi. Freud mastürbasyonu da “coitus interruptus”u da (erkeğin doğum kontrolü için dışarı boşalma yöntemini uygulaması) sağlıksız buluyordu. Mastürbasyon “temel bağımlılık”, “temel günah”tı.

Yazının devamı...