Demokrasi bu kavganın neresinde?

Biz kafamızı kuma gömmüş, harala gürele kendi kısır tartışmalarımıza odaklanmışken, bu haftasonu Batı İran’la el sıkıştı, Mısır bizimle diplomatik ilişkileri kesti, el Kaide Suriye sınırımızdaki petrol bölgesinde hakimiyetini pekiştirdi.
Normal koşullarda yeni anayasa, sahici bir eğitim reformu, dış politikada yeni stratejileri tartışmamız lazım. Belki el ele verip barajı indirmeyi, Türkiye’nin demokrasi açığını gidermeyi, Avrupa’yla işleri nasıl toparlayacağımızı konuşmamız lazım. Neredeyse tamamen durmuş reform sürecini yeniden iteklememiz lazım...
Ama nerede! Siyasete tribün ruhu hakim. Atılan her adım, birilerine ‘gol atma’ mantığı üzerine kurulu. Ne dershane tartışmasının eğitim reformu, ne de Diyarbakır’da geçen haftaki buluşmanın özünde Kürt meselesinin çözümüne yönelik somut adımlarla ilgisi var. Varsa yoksa “güç gösterisi” ve tribün siyaseti üzerinden şekillenen süreçler bunlar...
Bu aralar Türkiye için üzülmemek mümkün değil. Sürekli enerjimizi tüketen, içimizi daraltan bir siyasi atmosfer var. Öğretmenler Günü’nde öğretmenlerin dayak yediği bir ülkede, dershane tartışmasının da sağlıklı zeminde yürüdüğünü varsaymak mümkün mü?
Kuşkusuz bu tartışma zaten başından beri sadece dershanelerle ilgili değildi. Zaten sınav sistemini kaldırmadan dershaneyi yasaklamak, saçma ötesi. Bu belli ki Gülen cemaatinin ekonomik ya da sosyal gücünü zayıflatmaya yönelik bir hamle. Zaten de 7 Şubat Hakan Fidan krizinden sonra emniyet ve bürokrasinin diğer birimlerinde cemaat mensuplarına yönelik tasfiye adımlarını de göz önüne alırsak, olan biteni bir ‘hodri meydan’ ya da ‘güç mücadelesi’ dışında farklı terimlerle açıklamak pek mümkün değil.
Peki hükümetin, bu zamana kadar iktidarında ‘paydaş’ konumundaki bir gücü “Devlet içinde devlet olmaz” mantığıyla tasfiye etmesi, sahiden yandaş bazı yazarların iddia ettiği gibi şeffaflık ya da demokrasi hamlesi olabilir mi? Pardon? Kim inanır asıl niyetin şeffaflık ve demokrasi olduğuna? Mesele demokrasiyse, örneğin, iktidarın daha düne kadar, gazetecilerin tutuklanması, ifade özgürlüğü, KCK ve Ergenekon gibi davalardaki bazı uygulamalar konusunda bir defa bile şikâyet ettiğini duyanınız var mı? Kitabın bombadan daha tehlikeli olduğunu, seçilmiş BDP’li belediye başkanlarının tutuklanmasının haklı olduğunu bizzat Başbakan’ın ağzından duymadık mı?
Hatırlayalım... Hükümet, daha düne kadar usulsüzlük, şeffaflık, yargı bağımsızlığı gibi tartışmalara kulak tıkadı. Tüm süreçlerde imzası, onayı var. Ne zaman ki camiayla arası açıldı, iktidar cephesinden yargı konusunda şikâyetler yükselmeye, “Valla biz değil onlar yaptı” fısıltıları gelmeye başladı. İnanalım mı?
O yüzden, kusura bakmayın; kimse olan biteni ‘eğitim reformu’, ‘şeffaflık’ diye açıklamasın. Çocukların koşup oynaması, yarış atına dönmemesi, mutlu olması için yapılmıyor bunların hiçbiri. Her şey konjonktürel. Karşımızda, bir güç mücadelesi ve televizyon dizilerinden ilkokullara kadar her egemenliğini hissettirmek isteyen bir mantık var. Devleti, daha da büyütmek isteyen bir mantık....
Peki bunun neresinden demokrasi çıkar? Beni heyecanlandıracak olan, devlet mekanizmasının her köşe bucağının Ak Parti ya da Başbakan Erdoğan’ın kontrolüne geçmesi değil. Ya da devran döndüğünde aynı çarkın CHP lehine işlemesi değil. Beni sadece ve sadece, o devlet aygıtının şeffaflaşması, demokratikleşmesi ve sağlam bir anayasayla toplum mühendisliği projesinden vazgeçmesi heyecanlandırır.
Ama olan bitenin de bununla alakası yok.