İş işten geçmeden, ölmesini beklemeden

5 Eylül 2019

Bir videosu olmadığı için sadece okuduğunuza inanmanız gereken bir olay anlatacağım şimdi. Öznur Sazlar, kocasından boşanmaya çalışan bir kadın. Bir küçük oğlu var ve aynı durumdaki pek çok kadın gibi, boşanma isteği hayati tehlikeyi de beraberinde getirmiş durumda. Kocası kadının canına kastetmekte. Ne yapmasını öneririz? Savcılıktan koruma kararı çıkarttırmasını değil mi?

O da öyle yapmış zaten. Ama kararın süresi dolunca yaptığı yenileme başvurusuna kısa sürede yanıt alamadığı için çocuğunu babasıyla görüştürmek zorunda kalmış. Bu mecburi görüş günü neredeyse Öznur Sazlar’ın canına mal oluyormuş. “Demek benimle inatlaşırsın” diyerek kadını tam on beş yerinden bıçaklamış H.S. diye anılan koca.

İlk bıçak darbesi doğrudan kalbini hedef aldığı, göğsüne, boğazına peş peşe darbeler isabet ettiği için, kadının kaçıp canını kurtarabilmiş olması gerçek bir mucize. Ama başarmış, çok şükür yaşıyor. Kanlar içinde sokağa fırlayıp sığındığı tantunici ona sahip çıkmış ve Öznur Sazlar boşanmak istediği için çocuğunun gözü önünde öldürülen kadınlar listesinde bir isim daha olmaktan kurtulmuş.

Peki, kocaya ne oldu dersiniz? “Cezasını buldu, hapiste ve uzun süre de oradan çıkacak gibi görünmüyor, Öznur Sazlar ve çocuğu artık güvende” diyebilmeyi çok isterdim. Ama öyle değil maalesef. 3 Eylül’de Eskişehir 7. Asliye Mahkemesi’nde görülen duruşmanın sonucunda, H.S.’nin “adli kontrol şartıyla” tahliyesine karar verildi. Serbest bırakıldı adam. Karısını öldürmekten başka bir amacı olmadığı açıkça görülen, tamamen kaza sonucu katil olmaktan kurtulan birini, hem de davayı takip eden CHP Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer’in tweet’inden öğrendiğimize göre bir kadın hâkim, salıvermeyi uygun gördü. Şu anda kendisi elini kolunu sallayarak aramızda dolaşmakta. Öznur Sazlar’ın ise hayatı tehlikede ve haklı olarak isyan ediyor; “Bu adamın ağır cezada yargılanması için ölmem mi gerekiyor illa?” diye. “Kime güveneceğim ben?” diye soruyor, “Kim koruyacak beni?”

Yazının devamı...

Dünyayı kadınlar kurtaracak

2 Eylül 2019

Ülkemize dair en çok canımı yakan şeylerden biri, kadın denen varlığın şiddetle, acıyla, ölümle bir anılması. Tabii bu çok haklı olarak böyle, çünkü kadınların acı çektiği, şiddete maruz kaldığı ve öldürüldüğü bir coğrafyada yaşıyoruz. Ama işte bir o kadar da güçlü, duyarlı, yaratıcı, el ele verince dönüştürücü olabildikleri bir coğrafya burası.

Ne bileyim, Kars’ın bir dağ köyünde sırf kendi çabalarıyla topraklarının zengin bitki çeşitliliğini bir kazanca çevirebiliyor, hem şifa dağıtırken hem kendilerine gelir sağlayabiliyor, yetmez gibi Fransızca öğrenip Fransız bitki bilimcilerle iş birliği yapabiliyorlar mesela. Ve biz birdenbire Boğaköy’ün kadınlarından haberdar oluyor, onların bir araya gelerek yarattığı mucizeye tanık oluyoruz.

Ya da Toroslar’da yaşayan bir grup kadın, Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu diye bir ekip kuruyor, oyunlar sahneliyorlar. Sabah erkenden kalkıp evlerinin işlerini bitirip sonra ezberlerini yaparak. Hikâyelerini Pelin Esmer “Oyun”adlı belgeselinde anlatmıştı, hatırlarsınız.

Şimdi on dört yıl sonra yeni bir film yaptı Pelin Esmer Arslanköylü kadınlarla, “Kraliçe Lear” diye. Aynı tiyatrocu kadınların Shakespeare’in “Kral Lear”ıyla turneye çıkmasını ve uçurumlar, virajlarla dolu tozlu topraklı dağ yollarında Kral Lear’ın Kraliçe Lear’a dönüşmesini anlatıyor. Bu ay Saraybosna’da gösterildi, kasımda da Türkiye’de gösterime girmesi bekleniyor.

Bu sırada Arslanköylü kadınlar da boş durmuyor, yeni oyunlarını hazırlıyorlar. Topluluğun kurucusu Ümmiye Koçak’ın yazdığı oyunun adı “Ana, Gökyüzü Delinmiş”.

Artık dünyaca ünlü bir isim kendisi ama hala tanımayan varsa, Adanalı 10 çocuklu bir ailede dünyaya gözünü açmış, ilkokuldan sonra okutulmamış bir kadın, Ümmiye Koçak. Yani hayata 10-0 geriden başlamaktan söz edilecekse bunun en iyi örneklerinden.

Ama kendi kendine okuyarak basamakları ikişer ikişer atlamış, ilk okuduğu kitap olan Gorki’nin “Ana”sına yakışır şekilde kadının ve kendisinin gücüne inanan, dirayetli bir kadın olmuş.

Şu anda yazıp sahnelediği on beş oyunu, bir sürü ödülü var, topluluğuyla birlikte Türkiye’nin dört bir yanında yaklaşık 20 bin kez sahneye çıkmış ve 50 bin kişi tarafından izlenmiş. Kendisinin deyişiyle “Kadınların kahveye girmesinin ayıp karşılandığı bir köyden” çıkıp yapmış bunu. Boş zaman değerlendirip eğlenmek için değil, söyleyecek sözü, dile getirilecek derdi olduğu için yazıyor Ümmiye Koçak. Yeni oyununun amacı da küresel ısınmaya dikkat çekmek. Bir insan, bir vatandaş olarak bu konuda üzerine düşen bir vazife olduğuna inanıyor ve “Bütün belediyelere ve STK’lara sesleniyoruz” diyor Twitter hesabından; “Bizi davet edin, oyunumuzu sahneleyelim”.

Yazının devamı...

Kime göre, yerine göre

29 Ağustos 2019

Gerçekten imrendirici derecede dertsiz, tasasız bir toplumuz. Hayat her anlamda tıkır tıkır işliyor, ekonomik kriz semtimize uğramamış, taciz yok, kadınlar öldürülmüyor, kimsenin gelecek kaygısı yok, dert üstü murat üstüyüz. Öyle ki kendimize yoktan gündem var ediyoruz. Ne konuşsak ne konuşsak hah, insanlar “yerine göre” giyinmiyor, bu ülkenin kanayan yarası bu, bunu konuşalım.

İstanbul AVM’lerindeki bazı kızların “ayıp sınırını aşan” şort boylarından şikâyet eden bir tweet atan Ömür Gedik’in açtığı kapıdan ortaya dökülenlerle bütün Twitter âlemi çalkalanıyor iki gündür. Fazla kısa giyiyorlarmış, mesele bu. Teşhircilikmiş yaptıkları.

İstanbul’da çekilmemiş bir temsili fotoğrafla süslenen iddianın mizah malzemesi olarak çok iş görmesi bir yana, bir de konuyla ilgili ciddi ciddi fikir beyan edenler, aynı şekilde kısa şortlardan mağdur olup destek çıkanlar var ve hep beraber başladık gene giyim kuşam kavgasına. Hangi boy şort giymek caizdir, “ayıp sınırı” nerede başlar, nerede biter, kime göre, neye göre? Bunun gibi cevabı aslında net bir “Size ne?” olması gereken bir dizi soru.

Erkek bilirkişilerin kadınların ne giyeceğine, hangi saatte nerede gezeceğine, nasıl oturup kalkacağına karışmaya kalkışmasına, had bildirmesine, parmak sallamasına alışığız bir süredir. Gün geçmiyor ki herhangi bir sebepten medyatik bir insanoğlu bu konuda -tabii ki toplumun ahlaki değerlerine dayandırarak- bir fikir beyan etmesin.

Ama kadınlara sınırlar çizmeye kalkan kadınların eksikliği çekiliyordu sahiden, iyi oldu. Bunu anlamak cidden zor. Hayır, sizce uygun değilse siz giymeyin, beğenmiyorsanız kafanızı başka yöne çevirin, sizi neden ilgilendirsin başkasının şortu?

Size yapılsa hoş karşılar mısınız diyecektim ama tabii ki kendi ifadesiyle “ülkenin en rahat giyinen kadınlarından biri olan” Ömür Gedik de aldı bu ölçü birimlerinden payını, çünkü onun giydikleri de başka birilerine göre ayıp sınırının yanından bile geçmiyordu. O zaman onun adı “linç” oluverdi.

E konuyu açınca gerisi gelecek tabii. “Ben yerine göre giyiniyorum”. Pardon ama ona kim karar verdi ki? Bir ucundan başladın mı başkasının kişisel alanına girmeye, giyimine kuşamına, oturup kalkmasına, gülmesine konuşmasına karışmaya, bunun sonu yok. Bana göre yeri, sana göre değil, bana göre uzun olan sana göre kısa, hangimiz haklı çıkacağız?

Amaç sadece gündem yaratıp eğlenmekse bunun için de fazla tehlikeli sular bunlar. İnsanların aşırı özgürlükten başının döndüğü, bu tip konuların sadece eğlenceli magazin konuları olarak konuşulabildiği bir ülkede yaşamıyoruz çünkü. Kimse o kadar özgür hissetmiyor istediğini giymekte. Sokakta biri laf atacak mı, ters bakacak mı, gerginlik çıkacak mı diye hesaplamak gerekiyor. Hatta şort giydikleri için otobüste tekme yiyen, sokakta saldırıya uğrayan kadınların olduğunu, tecavüze bahane olarak kadının kısa eteğinin gösterilebildiğini hatırlatmaya gerek var mı?

Yazının devamı...

Hiçbiri ölmek istememişti

26 Ağustos 2019

İşimize gelmeyen gerçekleri gözümüze sokulmadıkça kabul etmemek gibi bir huyumuz var. Biraz da sosyal medyanın sürekli her şeyi videosunu - fotoğrafını çekerek önümüze koymasıyla ilgili olsa gerek. Göz görmeyince gönül katlanıyor demek.

Nasıl ki küçücük çocukların yaşam umuduyla bindikleri botlardan ölülerinin çıktığını Aylan bebeğin yüzükoyun, uyur gibi yatan fotoğrafıyla idrak ettik, eski kocası tarafından boğazı kesilen Emine Bulut’un kanlar içindeki görüntüsü, “Ölmek istemiyorum” feryadı, “Anne lütfen ölme” diye çırpından küçük kızının çaresizliği de nihayet kadınların öldürüldüğünün geniş bir kesim tarafından kavranmasını sağladı.

Artık görmezden gelecek halimiz kalmadı: Evet, kadınlar öldürülüyor ve bunlar “münferit” olaylar değil. Kimse cennet vatanımızın güzel insanına iftira atmak için uydurmuyor bu “kadın cinayetleri safsatasını”. Kadın cinayetlerini durdurmak amacıyla kurulmuş platformlar, sivil toplum kuruluşları, imza toplayarak, videolar çekerek, meydanlarda, iskelelerde, caddelerde toplanıp yürüyerek, slogan atarak konuya dikkat çekmeye çalışanlar can sıkıntısından bu konuya sarmış bir işsiz güçsüzler ordusu değil.

İnsanlar boşuna beklemiyor mahkeme kapılarında, ellerinde öldürülmüş kadınların yüzleriyle. Katiller affedilmesin, en ağır şekilde ceza alsın diye bütün bu çaba. Artık kimse bir kadının öldürülmesine gerekçe uyduramasın, “Ama o da...” diye başlayan bir cümle daha kuramasın diye.

O kadınları katledenler de bu kez kendi gözümüzle görüp ikna olduğumuz eski koca gibi kan donduran cinayetler işlemişlerdi. Çoğu o kadının eski kocası ya da sevgilisiydi, onların da geride bazıları annesinin ölümüne tanık olmuş gözü yaşlı çocukları kaldı. O kadınlar da yaşamak istiyordu, hepimiz gibi. Gelecek hayalleri, umutları, bir tanecik hayatları vardı.

Kadın cinayetlerine dikkat çekmek, konuya dair “farkındalık yaratmak” için atan bir sayaç var bu ülkede. Şiddetten ölen kadınların adlarını olsun yaşatmak için dikilmiş bir “dijital anıt”. http://www.anitsayac.com/ adresinde gün gün artan sayısıyla, yaratıcısı Zeren Göktan’ın deyişiyle “2008’den beri öldürülen kadınların isimleriyle adeta bir duvar örüyor”. Açtığınızda nefesiniz tıkanıyor duvarın yüksekliğinden. Her bir ismin üzerine tıkladığınızda yeni bir sayfa açılıyor. Kim öldürmüş o kadını görüyorsunuz, nasıl öldürmüş, “neden” öldürmüş. Devletten koruma talebinde bulunmuş mu, gazeteler ne yazmış arkasından.

Her yıla tıkladığınızda da o yıla ait ölülerin isimleri farklı bir renge boyanıyor. Görüyorsunuz sırf renklenen alanın genişliğinden bile; sayı artıyor. 2008’de 66, 2009’da 121. 2013’te 228’e çıkıyor, 2017’de 348’e. 2019’un son ismi temmuz ayında eklenmiş ve sayı şimdiden 221. Sadece bu yılın ilk yedi ayında boşanmak istediği için, barışmak istemediği için, çalışmak istediği için, izinsiz sokağa çıktığı için, aldattığından şüphelenildiği için, erkeğe karşı geldiği, cevap verdiği, isteklerini yerine getirmediği için bıçakla, baltayla, ateşli silahla, boğularak 221 kadın katledilmiş. Emin olun, hiçbiri ölmek istememişti.

Yazının devamı...

Tanınmaz hale geldi

22 Ağustos 2019

Medyamızın kullanmaya bayıldığı bir tabir bu; “Tanınmaz hale geldi”. Şimdi artık sosyal medya kullanıcılarının da diline pelesenk oldu. Tabii ki ünlüler, çoğunlukla kadınlar için kullanılıyor. Ne zaman tanınmaz hale geliyor bu kadınlar? Evlerden ırak, kilo aldıkları zaman. Bir kadının başına gelebilecek en büyük felaket bu.

Erkeklere malum her şey yarıyor, şarap gibi yaşlanıyor, şişko değil “yapılı” oluyorlar. Kilo almak, göbek bağlamak, saç dökmek, kırışmak, bunlar erkeği tanınmaz hale getirmiyor, cazibesinden de eksiltmiyor, hatta hafiften karizma kattığı bile söylenebilir. Ama kadın, aldığı her bir kilonun hesabını karşısına çıkan eşe dosta, mahalle bakkalına, komşu teyzeye, münasebetsiz iş arkadaşına vermekle yükümlüdür. Bir de ünlüyse, bütün ülke çıkar karşısına: Ne olmuş falancaya? Tanınmaz hale gelmiş!

Annelik gibi birçok alanda kadına dokunulmazlık sağlayan bir müessese bile alınan kiloları mazur göstermeye yetmez. Bakınız, Fahriye Evcen, daha doğum yapalı dört ay olmuş, kocası ve bebeğiyle beraber yüzünde en tatlı gülücüğüyle kameralara ‘yakalanıyor’ ve kıyametler kopuyor. İnanabiliyor musunuz, hamilelikte aldığı kiloları veremediği dikkatlerden kaçmamış! Ve bu saçma sapan sebeple saatlerce sosyal medyada TT oluyor.

İmalı, alaycı, sevimsiz başlıklar, sosyal medyada çoğunun kadınlardan geldiği ‘dikkatlerden kaçmayan’ saldırgan yorumlar, tacizler... Sanki hepsiyle sözleşme imzalamış “Altı ay sonra 36 beden olarak sahalara döneceğim” diye, paralarını geri istiyorlar, öyle bir haklılık hali. En kibarından “Ne bu halin, acil kilo vermelisin”lerle sözde savunma niyetine “Doğum yapmış bir kadını eleştirmeye hakkınız yok”lar birbiriyle çarpışıyor.

Şimdi öncelikle şunu söylemek istiyorum; aslında doğum yapmamış bir kadını da kilolarından ötürü eleştirmeye hakkınız yok. Kilo, alınınca özür dilenecek bir şey değil. Yetti artık bu kadına dayatılan ince olma, selülitsiz kalma, sürekli taş gibi gezme mecburiyeti. Annelere değil kadınlara saygısızlık bu yapılan.

Ama konu bir de hamilelik kaynaklı kilo olunca iki kat korkunç hale geliyor. Bir yandan “Analarımız en kutsal varlıklarımız” edebiyatı, bir yandan yeni anne olmuş bir kadının sinirlerinin üzerinde “Şişmansın, güzel değilsin” diye tepinme hakkı. Hatta “Böyle devam edersen kocanı elden kaçırırsın” tehditleri. Ve gerçekten bunu yapanların çoğu kadın. Erkekler muhtemelen konu hamilelik olunca bir derece hadlerini bilip geri çekiliyorlar.

Yazının devamı...

Doğa bize uymayacak, biz ona uyacağız

19 Ağustos 2019

17 Ağustos, unutmadığımızı her yıl dönümünde tekrarladığımız Marmara depreminin 20. yılıydı. 20 yıl geçmişti yaşayan kimsenin hafızasından silinemeyen o saniyelerin üstünden. 20 yıldır göremiyordu sevdiklerini o enkazların altında bırakanlar.

Andık gene, kayıplarımızı andık. Tek tek isimlerini yazdık, fotoğraflarına baktık, çiçekler koyduk hatıralarına. Unutmadık, dedik.

Peki, aramızda iç rahatlığıyla “Bitti geçti çok şükür, çok kötüydü, korkunçtu ama neyse ki bir daha yaşanmayacak” diyebilen oldu mu? Hepimiz biliyoruz değil mi gene yaşanacağını? Uzmanların bizi durduk yere korkutmaya çalışmadığını? Muhtelif ülkelerden araştırma yapıp Marmara denizindeki hareketliliğe dair bulgular aktaran bilim adamlarının bizi dehşete kaptırmayı misyon edinmiş düşmanlar olmadığını?

Gelecek yani. Ve biz aradan 20 - 25 - 30 yıl geçmişken daha hazırlıklı yakalanmayacağız depreme. Gene bir takım binalar dimdik ayakta dururken bazıları yıkılacak, yıkılacağı çoğunlukla baştan bilinenler yıkılacak. Bu sürpriz olmayacak. Kendimizi atıp canımızı kurtaracağımız daha da az toplanma alanımız olacak. Bir alışveriş merkezi daha bizi korumayacak olası bir felaketten.

Belki evimizde bile almamız gereken önlemleri almadığımızdan gelecek başımıza ne gelecekse. Bu yüzden hiç değilse Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün internet sitesine girip Afet Hazırlık Eğitimi Birimi’nin çalışmalarına göz atmanızı öneririm.   

Bunları yazıyor olmaktan da nefret ediyorum çünkü ben de depremden söz edildiğinde “elimizden bir şey gelmeyeceğine göre düşünüp dertlenmenin bir anlamı yok” diye kaçma eğilimi gösteren-lerdenim. Ama aklı insana rahat vermiyor ki. 

“Ne yapalım, doğal afet, deprem bölgesinde yaşıyoruz, bunu değiştirmek elimizde değil, her gün korkuyla mı yaşayalım?”. Evet, elbette bunu değiştirmek elimizde değil ama doğayla kazanamayacağımız baştan belli bir savaşa girmemek elimizde. Yani çoktan girmişiz de ateşkes ilan edip geri çekilmek hala elimizde.

Deprem bize uymayacak, biz depreme uyacağız. Tıpkı bizzat kendi elimizle alt üst ettiğimiz iklimler, yok ettiğimiz ormanlar ve çoğalttığımız betonlar sonucu her yıl birkaç kez İstanbul’u felç eden yağmurların bize uymayacağı gibi. Bence mistik bir mesaj arayacaksak burada arayabiliriz, cumartesi depremin 20. yıl dönümünde adeta gök delindi ve yine her yeri su bastı. Bir buçuk saatte 114 kilo yağmur düşmüş yere (keşke toprağa diyebilseydim, o zaman farklı bir noktada olurduk zaten, maalesef yere, betona), ne alt geçitler kalmış, ne çarşı pazar, ne vapur ne tramvay.

Yazının devamı...

Tadımlık doksanlar turu

15 Ağustos 2019




Bundan şikâyet edip burun bükmek de bir seçenek ama bence kabul edip barışmak daha gerçekçi: Doksanlar nostaljisi bitmiyor. Hâlâ İstanbul’da dans edip eğlenebileceğiniz birkaç kulüp var ve gecenin bir noktada Mustafa Sandal’lara, Reyhan Karaca’lara, Harun Kolçak’lara, Aşkın Nur Yengi’lere bağlanması kaçınılmaz. Tabii baştan sona doksanlara adanmış bir gece değilse.

Youtube, Spotify, bilumum dijital platform doksanlar izleme - dinleme listeleriyle dolu. Ve biz özellikle büyüme çağı o yıllara rastlayanlar bu bayramı doksanlara kilitlenerek geçirdik. Çünkü NTV’de Söz ve Müzik belgeselinin “90’lar” bölümleri vardı.

Suat Kavukluoğlu ile Handan Özsoy’un hazırladığı, Yavuz Hakan Tok’un metin yazarlığını ve danışmanlığını, Hakan Eren’in danışmanlığını üstlendiği belgesel, 2013’ten beri popüler müziğimizin farklı dönemlerine ışık tutan, farklı temalara odaklanan bölümlerle karşımıza çıkıveriyor. Böyle böyle 22 bölümü bulmuşlar ve bu bayram da çok geç kalınmış doksanlar bölümleriyle çıkageldiler. Biz de 1990 Ağustos’unda ilk özel televizyonumuz Magic Box Star 1’in açılmasıyla iyice hareketlenen meşhur pop patlamasının hikâyesine kaptırdık kendimizi.

Meğer 1990 Eurovision Türkiye elemeleri nasıl bir dalganın habercisiymiş. Sertab Erener’den Sibel Tüzün’e, birbirinden ayrı yarışan İzel, Çelik ve Ercan’dan Oya Küçümen’e, Candan Erçetin’e, Seden Gürel’e, Asya’ya kimi ararsan orada ve biz o sıralar hiçbirini tanımıyoruz. İki yıl içinde onların şarkılarıyla yatıp kalkmaya başlayacağız.

Yazının devamı...

Uzaylı gözüyle bayram

12 Ağustos 2019

Haber sitelerinde ve gazetelerde bayrama dair haberlere bakıyorum. Konuyla ilgili hiçbir fikri olmayan bir uzaylı aramıza katılıp yazılanlara çizilenlere baksa ne düşünürdü diye tahmin yürütmeye çalışarak.

Bildiklerimiz şunlar: Ülkede, özellikle büyük şehirlerde hayata 10 günlük bir ara veriliyor. Eczaneler, marketler, restoranlar, kafeler kapalı. İnsanlar topluca evlerini terk edip deniz olan bölgelere göçüyorlar.

Çok misafirperver sayılmaz oraların halkı; beklerken bütün fiyatları ikiye katlamışlar. Ulaşım desen zaten ateş pahası. Başka zaman alacağın uçak bileti 100 lira idiyse şimdi 500. Karayoluyla gidecekleri ise bekleyen ciddi tehlikeler olsa gerek ki, her mecradan uyarılar yapılıyor. “Sürat felakettir”den “kemer hayata bağlar”a türlü özlü söz sarmış her yanı.

Nitekim daha ilk günden başladı “bayram kaza bilanço”ları. Cuma mesai bitiminden arife günü olan cumartesi 17.00’ye kadar yurt genelinde 26 kaza olmuş, 9 kişi ölmüş, 112 kişi yaralanmıştı. Sadece ilk 24 saatte. Kim bilir kaça varacak sonunda. Her bayram adettendir bizde kaza raporu vermek. Ama uzaylı bilmediğinden anlamıyor tabii, insanlar neden ısrarla aynı tehlikenin kucağına atar kendini.

Uyarılar bununla da bitmiyor. Yine her mecrada doktorlar, diyetisyenler yazıyor, çiziyor, tekrarlıyor: “Bayram diye sağlığınızdan olmayın!” Ne demek bu tam olarak? Çılgınca ete yüklenmeyin, sağlığınıza faydadan çok zararı var, illa yediyseniz yanında bol salata olsun, diğer öğünlerde bari sebze yiyerek dengelemeye çalışın. Yaşanacak mide sorunlarına önlem olarak sindirim için maden suyu tüketin.

Ben demiyorum hiçbirini, uzmanların sözleri. Uzaylı muhtemelen birilerinin bizi 10 gün sürekli et yemeye zorladığını düşünürdü. Yoksa insan neden yapsın kendine bunu? Hem kendine hem hayvanlara hem doğaya.

Fakat uzaylı gözüyle bakmasanız da bu işte bir tuhaflık yok mu? Bayram dostlukların pekişmesi, küslerin barışması, akrabaların toplaşması için bir vesile, biz kalkıp uzak diyarlara kaçıyoruz, kimse kimseyi görmüyor.

Yoksullara yardım etmek, açları doyurmak gibi bir amacı var, biz kendimizi kavurmalara verip sağlığımızdan oluyoruz.

Yazının devamı...