Daha da vahşi bir ‘tanrı’

1 Kasım 2019

DasDas’ın yeni oyunu “Vahşet Tanrısı” seyirciyi kendi içindeki hayal kırıklıkları, yanılgılar, fiyaskolarla yüzleştiren acımasız bir komedi

İnsan garip bir varlık gerçekten. Dünyanın en acıklı ve en çok kendisininkine benzeyen hallerini kahkahayla gülerek izliyor. Anlatılan hep başkasının hikâyesiymiş gibi. Herhalde hayata katlanmanın başka yolu yok.

Konuk olduğumuz ev, Paris’te üst orta sınıf bir ailenin evi. Sade ve zevkli bir oturma odası, sehpada kalın ciltli sanat kitapları, cam vazoda taze laleler. Ev sahipleri birbirlerine olabilecek en nazik biçimde davranan bir karı-koca; Veronique ile Michel. Misafirler ise kapıdan adım attığı andan itibaren cep telefonuyla çok mühim işlerini halletmeye çalışan avukat Alain ile karısı Annette.

Bu iki medeniyet timsali, örnek çiftin burada toplanmasının bir amacı var: 10 yaşındaki oğulları birbirleriyle kavga etmiş, biri diğerinin yüzüne sopayla vurarak bir dişinin kırılmasına, diğer dişinin sinirinin zedelenmesine sebep olmuş. Anne babaları da olgun birer yetişkin olarak konuşup bu konuyu halletmeye niyetliler.

Başta her şey şahane; bir kibarlık, bir karşılıklı birbirini takdir etme hali, küçük gerilimler, derhal bertaraf edip asıl amaca dönme çabası. Derken yavaş yavaş medeniyetten fire vermeye başlıyorlar, üzerlerinde eğreti duran nezaket elbisesi sökülüyor ve vahşet tanrısı onları ele geçirdikçe ortaya bin türlü mesele dökülüp saçılıyor. Birbirlerinden, evliliklerinden, hayattan fevkalade sıkılmış yetişkinler olarak dört bir yandan kılıçlarını çekiyorlar ve işler çığırından çıkıyor.

Vahşetin dozu artmış

Fransız yazar Yasmina Reza’nın ilk kez 2006’da sahnelenen acımasız komedisi “Vahşet Tanrısı” (Le Dieu du Carnage) dünyanın dört bir yanında olduğu gibi ülkemizde de farklı topluluklarca oynandı. En çok akılda kalanı, 2009’da İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Celal Kadri Kınoğlu yönetmenliğinde, Zerrin Tekindor, Ülkü Duru, İştar Gökseven ve Zafer Algöz tarafından oynananıydı.

Yazının devamı...

Çöl ortasında ölüm yolculuğu

28 Ekim 2019

İnsanın kendi konfor alanını bırakıp bir hayalinin peşinden bilinmezliklere doğru gitmesi kolay bir şey değil. Çoğumuz için hep hayal olarak kalıyor o tek yöne alınacak bilet, o otostopla çıkılacak dünya turu, o satıp savıp çekilip çıkılacak kapı. Bunun verdiği kıskançlıkla olsa gerek ki, yapabilenlere de hep kuşkuyla bakıyoruz. Kim bilir hangi odaklardan sağlanmış imkânları vardır, ne gibi çıkarları vardır, yoksa insan deli mi parasız pulsuz düşsün yollara?

Hâlbuki bazı insanlar o kadar deli oluyorlar. Ya da hayatın malın mülkün emrine teslim edilemeyecek değerde bir şey olduğunu bilecek kadar akıllı.

Fotoğrafçı ve gazeteci Hasan Söylemez’in adını o ‘akıllı - deli’lerden biri olduğu için duyduk. 2010 yılıydı, 27 yaşındaydı, cebindeki parayı çocuklara dağıttığını, banka kartlarını kırıp sıfır lirayla bisiklet turuna çıktığını okuduk. 10 bin kilometre pedal çevirerek Türkiye’yi dolaştı ve deneyimlerini “Hayata Yolculuk” adlı kitabında anlattı.

Sıcak evlerinde bilgisayar başında oturanların hoşuna gitmedi bu durum. Hani parasız yaşayacaktı, kitap ya da TRT’de program da nesiydi? 10 bin kilometre pedal çevir, dönüşte bir de laf anlat.

Neyse ki ‘kervan yürüyor’ sahiden, Hasan Söylemez üç sene önce en büyük hayalinin peşinden Afrika’ya gitti bu kez. Neydi o hayal? Afrika’nın 54 ülkesini bisikletle dolaşıp 54 bölüm belgesel çekmek, bu sırada insanlara en büyük hayallerinin sorarak “Afrika’nın hayal arşivini tutmak”. 

Şu ana kadar 17 ülkeyi bitirmiş, “Hayallere Yolculuk” belgeselinin ilk 10 bölümü youtube kanalında yayında fakat akıllara durgunluk veren bir uzun metraj belgesel girmiş araya: “Tenere”.  

Tenere Sahra çölünün 400 bin kilometrelik bir bölümü. Nijer’in Agadez şehrinden çıkıp Libya ve Avrupa’ya varmak isteyen Afrikalıların aşması gereken uçsuz bucaksız çöl. Hasan Söylemez, filmin odağına Agadezli Beşir’i koymuş. Ailelerinin karnını doyurabilme-lerinin tek yolu, bu ölümcül çöl yolculuğunu yapıp Libya’ya gitmek olan Beşir ve arkadaşlarının yol hazırlığını birlikte yapıyoruz. Adam başı iki bidon su, açlıktan ölmeyecek kadar yiyecek, satmaya götürülen koyun ve keçiler ve insanlar hep birden doluşuyorlar kamyona. Her yanına bidonlar, eşyalar bağlı, Hasan Söylemez’in Hürriyet’teki röportajında Serkan Ocak’a söylediği gibi “Nuh’un gemisine” benzer bir kamyon.

Yazının devamı...

İnsan sevmeyenleri dost edinmeyin

24 Ekim 2019

Bundan bir tepki doğması, birilerinin fotoğrafını çekip sosyal medyada dolaştırması, birilerinin haklı olarak buna kızıp köpürmesi, ortaya eksikliği çekiliyormuş gibi yeni bir “ikiye ayrılıp birbirimizi yeme” mevzuu çıkması amaçlanmasa Konya’da o afişler otobüs duraklarına neden asılsın, değil mi?

Ne oldu, birdenbire Müslümanların Yahudilerle fazla içli dışlı olup din değiştirdiği, kiliselerin Müslümanlarla dolup taştığı mı gözlendi? Ne gibi bir gizli tehlike sezildi de Anadolu Gençlik Derneği (AGD) ve Milli Gençlik Vakfı (MGV) -de’leri da’ları bile ayıramayacak kadar acil olarak- “Hıristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin” yazılı afişler bastırmak istedi? Bundan hayırlı bir sonuç umulabilir mi? En iyi ihtimalle işte şu anda olduğu gibi tartışmalar, itirazlar, itiş kakış doğar, Müslüman ve Yahudi arkadaşlarımızın kalbi kırılır, canları sıkılır, daha ürkütücü olan da kendi memleketlerinde kendilerini güvende hissetmeyecekleri saldırılara maruz kalabilirler. İyi bir şey çıkamaz yani bu “talimat”tan.

“Peki, bunu biz demiyoruz, Maide Suresi 51. Ayet, ne yani, sen Kuran’a mı karşısın?” Şimdi gelip dayandığımız yer bu. Ama konu bu değil. Herkesin evinde kutsal kitabı okuyup algılaması, buradan hayata dair dersler çıkarması, bunları hür iradesiyle uygulaması ya da uygulamaması başka bir şey, birilerinin bu cümleleri özellikle seçip dev harflerle bir şehrin otobüs duraklarından “tebliğ etmesi” başka bir şey. Tehlikeli bir şey.
Durumdan vazife çıkarıp Hıristiyanlara, Yahudilere saldırmaya kalkan olursa ne yapacaksınız? “Biz dost olmayın dedik, düşman olun demedik ki” demek yeterli olacak mı?

Yazının devamı...

Ben haklıyım, rekabet haksız

21 Ekim 2019

Bu “haksız rekabet” denen şeyin bizdeki algısında bir sorun var. Tüketici her neyi tercih ediyorsa, hangi hizmete - mala daha ucuza, daha uygun koşullarda, daha güvenli şekilde ulaşabiliyorsa, orada “haksız rekabet” var.

“Acaba neden beni değil de bunu seçiyorlar, nerede hata yapıyor olabilirim, neleri düzeltirsem kendimi tercih edilir kılarım?” gibi sorgulamalara elbette mahal yok. “Ben bununla rekabet edemiyorum, e ben haklıyım, demek ki bu haksız rekabet”. Çözüm ne? Yasaklamak!

Taksiciyim, arabama binmeye kalkışan müşteriyi dövmekten beter ediyorum, gideceği yere götürmemek için elli takla atıyorum, orası yakın, burası uzak, şurası yoğun diye beğenmiyorum, beğendiklerimi olabilecek en dolambaçlı yollardan götürüp kazıklıyorum. Arabam bakımsız, pis kokuyor, sigara içiyorum, benzin yakmasın diye klimayı açmıyorum, temiz pak ve insana iyi davranılan Uber diye bir şey çıkıp yolcular oraya kayınca veryansın ediyorum: Haksız rekabet! Yasaklansın!

Seyahat acentesiyim, bire aldığım hizmeti 10’a satıyorum, vaatlerimle gerçekler birbirini tutmuyor, sorumluluk almıyorum. İnsanların seçenekleri birbiriyle kıyaslayabileceği, kalacakları odayı görüp seçeceği, her yönüyle şeffaf bir site açılıyor; booking.com diye. Üstelik başka bir yerde aynı yeri daha ucuza bulursan para iadesi yapmayı taahhüt ediyor, güven telkin ediyor. Oteller tanıtımlarını yapabildikleri için memnun, müşteri kazıklanmadığı için. Sen değilsin. Daha iyi şartlar sunup tüketiciye cazip gelecek bir sistem kurmayı deneyebilirsin. Ama hayır, yasaklansın, kesin çözüm. Nitekim iki yıldır yasak, bu hafta da mahkeme TÜRSAB’ın açtığı davayı kabul ederek booking.com’a faaliyetlerimi sürdürebilmesi için 500 bin liralık teminat bedeli belirledi. Haksız rekabet!

Turizmciyim, doğa vergisi değerlerine paha biçilemeyecek bir coğrafyada olabilecek en pahalı ve özensiz hizmeti veriyorum, denize fosseptik boşaltıyor, daha fazla otel arazisi için ormanları yakıyorum. O oteller boş kalıyor, üç kuruşu denkleştiren koşa koşa Yunan adalarına gidiyor, itiraz ediyorum: “Yasaklar ve vergi yükleriyle yurtdışına çıkış zorlaştırılsın. Yoksa tatilci kimseyi dinlemez, alır bavulunu gider” (Türkiye Turizm Yatırımcıları Derneği Başkanı Cemil Uğurlu’nun 2016 tarihli açıklamasından). Gider tabii, adamların denizi, havası temiz, deniz ürünleri bol ve ucuz. Peki, ben neden kendimi iyileştirmeyi denemiyorum? Çünkü haksız rekabet.

Son olarak düğün salonu sahipleri coşmuş, sokak ve kır düğünleri haksız rekabete yol açıyormuş. İnsanlar daha ucuz diye, daha sevimli diye, paşa gönlü öyle istediği için kırda bayırda, ülkemizde gayet yaygın bir gelenek olan sokak aralarında, çay bahçelerinde evleniyor ve eğleniyorlar. Senin bir düğün salonu sahibi olarak yapabileceğin tek şey mutluluklar dilemek olabilir. Bir de neyin eksik, ona bakıp kendini daha sevimli hale getirmeyi deneyebilirsin. Yok buna kriter getirilsin, bir standardı olsun, mecbur mu insanlar istemedikleri yerde evlenip size para kazandırmaya? Korkuyorum yakında Restorancılar Birliği ev ev dolaşıp şikâyette bulunmaya başlayacak. “Bu sektörün kanayan yarasıdır, evde yemek daha ucuz, gelmiyorlar, evlerinde yiyip içiyorlar, haftada beş gün dışarıda yemek mecbur edilsin. Haksız rekabet olmasın”.

 

Yazının devamı...

Yılmaz’ın iki “gemi”si

17 Ekim 2019

Cem Yılmaz’ın sinema- sıyla ilgili izleyicide bir bölünme vardır malum. Bir “Her Şey Çok Güzel Olacak” ve “Hokkabaz”cılar vardır, bir de “diğerleri”ni sevenler, işte “G.O.R.A”cılar, “A.R.O.G.”cular, “Yahşi Batı”cılar... Kendisi de 2015 yılında yaptığımız röportajda sinemasının “Bir ondan bir ondan formülüyle” ilerlediğini söylemiş ve hayalini “İkisinin ortak paydasını anlayacak seyirci kalabalığının oluşması” diye açıklamıştı.

Bu hayal ne kadar gerçek olabildi bilemiyorum ama şu an acilen o seyirci kalabalığına ihtiyaç var çünkü Cem Yılmaz’ın yarın gösterime girecek olan “Karakomik Filmler”i bir anlamda iki kategoriyi bünyesinde buluşturuyor. Nasıl yapıyor bunu? Denenmemiş bir formülle; 60’ar dakikalık iki apayrı filmi izleyiciye tek biletle, tek seansta sunarak. Devamı da gelecek, dört buçuk aylık çalışmayla ortaya çıkan dört filmin diğer ikisi de ocak ayında gösterime girecek.

“Karakomik Filmler”in ilki, diğer “Hokkabaz”cılar gibi benim de favorim, “2 Arada”, bir feribotun çay ocağında çalışan, kendisini “Aşk Gemisi”nin barmeni zannettiği için Ayzek diye çağrılan, gemide yatıp kalkan Metin’in (Cem Yılmaz) hikâyesini anlatıyor. Adamımızın ön dişleri yok, bu nedenle işten atılacağına dair bir inanca kapılıyor ve bu hayali tehlikeye karşı önlem alacağım derken başına bin türlü iş açıyor.

Yılmaz’ın kadim dostları Ozan Güven ve Zafer Algöz yine yanı başında, Cem Davran, Umut Kurt, Cemre Ebuzziya, Bala Atabek, Uraz Kaygılaroğlu diğer rollerde. İyilik ile kötülük üzerine sarsarak düşündüren hikâyesi, alacakaranlık kuşağına uğrayıp geçen atmosferiyle son derece hoş bir film “2 Arada”. Ayzek de unutulmaz bir karakter sahiden. Bu arada filmin son ihtiyacı olan şey, içine (feribottan söz ederek) “Kalkıyor mu?” gibi cinsellik göndermeli ‘espriler’ sıkıştırılması. Bundan vazgeçmek bu kadar mı zor? Komik olmuyor, kara da olmuyor, sakil kalıyor.

O bitiyor, geçiyoruz “Kaçamak”a. Cem Yılmaz bu ayın Milliyet Sanat dergisinde Nil Kural’a verdiği röportajda çıkış noktasını “Yansın öyle erkekler” şeklinde özetlemişti. Kendisi şaka yapmış olabilir ama bana son derece yerinde bir temenni gibi geldi. Bunlar farklı yaşlarda dört arkadaş; Zafer Algöz, Özkan Uğur, Can Yılmaz ve Necip Memili tarafından canlandırılmaktalar. Ortak özellikleri evli olmaları, tabii ki gözlerinin dışarıda olması ve karılarından deli gibi korkmaları. Hepsi evlerine farklı yalanlar söyleyerek Kömlük adlı hayali kasabaya, yine Cem Yılmaz’ın oynadığı karakterin işlettiği spa merkezine kaçamağa gidiyorlar. Geceyi kızlarla geçirme hayaliyle girdikleri “detoks” macerasının sonu uzay gemisine kadar varıyor. Bu filmde de -gece gelen eskort kızları saymazsak- arzı endam eden tek kadın; “Arrival” göndermeli uzaylılarla temas sahnelerinin ‘Amy Adams’ı Jaclyn’de Nilperi Şahinkaya.

Filmin spa merkezi ritüelleriyle eğlendiği bölümlerde çok gülsem de uzay gemisiyle meseleden koptuğumu, genele yayılan testosteron bombardımanını pek eğlenceli bulmadığımı ve gönlümün “2 Arada”daki gemide kaldığını söylemem lazım. Cem Yılmaz eğlence sinemasıyla ‘bir diğerini’ birleştirmeye çalıştıklarını söylüyor ama herkes aynı filmde eğlenmeyebiliyor tabii.

Yazının devamı...

İran’da kadınlar tarih yazdı

14 Ekim 2019

"İran’da kadınlara izin çıktı". “İran futbolunda tarihi gün, İran hükümeti kadınların İran - Kamboçya maçını izlemesine izin verince beş bin kadın stadyumda yerini aldı”.

Baştan söyleyeyim, doğru başlığın “kadınlara izin çıktı” ya da “futbolda tarihi gün falan değil, “İran’da kadınlar tarih yazdı” olması gerektiğini düşünüyorum. Öyle oldu çünkü. Kırk yıllık manasız bir yasak, onunla kanıyla canıyla mücadele eden kadınların çabasıyla kalkmış oldu. Üstelik maalesef sözün gelişi değil, gerçekten “canıyla”.

Olaylar ağustos sonunda, futbol sezonu başlamak üzereyken patlak verdi. İran Futbol Federasyonu, yasak olmasına rağmen stadyuma erkek kılığında girip maç izleyen kadınların tespit edilmesi için Devrim Muhafız-ları’ndan yardım istedi. Yakalanan altı kadın tutuklandı, başta Özgür Kadınlar olmak üzere çeşitli kadın dayanışması grupları eyleme başladı.

Uygulanan haksızlık, aktivist grupların yazdığı mektupla FIFA’ya ulaştı, FIFA İran Futbol Federasyonu’na daha önce yaptığı cinsiyet ayrımcılığı uyarılarını tekrarladı. Bütün bunların sonucu olarak İran’da Süper Lig maçlarının başlaması ertelendi.

Tam bu sırada, Eylül ayının ilk günlerinde, Tahran’daki Azadi Stadyumu’na kılık değiştirerek girmeye çalışırken yakalanıp yargılanan bir kadın; 29 yaşındaki Seher Hudayari Devrim Mahkemesi’nin önünde kendisini yaktı. Anlayanlar hayatı boyunca hiçbir yere girmek için izne ihtiyaç duymamış “anlamayanlara” anlatsın diye tekrar edersek; bir kadın sadece takımının maçını izlemek istediği için öldü.

Sonuç: Geçen hafta, Azadi Stadyumu’nda oynanan İran - Kamboçya maçında beş bin kadın her normal seyirci gibi biletini alarak maçını izleyebildi. Gelin de buna “İran hükümetinden kadınlara izin çıktı” deyip geçin şimdi.

Sesi çok çıkanın değil mağdurun hakkı için

Yazının devamı...