Caretta yavruları ve çıkarlarımız

Bir insan türü var, dünyadaki canlı cansız her şeyi; hayvanları, ağaçları, suyu, toprağı kendi emrine verilmiş zannediyor. Kendisi bu evrenin efendisi, diğer her şey de onun keyfi için var. Onu beslemek, onu giydirmek, onu eğlendirmek ve ona kazandırmak için. Yunusları parklara, flamingoları, kaplanları, timsahları kafeslere kapatırken, ormanları yakarken, havaya suya zehri salarken içi rahat bu yüzden. Nasıl olsa kendi malı. Kendisinden sonra tufan. 

Bir de bütün bunları kendine dert edinen, bu dünyada misafir olduğunu bilen, diğer canlılarla beraber bu misafirliği barış içinde geçirmek isteyen bir insan türü var. Bir bakıyorsunuz yanan orman için yürüyor, bir bakıyorsunuz nesli tükenen bir hayvanın yaşam hakkı için imza topluyor, bir bakıyorsunuz kuruma tehlikesi altında bir göl ya da dere için yollara düşmüş.

İlkinin ikincisini anlaması mümkün değil, çünkü bir çıkarı yok o insanın, o bitkiden, o hayvandan, o denizden, o gölden. Ne olabilir onu böyle canla başla harekete geçiren? O ormana, o göl kenarına, o deniz kıyısına ev mi dikecek? O yunusları toplayıp hayvanat bahçesi mi kuracak, ne yapacak?

Yüzlerce örnekten minicik bir tanesi, Antalya’nın Kemer ilçesinde Çıralı Kıyı Koruma Koordinasyon Komisyonu’nca kurulan Caretta Timi ve asıl hiçbir çıkarları olmadan onlarla birlikte nöbet tutan 10 gönüllü. Sahilde hava karardıktan sonra sabah 06.00’ya kadar bekliyor, insanların sahile girmesine engel oluyor, başlarına takılı kırmızı ışıklar yardımıyla yumurtadan çıkan yavruların sağ salim denize ulaşmasını sağlıyorlar.

Deli oldukları ya da o yavrulardan bir beklentileri olduğu için değil. Bir parçası oldukları bu doğadan, bu dünyadan kendilerini sorumlu hissettikleri için.

Anlamaya çalışmak hem ikinci tür insanların yükünü hafifletecek hem de bu dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirecektir. Bakın gene bir çıkarımız var üstelik. Nefes alınabilir, denizi, toprağı temiz bir dünya hepimize lazım.

“Ne güzel hikâyeler bıraktı bize”

Umur Bugay’ı kaybettiğimizi duyunca, çoğumuz gibi benim de gözümün önünden hayatımızdan uzunca bir döneme damga vuran “Bizimkiler” dizisi geçti. Birbirinden çok farklı ama bir mahallede, komşu evlerde kimse kimseyi incitmeden yaşayıp giden, zaman zaman itişse de gerektiğinde birbirinin yardımına koşan bütün o incelikli karakterleriyle.

Huysuz yöneticiden ‘Katil’ horozcuya, Alman ‘Ulviye - Ulrike’ yengeden sarhoş Cemil’e beş benzemezin bir arada yaşadığı Türkiye gibiydi “Bizimkiler”. Şimdi Türkiye “Bizimkiler” gibi değil. ‘Katil’in kimseye fiske vurduğunu, Ulrike’nin dışlandığını görmemiştik ama bu ülkeyi kendisine ev bellemiş felçli bir İrlandalı kadının komşuları tarafından dövülebildiği bir çağda yaşıyoruz.

“Kapıcılar Kralı”ndan “Düttürü Dünya”ya pek çok senaryosunu yazdığı filmle de başka bir dünya tasvir etmişti Umur Bugay. Küçük, sade
bir dünya.

Hakkında en çok Levent Cantek’in yazdıkları etkiledi beni; “Ufak tefek evlerin, iyi kalpli sözlerin, tenceredeki fasulyenin, umutlu insanların, çiçekli pencerelerin yazarıydı. Ne güzel hikâyeler bıraktı bize”.

Yeni çıkan kitabı “Karılar & Kocalar”ı (İnkılap Kitabevi) keyifli bir tatil kitabı olmak üzere ayırmıştım, buruk bir hüzünle okuyacağım şimdi.