Deprem acısı bizi birleştirir mi?

Bu nasıl bir kara buluttur! Bu acı, duygusal kopuş noktasına yaklaşan Türkiye insanını ortak kaderde yeniden birleştirebilir mi?

Deprem acısı bizi birleştirir mi


Son 5 günde, bu topraklara 100’e yakın cenaze geldi. Yetmiyormuş gibi şimdi de Van’daki deprem. Bu acı, duygusal kopuş noktasına yaklaşan Türkiye insanını ortak kaderde yeniden birleştirebilir mi?




Bu nasıl bir kara buluttur! Beş gün önce Güroymak’dan 10, tam 4 gün önce Hakkari’den 24 ve son 48 saatte yapılan operasyonlarda da en az 48 cenaze daha geldi bu memleketin topraklarına. Bu da yetmezmiş gibi, gözyaşları bir türlü dinmeyen analar, şimdi de Van için ağlayacak!
Dün oturup Hakkari’deki terör saldırısı, ardından da Başbakan’ın medya yöneticileriyle toplantısıyla ilgili iki satır yazacaktım ki, Van’dan acı haber geldi.
7.2 büyüklüğünde deprem, şehir merkezini sallamakla kalmadı, Van’ın güzel beldesi Erciş’i yerle bir etti.
Yunan mitolojisinde, deprem, Olimpos’da oturan Tanrıların insanları cezalandırmasıdır. 1999’da İstanbul’da deprem anını yaşarken de en şaşırdığım, toprağın hışmıydı. Depremi yaşayanlar, hele de zemin katta oturanlar, yerin derinliklerinden gelen o ürkütücü homurtu sesini hala unutmamışlardır sanırım.

“Türkiye ağladı” mı?
Acaba Van depremi de, yaşadığımız gezegenden, bir türlü barışamayan, kucaklaşamayan, silahları susturamayan bizlere gelen bir uyarı mesajı mı?
Bugünlerde söz söyleme cesaretini kendinde bulan herkese saygım büyük. Ama hafta içinde Milliyet yazarı Can Dündar’ın “Zor Sorular” başlıklı makalesinde sorduğu 6 soru vardı ki, sözün bittiği yerde tüm doğruları ve duyguları hepimiz için özetledi.
Can, Hakkari saldırısı sonrasında “Türkiye ağladı” ve “Teröre lanet” manşetleri arkasında hepimizin bilip kimsenin söylemediği gerçeği en çıplak haliyle yazmış. Haberlerde seyrettiğimiz bütün bu bayrak yürüyüşleri, yurt çapındaki gösterilerde Güneydoğu’dan hiçbir il yok. Gerçek şu ki Doğu’da, sadece öldürülen PKK’lıların cenazesi geldiğinde kepenkler kapanıyor, suratlar düşüyor, yas ilan ediliyor. Can sormuş “(Bu,) en kederli günde bile duygusal ortaklığı sağlayamadığımızı, ölüme karşı yaşamın yanında saflaşamadığımızı kanıtlamıyor mu?”
Hem de nasıl! Başka örnekler de var. Dün Facebook’da, Twitter’da Van’la ilgili “Oh olsun!” yorumları yapanlar vardı. Ürkütücü, feci, tatsız, ama gerçek.
Cesaretin kırıldığı, dillerin ısırıldığı, etraftaki şiddet şehvetini kaldıramayanların gözlerini utançla başka yere çevirdiği noktada, Van geldi başımıza.
Deprem de ölüm de Allah’ın takdiridir deyip geçmeyin. Artık bu ülkede yaraları sarma, cenazeleri durdurma, silahları susturmak için neler yapacağımızı düşünme vakti geldi.
Gelin Van’daki trajedi, bir şeylere vesile olsun.
Van hem çok güzel, hem de özel bir köşesidir Türkiye’nin. Nüfusu Kürt ağırlıklı olmakla birlikte, Türkmen, Arap ve geçmişte Ermenileri de barındırdı.

Van’dan fotoğraf karesi
Göl kıyısındaki şehrin, ne tek bir rengi, ne de sesi var. Son seçimde BDP destekli bağımsızlar, seçmenin yüzde % 50’si kazandı. Ama hem 2009 yerel seçimleri, hem de genel seçimlerde nüfusun % 40’ı da Ak Parti’ye yöneldi. Depremin ana üssü Erciş’te de tam tersi, %48 Ak Parti, %42 BDP.
Böyle bir günde siyasetten, rakamlardan neden söz ediyorum?
Diyeceğim şu, gelin Van’da yaşanan acıdan bir ders çıkaralım. Fotoğraf karelerine bakın. Van’da insanlık tek yumruk olmuş. Kir toz içinde mehmetçikler, canla başla enkaz kaldırmaya; polis vatandaşla el ele hayat kurtarmaya çalışıyor.

Erdoğan 8 vekili çağırır mı?
Anadolu Ajansı’ndan Abdurrahman Antakyalı’nın çektiği bu resimler, bize unuttuğumuz bir şeyleri hatırlatsın. Gün, sıkılan yumruklarımızı açıp, yaralarımızı sarma günü. Gelin kaybettiğimiz o kader birliğini yeniden yaratalım.
El sıkalım, sarılalım demiyorum. Onun için belki çok erken. Ama gelin cenazelerimizi birlikte kaldıralım.
Başbakan “Silahla mücadele, siyasetle müzakere” dedi. TBMM’de Van’dan 8 milletvekili var. 4’ü Ak Parti, 4’ü BDP’den. O 8 isimden biri de, Erdoğan’ın uçağı Van’a hareket ederken karayoluyla şehre ulaşmaya çalışan Aysel Tuğluk. Belki de hükümetin en tepkili olduğu isim...
Sayın Başbakan, sokaklardaki öfkeyi, Doğu ve Batı arasında her geçen gün genişleyen uçurumu, Türkiye’nin nasıl duygusal bir kopuşa sürüklendiğini siz de görüyorsunuz. Gün, kırgınlıkları unutma, acıları paylaşma günü. Lütfen buna öncülük edin ve Van’dan başlayın. Meclis kızgınlık değil uzlaşı ve çözüm yeridir. Sizde bugün o yaralı kenet yapacağınız temaslarda, o sekiz vekili de yanınıza alın.
Çünkü yalnız 4’ü değil, her biri bu toprakların temsilcisi.
Ve bizler bir şekilde birlikte yaşamayı, birbirimize tahammül etmeyi, anlamayı öğrenmek zorundayız.



Boğaz’da Bartholomeos’la

Deprem acısı bizi birleştirir miCuma akşamı Boğaz’daki Four Seasons otelinde şık bir resepsiyon, ardından akşam yemeği... Çoğunluk, ABD’de yaşayan Rum asıllı iş adamları ve aileleri. Bir köşede genç-yaşlı çeşitli seviyelerde kara cübbeli papazlar var. Arada Türk iş dünyasından tanınmış birkaç ismi fark ediyorum...
Gece, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un patrik seçilişinin 20’inci yılı şerefine ABD’deki Rum Ortodoks kilisesi tarafından düzenlenen bir kutlama. “Ekümenik” sıfatına rağmen aslında Bartholomeos dünya Ortodoks camiası için sadece “sembolik” bir önem taşıyor. Ancak Türkiye, Amerika kıtası ve bazı Avrupa ülkelerindeki cemaatler doğrudan ona bağlı.

Hakkari’ye başsağlığı
Akşam yemeği, Hakkâri şehitlerine başsağlığı mesajlarıyla başlıyor.
O gece öğreniyorum ki, Fener Rum Kilisesi’nin 17 asırlık tarihinde sadece 9 Patrik bu kadar uzun süre görevde kalabilmiş. 71 yaşındaki Bartholomeos bunlardan biri.
Bir ara, Sırbistan Patriği ve ABD büyükelçisi Frank Ricciardone arasında oturan Bartholomeos’a soruyorum “Bu süre içindeki en büyük başarınız neydi?” Ufak bir kahkahayla yanıtlıyor: “Ayakta kalabilmek.”
Bir başpsikopos için genç sayılabilecek bir yaşta Ortodoks dünyasının ruhani lideri seçilen Bartholomeos’u, neredeyse 16 yıldır tanıyorum. Gezilerini izledim, kendisiyle röportajlar yaptım, zaman zaman dertleştim. Ayakta kalmanın ötesinde, kilise tarihine geçmeye hak kazanmasına neden olan başka başarıları da var.
Bunlardan en önemlisi, ve belki de en son gelen, kiliseyi Türkiye devletiyle barıştırmış olması. Bartholomeos, Heybeliada ruhban okulu ya da Rum mülklerinin iadesi gibi konulardaki hak arama mücadelesinde frene basmadı; ama farklı kesimlerle diyalog ve dostluğa hep çok açık oldu. Patriğin Laki Vingas, Alex Karloutsos gibi isimlerden oluşan genç kuşak ekibi, tüm dünyada ve Türkiye’de kilisenin nüfuzunu arttıran başarılı bir ilişkiler ağı kurdu. Gecenin Hakkari şehitlerini anarak başlaması ve (söz verip gelmedikleri için yerleri boş kalsa da) şeref masasında İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı’na baş köşede yer ayrılması, sürpriz değil. Dışişleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı Abdulluh Gül’den gelen samimi tebrik mesajları da...
Fener Rum Patriği’nin ikinci büyük başarılı, her geçen gün oksijeni biraz daha azalan küçük kilisesini, cemaatinin sayısıyla ters orantılı olarak dünyanın prestijli din kurumlarından biri haline getirmesi. Patrik, kara cübbeli kiliseye modern yorumlar, çağdaş bir yüz getirdi. Bugün dünya çapında tanınan, Avrupa Parlamentosu’ndan Amerikan Kongresi’ne kadar her yerde saygı gören, dinlerarası diyalog deyince akla gelen isimlerden biri.
Çevre konusuna merakı nedeniyle Al Gore ona “Yeşil Patrik” sıfatını takmıştı. Cuma gecesi de Hillary Clinton ve Barack Obama’dan da uzun tebrik mesajları okundu.

Yine de can çekişiyor
Fakat ne yazık ki, bütün bunlar bu 17 asırlık kurumun varlığını sürdürebilmesi için yeterli değil. Patrik devlet tarafından el konan Rum vakıf mülklerinin iadesinde büyük rol oynadı. Ama asil mesele, Fener’in din adamı yetiştiremiyor oluşu. Heybeliada Ruhban Okulu açılmazsa, gelecek nesillerde din adamı yetiştirmek, hatta patrik bulmak imkansız olacak. Bu topraklarda İstanbul surları kadar eski kurum, can çekişerek kaybolacak.
Gecenin sonunda masamda oturan birkaç Rum gençle sohbet ediyorum. Hepsi Zoğrafyon Lisesi mezunu. “Sizin bitirdiğiniz sene, Zoğrafyon kaç mezun verdi?” diye sorduğumda, gülerek “12” diyorlar. Sağdan sola, soldan sağa 12 kişi! “Peki cemaat bu kadar küçükken, kimle çıkacak, ileride kimlerle evleneceksiniz?” diye soruyorum. Büyük bir rahatlıkla “Türklerle” diyorlar. “Türk’le evleneceğiz. Ailelerimiz de bunu kabul ediyor. Zaten biz de Türk vatandaşıyız, burada yaşıyoruz ve askere gidiyoruz. Bunda ne var ki?”