Gelin başı, damat tıraşı

Bazı küçücük hareketler, edilen tonlarca sözden daha etkili olabiliyor. Mesela biz her gün “Çocuktan gelin olmaz” diye feryat ediyoruz hep bir ağızdan, ama ısrarla küçücük kızlar telli duvaklı gelin edilip duruyor. Aileler onay veriyor, mahkemeler yaş büyütüyor, bir punduna getiriliyor, illa evcilik çağında evlilik yapmaya zorlanıyor çocuklar. Bizim köşelerimizden ortaya attığımız sözler ulaşmıyor yani doğru yere.

Ama mesela Van Yaşam Kadın Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi (YAKA-KOOP) gibi bir oluşum çıkıp da kuaförleri ve berber salonlarını dolaştığında, 18 yaşından küçük çocuklara gelin başı ve damat tıraşı yapmama sözü aldıklarında, dükkânlarına da bunu belirten kâğıtlar astırdıklarında bu somut bir adım oluyor. Birileri, hem de bu ‘düğün’ adı altındaki maskaralığın temel parçalarından olan birileri, “Bir dakika, burada bir yanlış var. Ben buna alet olmayacağım artık” demiş oluyor.

Mesele birtakım oturduğu yerden ahkâm kesen ‘tuzu kuru’ insanların değil, bizzat o yörenin, o kentin, o kasabanın meselesi haline geliyor.

Şimdi sırada gelinlikçiler ve düğün salonları var. Küçücük kızların süslenip püslenip hediye paketi gibi sunulduğu ayinin diğer ayakları. Sabancı Vakfı hibe programları kapsamında desteklenen kooperatif, destek istiyor onlardan. “Satmayın, yapmayın, bu çocukların hayatı kayıyor, bu suçun işbirlikçisi olmayın, karşınıza geldiğinde ihbar edin” diyor.

Ha ne olur, o yapmaz da diğeri yapar o gelin başını. Gelinlik başka dükkândan alınır. Olur yani, bir yolu bulunur gene. Ama en azından attığı her adımda yanlışı yüzüne vurulur.

Günün birinde bir şeyleri değiştirebilecek bir adım böyle atılır, “farkındalık yaratmak” deyip durduğumuz şey asıl böyle olur işte.

Kin ve nefret tohumu ekmek...

Dün Twitter’da Türkiye ne konuşuyor diye bakanlar, iki başlığın yarıştığını gördüler: “Kürtler tehcir edilmeli” ile ona tepki olarak çıkan “Ülkücüler sınır dışı edilsin”.

Ne harika değil mi? Herkes bu toprakları sadece kendi babasının malı ve ona kalmış bir miras olarak görüyor ve diğerini kovma hakkına sahip olduğundan sonuna kadar emin.

Durup düşünmek de yok, tarihten ders almak, ne münasebet? Sonra “1905” diyecek olsan, “6-7 Eylül”den dem vursan, “Vay efendim yapmadık öyle şey”ler ile “Dedemin yaptığından ben mi sorumluyum?”lar havada çarpışır.

E peki şimdi fırsat olsa yapmaya gönüllü olduğun şeyi ne yapacağız? Onun özrünü de torununun torunu mu dilesin?

Kadının barışçı tarafına iyi kötü inanan biri olarak en çok “sivillerin kafasına bomba yağdıralım”cı genç kadınlar görmek burkuyor yüreğimi. Hiç mi sağduyunuz kalmadı, ağzından çıkanı kulağı duyan yok mu?

Fazıl Say’ı Ömer Hayyam tweet’iyle halkın değerlerini incittiği için yargılayan yetkililer herhalde buna da bir şey yapacaktır. Halkın değerleri falan hep ayaklar altında, kin ve nefret tohumları ekmek desen, âlâsı. Bir göz atabilir misiniz acaba?

Rüzgar nasıl yön değiştirdi?

Hani bir şey yapılır da bu kadar göz göre olur mu? Beklenmeyen bir şey değildi, Sinan Çetin’in oğlu Rüzgar Çetin’in davasında rüzgarın onun lehine dönmesi. Bir şey olacaktı illa.

Fakat ortada o kadar göz önünde bir kaza ve dava var ki bir yandan da, nereden çıkış bulunacağı da merak konusuydu. Hepimiz kamera kayıtlarından anbean izledik, Rüzgar Çetin’in hangi hızla karşı şeride çıktığını, polis aracıyla nasıl çarpıştığını açık ve net gördük. O sırada alkollü olduğunu, gencecik bir polis memurunun ölümüne neden olduğunu biliyoruz. Hani ortada belirsiz kalmış hiçbir yön yok.

Hal böyleyken, kazada yaralanan diğer polis memuru Emre Tetik “Rüzgar Çetin hakkındaki şikâyetimizden ve davaya katılma talebimizden feragat ediyoruz” diye bir dilekçe verdiğinde ne düşünmemiz bekleniyor? Emre Tetik’in geçen zamanda yeni bir detay hatırladığına, Rüzgar Çetin’in aslında suçsuz olduğunu anladığına mı inanalım?