Bornovalıların söz hakkı

7 Ağustos 2019

Tanıyanlar iyi bilir...

Başta bu sütunlar olmak üzere fırsat bulduğumuz her yerde, durup dinlenmeden İzmir’i ve özellikle Bornova’yı anlatırız. Zaman zaman yakın arkadaşlar arasında kabak tadı verdiğimiz de olur ama, ne yapalım, bu topraklar aşkımızdır bizim.

Maksat bellidir aslında. Yaşadığı toprakları bilen ve kentine sahip çıkan bir kentlilik bilinci yaratmak.

Geçen hafta yine böyle bir toplantının konuğuydum. Çağdaş, okuyan, araştıran, bilimsel düşünen ve sorgulayan öğretmenler yetiştirmek için Eğitim Fakültesi öğrencilerine burs vermeyi amaçlayan Kurşun Kalem Eğitim Vakfı tarafından düzenlenen organizasyonda Bornova’daki Levanten köşklerini anlattım. Bornova Belediye Başkanı Dr. Mustafa İduğ da konuklar arasındaydı. Ellerinde kâğıt kalem, anlattıklarımı unutmamak için not alanlar vardı. Merak eden insanlar varsa anlatmak da zevkli oluyor.

Mutlaka anlatılmalıdır zaten.

30’dan fazla muhteşem güzellikte köşk var Bornova’da. Hepsinin de muhteşem hikâyeleri var. Lord Byron’un, Yunanistan Kralı Otto’nun, Padişah Abdülaziz’in, Gertrude Bell’in konuk olduğu, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün özel toplantılarını yaptığı, İsmet Paşa’nın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Falih Rıfkı Atay’ın bir süre konut olarak kullandığı köşkler bunlardan sadece birkaçı. Filmlere konu olabilecek ne olaylar yaşanmış bu köşklerde.

Eğitim amaçlı kullanılmalı

Yazının devamı...

Boris’in dedesi ile Hrisostomos’un ortak kaderi

31 Temmuz 2019

Boris Johnson, İngiltere Başbakanı olmuş...

Normalde “Kimin umurunda kardeşim” der geçerdik ama, hangi çeyreği olduğunu belli etmese de adamın bir çeyreği Türk...

Herhalde duymayan kalmamıştır; Boris Johnson, Damat Ferit Hükümeti’nin dahiliye nazırı, İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucularından Milli Mücadele muhalifi, Çankırılı gazeteci Ali Kemal’in torunudur.

Milli Mücadele döneminde sahibi olduğu Peyam-ı Sabah gazetesinde “İngilizlere karşı gelirseniz iyi olmaz” minvalinde yazılar yazıyordu ama Türk ordusunun İzmir’e girişinden sonra yazdığı 10 Eylül 1922 tarihli   “Gayelerimiz bir idi ve birdir” başlıklı makalede, “...Yunan’ın İzmir’den denize dökülmesi, Edirne’nin geri alınması, kısaca bu devletin dünya savaşında gördüğü feci kayıpların böyle kısmen tamir edilmesi gibi bir saadeti hangi Türk takdir etmez, hangi Türk her emelin üzerinde görmez?” şeklindeki cümleleriyle Milli Mücadele’ye muhalefet edenlerin bu düşüncelerinde fena halde yanıldıklarını ifade ediyor ve kurtuluş için silaha sarılanların haklılıklarını dile getiriyordu. 

Ali Kemal, İzmir’in kurtuluşunun hemen ardından yazdığı bu makaleyle tam bir U dönüşü yapmış ve belki de kendisine gösterilen tepkilerden kurtulacağını ummuştu, ama hiç de beklediği gibi olmadı.

Çünkü, Ankara Hükümeti’nin Ali Kemal’in tutuklanıp Ankara’ya getirilmesi konusunda talimatı vardı. İzmir’in kurtuluşundan yaklaşık 2 ay sonra 4 Kasım 1922’de Tokatlıyan Oteli’nin altındaki berber dükkânından alınan Ali Kemal, kendisini Ankara’ya götürecek olan ekibe teslim edilmek üzere vapurla İzmit’e götürüldü. Nasıl olduysa! Ali Kemal’in İzmit’e geleceğini duymayan kalmamıştı. 6 Kasım günü kumandanlık binasından çıkarılırken halk ve askerler tarafından linç edildi. Cesedi tren istasyonuna asıldı. O günlerde İzmit Bölge Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa idi. Lozan görüşmelerine gitmek üzere İzmit’te bulunan İsmet Paşa ve Rıza Nur da cesedi görmüş ve tutuklanması emredilen birinin bu şekilde öldürülmesine kızmışlardı. Falih Rıfkı Atay hatıralarında, Atatürk’ün bu olaydan iğrenerek bahsettiğini ve Nurettin Paşa’yı onaylamadığını anlatır.

Nurettin Paşa başrolde!

Yazının devamı...

Tarihin en büyük sel felaketi

24 Temmuz 2019

Geçtiğimiz hafta bir kez daha sel afetiyle yüz yüze geldi memleketimiz. Bu sefer Düzce… Sel suları iki köyün neredeyse tamamını önüne kattı götürdü…
Tarih boyunca kim bilir kaçıncı keredir yaşıyor bu topraklar bu felaketi.
İzmir de çok defalar nasibini almış suyun gazabından. En önemlisi de 24-25 ve 26 Ekim 1930 tarihlerinde yaşanan büyük felaket. En çok zarar gören yerlerden biri de Bornova olmuş. 3 gün boyunca durmaksızın yağan yağmur neticesinde İzmir’in her yeri selden etkilenmişti. 100 civarında ölü vardı Bornova’da da Bornova Çayı yatağı çevresinde yapılan evler yüzünden 20 kişinin canına mal olmuştu o afet.
Bana göre Bornova ile ilgili olarak bugüne kadar yapılmış en detaylı çalışma olan Prof. Dr. Hasan Mert’in “Geçmişte Günümüze Sosyal Ekonomik ve Kültürel Yönleriyle Bornova” adlı kitabında Ekim 1930, sel felaketinden ayrıntılı olarak bahsediliyor.
Prof. Dr. Hasan Mert’in kitabında o günü yaşayanların ağzından felaket şöyle anlatılıyor:
“Yağmurun doluyla başladığını, gittikçe artan şiddetinden ürktüklerini dile getiren Süleyman Bodur tanık olduğu felaketi, ‘İlk önce dolu yağmaya başladı, bunun hayra alamet olmadığını kısa zamanda anladık. Ben ne olursa olsun eve gideceğim, köprüyü geçersem eve varabilirim’ dedim. Caminin önünde su dizlerime ulaşmıştı. O sırada suyun sürüklediği bir kız çocuğunu çevreden yetişenler kurtarıp camiye aldılar, kilimlerle sarıp kurtardılar. Köprü de neredeyse su altında kalmıştı, zor da olsa geçtik. Çayın kıyısındaki evlerin hepsini su basmıştı. Suların at arabalarını sürüklediğini görebiliyorduk. Damlardaki at, eşek ne varsa onları da sürüklemişti. Birçok ölen oldu” diye anlattı.
Bir diğer tanık Hasan Altürk felaketi, “Yağmur neredeyse 3-4 gün sürmüştü. Sel suları önüne kattığı 5-6 tonluk kayaları da yuvarlıyor, çıkan sesten dehşete kapılan insanlar geceleri uyuyamıyordu” sözleriyle tasvir etti.

Yazının devamı...

İngiltere’deki Anadolu Aslanı

17 Temmuz 2019

Datça Belediyesi’nin, benim de takipçisi olduğum çok başarılı bir sosyal medya birimi var. İlçenin yerleşik nüfusu 22 bin civarında ama Belediye’nin twitter hesabını yaklaşık 70 bin kişi takip ediyor. Oradan yapılan paylaşımla öğrendim ki, Datça’dan alınıp 1858 yılında İngiltere’ye götürülen ve günümüzde British Museum’da sergilenen Knidos Aslanı’nın geri alınması için imza kampanyası başlatılmış.

Bildiğim kadarıyla hukuki yollar kapalı. Ülkeler arası iyi niyet ilişkileri çerçevesinde bir şeyler yapılabilirse, belki... Knidos Aslanı, evine nasıl getirilebilir bilemiyorum, ama nasıl götürüldüğünü kısaca anlatayım size.

Anadolu’nun güneybatı ucunda, Ege ve Akdeniz’in birleştiği noktada yer alan Knidos (günümüzde Datça), antik dönem boyunca önemli bir kültür, sanat ve ticaret merkezi konumundaydı. Deniz yönünden Knidos’a gelenleri karşılayan ilk görüntü, muhteşem kaidesinin üzerindeki Knidos Aslanı’ydı. Knidos kenti zaman içinde önemini yitirip terk edildikten sonra depremler ya da diğer etkenlerle yıkılmış Knidos Aslanı da kaidesinin üzerinden düşerek, yıllar içinde neredeyse yarısına kadar toprağa gömülmüştü. 1858 yılında onu ilk fark eden, İngiliz Charles Thomas Newton oldu. Yekpare mermerden yapılmış ve 11 ton ağırlığında olan bu heykeli topraktan çıkarıp İngiltere’ye götürebilirse, bu kendisi açısından büyük başarı olacak ve İngiltere’de büyük sükse yapacaktı.

Bir yerden başlamalı

Newton, yaptığı keşfi İngiltere’ye bildirdi ve Kraliçe Victoria’nın girişimiyle dönemin padişahı Abdülmecit’ten gerekli izinler alındı. Artık yapılacak her şey yasaldı. İlk olarak denizden aslanın bulunduğu yere kadar ulaşımı sağlayan yol inşa edildi ve İngiliz ekip tarafından heykelin bulunduğu yerden çıkarılıp taşınabilmesi için gerekli olan vinç yerine yerleştirildi. İngiliz ekip ve çevre köylerden toplanan 100 kadar işçinin 11 tonluk Knidos Aslanı’yla birlikte bölgeden çıkardığı yüzlerce irili ufaklı tarihi eser de tahta sandıklara doldurulup üç günde kıyıya taşındı. Ancak Knidos Aslanı’nın açıkta bekleyen İngiliz savaş gemisine taşınması gerekiyordu. Bu nedenle büyük bir sal inşa edildi. Bir ay süren salın inşası ve heykelin sala aktarılıp savaş gemisine yüklenmesi sürecinden sonra İngiltere’ye doğru hareket edildi.

Heykelin 1858 yılında İngiltere’ye taşınmasının ardından Charles Thomas Newton’a bu ‘büyük’ marifetinden ötürü ‘sir’ unvanı verildi.

Newton’un, Osmanlı’nın izniyle Knidos’ta yaptığı kazıları ve antik zamanların muhteşem eseri Knidos Aslanı’nı İngiltere’ye nasıl götürdüğünü gururla anlattığı, 1863 yılında basılmış bir de kitabı var. Ballandıra ballandıra anlatmış marifetlerini.

Yazının devamı...

Kokluca’daki küçük dev adam

10 Temmuz 2019

Muhtemelen hangi tarihte doğduğunu bilmiyordu. O yüzden 1 Ocak yazılmıştı doğum günü Ali Şamil’in. Boyu sadece 110 santimdi. Dünyaya geldiği 1895’ten ergenlik çağlarına kadar Ahlat’ta yaşadı.
Sultan Vahdettin’in kızı Naciye Sultan’la evli olan Enver Paşa’nın teftiş amacıyla Erzurum civarında olduğu günlerden birinde, babası Yasin Efendi tarafından Enver Paşa’ya hediye edildi Ali Şamil.
Ali Şamil, Naciye Sultan ve Enver Paşa’nın yaşadığı Kuruçeşme’deki Naciye Sultan Sarayı’nın soytarısıydı artık.
Zeki ve nüktedan biriydi. Rengârenk soytarı kıyafetlerini giyiyor, Naciye Sultan ve Enver Paşa’yı eğlendiriyordu.
Ancak savaş zamanlarıydı (1. Dünya Savaşı) ve işler ters gidiyordu. Enver Paşa, aniden İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalmıştı. Efendisiz kalan Ali Şamil, bu kez Padişah Vahdettin’in diğer kızı Ulviye Sultan’ın sarayına alındı. Ali Şamil, burada da soytarılık yapmaya devam etti ama Ulviye Sultan’ın kocası İsmail Hakkı Bey’le de iyi anlaşmaktaydı, hatta onun sırdaşı gibiydi.
İsmail Hakkı Bey, Milli Mücadele Hareketi’ne katılmak amacıyla Anadolu’ya geçmek istiyordu. Eşi Ulviye Sultan’a bile söylemediği bu sırrını Ali Şamil’e söyledi. Ali Şamil’in “Ya beni de götürürsün, ya da niyetini Sultan’a anlatır, senin gidişini de engellerim!” şeklindeki tehdidi, İsmail Hakkı Bey’i şaşırtmıştı, ama başka çaresi de yoktu. Saray soytarısı Ali Şamil artık Milli Mücadele Hareketi’nin gönüllü kahramanlarından biri olmuştu.

Bir kitabe ne güzel olur

Ali Şamil, Anadolu’ya geçtiği ilk günlerde Gazi Mustafa Kemal Paşa’yla da tanıştı. O’nun masasına konuk oldu ve O’nunla sohbet etti. Bu Ali Şamil’in hayatının en güzel günüydü.

Yazının devamı...

Dana Bayramı

19 Haziran 2019

Afrika kökenli Türklerin kadim geleneği Dana Bayramı, İzmir’de yaşatılmaya devam ediyor. Geçtiğimiz cumartesi ve pazar günü 13’üncüsü düzenlenen Dana Bayramı kutlamalarında Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde düzenlenen Dana Korteji görülmeye değerdi. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde toplanan İzmirli Afro-Türkler Afrika kültürüne ait kıyafetler ve maskelerle cadde boyunca dans ederek yürüdü. Kortej öncesinde açılan fotoğraf sergisi, slayt gösterisi ve panel de büyük ilgi gördü. Panelin katılımcılarından biri de İzmir kent tarihine önemli katkılar koyan değerli dostum Mustafa Üzel’di. Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ve çok sayıda İzmirli’nin de katıldığı kortej yürüyüşü, Afro-Türk ritm ve dans grubunun coşkulu ezgileri ve danslarıyla sona erdi.
Dana Bayramı kökleri Afrika’ya kadar dayanan yüzlerce hatta belki de binlerce yıllık bir gelenek. 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geçen süreçte Türkiye’ye köle, işçi ya da asker olarak getirilen Afrika kökenlilerin bu topraklara taşıdığı bir kültür. En çok da İzmir ve çevresine yerleşmişler Afrika kökenli Türkler. Dana Bayramı onları geçmişleriyle bağlayan elde kalan tek gelenekleri.
Osmanlı döneminde de Dana Bayramı kutlamaları varmış. Godya adlı parçalanmış aileleri birleştiren, kimsesiz çocuklara sahip çıkan, yoksullara yardımcı olan ve ayrıca şifacı özelliklere de sahip olan topluluk lideri durumundaki bilge kadınlar Dana Bayramlarının da önderliğini yaparlarmış. Afrika kıtasının farklı bölgelerinden Osmanlı’ya köle olarak getirilen Afrikalılarla birlikte Dana Bayramı da kent kültürünün bir parçası haline gelmiş.
Özgürlüklerine kavuştuktan sonra İzmir ve çevresinde yaşamlarını sürdüren Afrika asıllı Türkler Afrika’daki atalarının yağmur mevsimi öncesinde düzenledikleri bereket şenliklerini, İzmir’de ‘Dana Bayramı’ adıyla kutlamaya başlamışlar. Kadim Afrika halklarının (Nijer-Yoruba) en eski kültürel miraslarından biri olan Dana Bayramı, bugün artık İzmir ve çevresinde yaşayan Afrika kökenli Türklere ait bir kültür değeri durumunda. Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarına kadar sürdürülen bu etkinlikler tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanuna dayanılarak yasaklanmış ama özellikle Torbalı çevresindeki köylerde 1950’lere kadar gizlice devam etmiş. Dana Bayramı 2006 yılında Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği’nin kurulmasıyla birlikte ‘Bahar Şenliği Etkinlikleri’ olarak 2007 yılında yeniden canlandırılmaya başlanmış. Dana Bayramı günümüzde uluslararası olarak düzenleniyor.
Tuhaf ama çok güzel değil mi? Binlerce kilometre ötedeki Afrika’nın kadim bir geleneğine İzmir sahip çıkmış ve İzmir’de yaşatılmaya devam ediyor.
Havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez ama İzmir böyledir işte…
Siz bir adım gelin yeter. İzmir size koşar. Sıcacık sarar sarmalar sizi.

Yazının devamı...

Zeus Sunağı’nı kaçıran adam

29 Mayıs 2019

Atina’da Sintagma Meydanı’ndan Omonia’ya doğru ilerlerken Schliemann’ın evinin önünden geçersiniz. Schliemann Truva’dan kaçırdığı Priamos’un hazinelerini bu eve getirmiş. Hatta Padişah Abdülhamit, bu hazineleri bulmak için iki tane hafiye gönderip evi bile aratmış ama ne yazık ki bulunamamış.
Geçtiğimiz hafta CNN Türk’de Ömer Erbil ve İlber Ortaylı’nın katıldığı Gündem Özel programında Ömer Erbil anlattı bunları. Uluslararası mahkemelere bile başvurulmuş ama Schliemann malı götürmüş bir kere.
Truva’nın Schliemann’ı gibi Bergama’nın da Carl Humann’ı var.
Carl Humann, henüz 22 yaşındayken yakalandığı verem hastalığı yüzünden ve doktor tavsiyesiyle önce Sisam’a, sonra İzmir’e ve ardından İstanbul’a geldi. Osmanlı himayesinde yol inşaatlarında teknik eleman olarak çalışmaya başladı. 1865 yılında Bergama çevresinde yaptığı yol çalışması sırasında karşılaştığı tarihi kalıntılar Humann’ın ilgisini çekti. Carl Humann hiçbir izni olmaksızın kazılar yapmaya başlamıştı. Dönemin uzman arkeologlarıyla yazışmalar yapıyor hatta bulduğu eserlerden bazı örnekleri onlara gönderiyordu. Amacı Osmanlı’dan gerekli kazı izinlerini almaktı.
İzmir’de bir ev kiralayan Humann, Bergama’da topladığı bütün eserleri bu evde depoluyordu. Osmanlı 1878 yılında gerekli kazı iznini vermişti ama Humann izin alıncaya kadar geçen süreç içinde Zeus Sunağı’na ait pek çok parçayı Almanya’ya kaçırmıştı bile.
Bugün Zeus Sunağı’nı geri alabilmek için büyük mücadeleler veriliyor. Ancak karşımıza çıkan şey ne yazık ki 1878 yılında verilen o izin belgesi. Oysa Carl Humann Berlin Müzesi Heykel Bölümü Müdürü Alexander Conze’ye yazdığı mektupla suçunu itiraf etmişti.
İşte o mektuptan bir bölüm:

Yazının devamı...