Gönlümüzün perdesini kaldıran masal

Bazen bir an oluyor, hatta şanslıysak şimdi anlatacağım gibi bütün bir akşam; insan kendisini tamamlanmış, aradığını bulmuş, zamanının çoğunu kaplayan saçma sapan gailelerden kurtulmuş hissediyor. Üstelik tek de değil, kendisi gibi hisseden binlerce insanla yan yana. “Şu an bu hiçbirini tanımadığım üç bin kişiyle aynı şeyleri hissediyorum, bu kim bilir hangi ırk, din ve inanıştan insanlardan oluşan bütünün bir parçasıyım, ait olduğum yer burası” diyorsun. Hep bir ağızdan, hem de bağırıp çağırmadan, önceden sözleşmiş gibi usul bir mırıltıyla “Sensiz dünya malı neylerim dostum” diye türkü havalandırmışsınız göğe doğru az önce, sizi ayıran ne olabilir?

Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda izlediğim ‘türkü müzikali’ “Gelin Tanış Olalım”, bu ve benzeri bir sürü duyguyla, çok coşkulu bir ruh haliyle yolladı beni Taksim’in kalabalığına. Hani az önce Fırat Tanış yanımızdaki -önümüzdeki- arkamızdaki tanımadığımız insana elimizi uzatıp “Merhaba” dememizi istedi ya, neredeyse sokaktaki insanlarla tanışa tanışa devam edeceğim, o derece.

Gönlümüzün perdesini kaldıran masal

Diyebilirsiniz ki “Ne söyledi sana bu adam, bu saate kadar hiç duymadığın?” Aslında belki hiç. Tam tersi, çok duyduğum, hatta duya duya kanıksadığım şeyler söyledi. Hoşgörüden, tevazudan, kibrin kötü bir şey olduğundan, hepimizin eşit ve kardeş olduğundan, arayıp da bulamadığımız şeyin kendi içimizde olduğundan söz etti mesela. Farkındaysanız elinizi attığınız “kişisel gelişim” kitabında içi boşaltılarak size sunulabilecek maddelerden söz ediyorum.

Ama işte bunları söyleyen Anadolu topraklarının yüzlerce yıllık kültürünün aynası Pir Sultan’lar, Nesimi’ler, Hacı Bektaş Veli’ler, Yunus Emre’ler, aktaran da Fırat Tanış gibi yetenekli ve ışıklı bir oyuncu olunca, gerçekten “ne dediklerini” duyuyor insan.

“Gelin Tanış Olalım”, bir modern zaman abdalının anlattığı bir masal aslında. Bir hikâye. Onlarca destanı, menkıbeyi, öyküyü, masalı yeniden gözden geçirerek, Antik Yunan’dan, Kızılderili hikmetlerinden uzağa düşmeyerek, kulağında türküler, deyişler, semahlar, bozlaklar, hoyratlar yankılanarak metni oluşturan ve sahneleyen Prof. Dr. Semih Çelenk, oyunun Arketip Yayınevi’nden yayımlanan kitabında “Bu hikâye, her şeyin ateş ve kül olduğu, rüzgârların külleri savurduğu, avuçlarımızın bomboş kaldığı bir kâbustan sıçrayıp uyandığımızda anlatıldı” diyor; “Ağıtlarımız azalsın, halaylarımız, horonlarımız çoğalsın diye. Tanımadığımızla, düşman bellediğimizle tanış olalım diye. Türkü söyleyelim, salınalım, oynayalım diye.”

Sahnedeki beyazlar giymiş, yalınayak gelmiş abdal, Fırat Tanış. Oturtuyor yanına görünmez arkadaşını, başlıyor “dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin” hikâyelerini aktarmaya. Kâh kızına talip olduğu sultana kafa tutan Keloğlan’ı anlatıyor, kâh yakutunu çalmak için han odasını didik didik eden hırsıza “Kendi cebine baktın mı?” diye soran ermişin. Arada şahane müzisyen arkadaşlarının (Mehmet Taylan Ünal, Cem Erdost İleri, Mesut Ulusan, Sitar Sertaç Şanlı) eşliğinde deyişler, türküler seslendiriyor. Müthiş bir sesi var, ama daha önemlisi ne dediğini iliklerine kadar hisseden - hissettiren bir yorumu.

Seyirci de onlarla beraber, gitgide “anlamanın en güzel göstergesi olan sevince” kapılarak bir yola koyuluyor. O sırada gökte ay tutuluyor, nereden geldiği belirsiz beyaz bir tüy uçup konuyor sahneye. Artık hangi abdal dedemiz yolladıysa, bir şey demek istedi bence. “Tanış olmak istiyorsan önce gönlünün üzerindeki perdeyi kaldır bir... Karşındakini gördün mü? Aç mı tok mu sordun mu? Kibrine mani oldun mu? Sonra gözündeki perdeyi de kaldır. Karşındakini gör” demiştir belki.