Asu Maro

Asu Maro

amaro@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları

Ben kızamadım da, üzüldüm çok, sosyal medya hesabından o cümleyi yazabilen kadın için. Adı Büşra, belli ki genç bir kadın, bir öğretmen. Mardin Nusaybin’deki Anadolu Lisesi’nde matematik öğretmeni. Fakat dile getirmekte sorun görmediği hisleri; “Artık tayinim çıkabilir mi Allah’ım. İnsanların Kürtçe konuşmasına tahammülüm kalmadı da” şeklinde. Ne fena, kendisine emanet edilen çocukları sevmeyi, çevresindeki insanlarla bağ kurmayı becerememiş, daha kötüsü, söylediği şeyin ne kadar ayıp, ayrıca yaptığının ırkçılık olduğunu bilmiyor.

Haberin Devamı

Nusaybin Kaymakamlığı hesabın çalındığına, ilçede görev yapan öğretmenin bu tweet’ten haberi olmadığına dair sonradan sildiği bir açıklama yaptı ama sanırım inanan olmadı. Çünkü şaşırtıcı değil, maalesef “Aman Allah’ım, bir insan bunu değil yazmak, nasıl aklından geçirir?” diyemiyoruz. Zaten bunu eleştiren tweet’lere gelen cevaplarda da benzeri bir yaklaşım görüyoruz. Açıkça nefret kusanları, tehdit savuran kim olduğu belirsiz hesapları saymıyorum bile. “Aslında hiç ırkçı değilim ama...” ile başladıkları cümleyi genç öğretmenin halini anlayarak bitiren, söylediğini de son derece haklı bulan o kadar çok kişi var ki. “Anlaşılmamak ne kadar zor siz biliyor musunuz?” diye de bir argümana sığınıyorlar, burada sorun ana dilini konuşmakta olan insanlardaymış gibi.

Anlamadığın dil ve ‘tahammül’

Neyse, diyecek söz çok da, ben olabildiğince iyimser ve yapıcı duygularla o tayini için dua eden öğretmene ve onu alkışlayanlara bir kitap, bir de film önermek istiyorum. Kitap, Milliyet Sanat’ta da beraber çalışmakta olduğum arkadaşım Filiz Aygündüz’ün ilk romanı “Kaç Zil Kaldı Örtmenim?” (Doğan Kitap, 2010). Bu vesileyle elime alıp sayfalarını çevirirken tekrar okumaya başladım, yine yer yer gözüm doldu. Tesadüf bu ya, Filiz de gencecik bir matematik öğretmeniyken tayini Diyarbakır Silvan’a çıkmış, kendisini 23 yaşında memleketin dilini hiç bilmediği bir yöresinde bulmuş. Oradaki deneyimle-rinden de yıllar sonra ortaya bu roman çıkmış. “Ne yani burada insanlar, anlamadığım bir dilden mi konuşuyor? Birkaç saat önce yerliyken birkaç saat sonra yabancıydık; aynı ülkenin sınırlarında. Sırf insanlar anadillerini konuşuyorlar diye... Tuhaf bir kızgınlık duyuyordum. Anlamamaktan. Dilin yoksa yalnızmışsın meğer”. Bu cümleler kitabın arka kapağından. Roman ise şehre adım attığında bu yalnızlık içinde olan genç öğretmenin “anlamadığı dilden konuşan” insanlarla, hele hele gözünün içine bakan otuz iki çocukla kurduğu duygu bağını bütün samimiyetiyle anlatıyor.

Haberin Devamı

Anlamadığın dil ve ‘tahammül’

Onun üzerine de Orhan Eskiköy ile Özgür Doğan’ın “İki Dil Bir Bavul” filmini izleyin lütfen. Büyük ölçüde belgesel bir film bu. İki yönetmen, Doğu’ya atanan bir öğretmen bulup ilk gününden itibaren yaşadıklarını çekmek istemişler ve ülkenin doğusunu ilk kez gören Denizlili Emre Aydın’ı bulmuşlar. Tek kelime Türkçe bilmeyen çocuklara dert anlatmaya çalışan, kendini çaresiz hissettikçe telefona sarılıp kendi dilinde anasına içini döken gencecik bir öğretmen.

Karşısında da kendi analarının diliyle konuşan muhtelif yaşta çocuklar. Dertleri aynı: Birbirlerini anlamak, kendilerini ifade edebilmek. Sonunda beceriyorlar bunu. Ve ortaya çok kıymetli, çok anlatılası, o çocukları da o öğretmeni de bir ömür etkileyecek bir hikâye çıkıyor işte. “Romanlarda ya da filmlerde olur o” da diyemezsiniz, ikisi de gerçek hayattan. Okumak, izlemek ve anlamak “Tahammül edemiyorum efendim, biri beni buradan kurtarsın” demeden önce iki kere düşündürür belki. Bir umut.