“İyi adamı ne kadınlar ne sektör seviyor”

“İntikam” dizisiyle izleyici karşısına çıkan Nejat İşler: “Çakal olmadım hiç ama iyi bir herif de olmadım. Bütün maceram her gün o kötücül tarafı azaltmakla ilgili. Ama iyilik satmıyor. Ne kadınlar seviyor iyi adamı, ne de sektörde seviliyorsun...”

En son konuştuğumuzda “Nejat İşler bu işleri bırakıyor” diye başlık atmışım. Artık Bodrum’da bir hayat, domates biber yetiştirmek, balık tutmak gibi uğraşlar ilgisini çekiyordu. Onun üstüne “Keşanlı Ali” geldi, şimdi de “İntikam” dizisinin Rüzgar’ı olarak ekranlarda. Artık istediği hayata daha yakın, iki-üç gün İstanbul’da çekimdeyse haftanın kalanında Bodrum’a ‘evine’ gidebiliyor. Oradayken kafasındaki senaryoyu yazıyor, filmini çekeceği günün planlarını yapıyor.
Nejat İşler’le Cihangir’de, evinin salonu gibi gördüğü White Mill’de buluştuk. Her zamanki gibi aklından geçen anında dilinde, rahat, sansürsüz konuştu. Hiç “bunu dersem ne düşünülür?” demiyor... Herhalde onu asıl koruyan da bu. Olduğu gibi görünüp numara yapmaması... “Kaybedenler Kulübü”ndeki meşhur sahnesi gibi... Hani “Ben sana yalan söylemedim kızım.. Ben buyum...” diye başlayan.... Uzun lafın kısası,
Nejat İşler yine kendisi gibi...“İyi adamı ne kadınlar ne sektör seviyor”

En son konuştuğumuzda “Bu işleri bırakıyorum” demiştin. Ne oldu sonra?

Birkaç tane tasarlamadığım şey oldu maddi anlamda. Hiç çalışmamak da iyi olmadı, film milm yazmaya başlamıştm ben orada. Ama kuduruyorum da bir yandan, bir şeyler yapmak istiyorum. Böyle denk geldi. Asla “asla” deme.

Çalışırken disiplinli misindir?

Biraz fazla. Disiplinsiz birini görünce de çok kızarım. Mesela bir gün program değişti, “Neden değişti?” dedim, “Bilmem hangi oyuncu hasta olmuş”. “Ölmüş mü?” dedim. Ben gerçekten anlamıyorum çünkü. Hasta olunca gidilir sete. Ölmedikten sonra gidilir.

“Ayılama bir herifim, tavladır, at yarışıdır...”

Bir işi seçerken uzun sürüp sürmeyeceğini hesap ediyor musun?

Çok etmiyorum aslında. Benim için önemli olan, bu şartlarda ya hiç çalışmayacaksın ya da konforlu bir şekilde çalışmaya bakacaksın. Bu işte mesela... Rol? Evet, barı var, teknesi var, haftada iki gün.. “Olur” dedim ben de.

Hoş bir adam değil mi Rüzgar?

Dizideki bütün karakterler o kadar kötüler ki, tek salak, iyi herif bu. Ama ben orijinalindeki Jack gibi oynamadım, biraz değiştiriyorum. Bir şeyler dönüyor etrafında, farkında değil ama çok da ilgilenmediği için. Onun başka bir dünyası var. Ben o dünyayı kuruyorum şimdi. Bir aşk hikayesi var çocukluktan, oğlan kıza hâlâ âşık, kız karşısına çıkıyor ve onun o olduğundan haberi yok. Daha kafadan salak yani. Daha fenası sonra ortaya biri çıkıyor “Ben Derin’im” diye, ona inanıyor. Çok sinirlenecek seyirci. Saf ve iyi bir herife sinirlenecekler, kötüleri sevecekler. Bu iş tutar, “Dallas” işte.

Yaşını bu rol için biraz büyük bulanlar var...

Haklılar. Ben söyledim, “İnandırıcı olacak mı?” diye, “Sen yaparsın” dediler, bilmiyorum oluyor mu... Uğraşıyorlar makyajla gençleştirmek için, “Ellemeyin” diyorum. Yaşım benim sermayem.

Kendime bakayım, genç kalayım gibi bir derdin yok mu?

Özel bir çabam yok. Yaptığım, yarayan bazı şeyler var. Mesela güneşe çıkmam çünkü sevmem.
O deriyi koruyor. Bu diziye girerken bir kere cilt bakımına gittim. Makyözler bir-iki tane krem veriyorlar, sonra “Yine sürmedin değil mi?” diyorlar sürekli sonra...

Özetle “Ben yakışıklı kalmalıyım” gibi bir derdin pek yok anlaşılan...

Sonra olabilir belki. Şu anda galiba hâlâ g.tüme güveniyorum.

Rüzgar’ın bir ömür aynı kıza âşık olması konusunda ne düşünüyorsun?

Köyde yaşamış gibi, demek ki başka kimseyi görmemiş diyeceğim ama herif de barcı. Bilmiyorum ki. Dizi işte.

Sense aynı anda 1000 kadını sevebiliyormuşsun...

Ama orada şey anlaşılmamış... İlişkinin her şekliyle diyorum; arkadaş olarak, meslektaş olarak... Aynı anda 1000 kadınla olurum demek değil. Ben kadınları seviyorum, onlara güveniyorum.
Bir defa annesini çok seven bir çocuğum. Bir de şanslı gitti
benim hayatım, teyzeler, çok güzel teyzeler hem de, sonra bizim okulu İstanbul Kız Lisesi’nin içine kurdular, 700 tane kızın arasına düştük 50 erkek. Konservatuvara girdim, her taraf balerin kaynıyor, Teşvikiye’ye tezgah açtım, Türkiye’nin en güzel kadınları önümden geçiyorlar. Truffaut’nun filmi vardır, “Kadınları Seven Adam” diye, neredeyse öyle bir durum bu da.

Ama daha çok erkek muhabbetinde görüyoruz seni...

Daha çok erkek muhabbetinde takılmayı seviyorum evet. Ayılama bir herifim, yok tavladır, iddaadır,
at yarışıdır, basitim yani. Her kız da girmiyor o muhabbete tabii.

“Milyon tane kazık yiyince, bedenin zarar görüyor”

Oyunculukta geldiğin noktadan memnun musun?

Hiçbir zaman çok memnun olmadım kendimden. Tek beğendiğim tarafım, bir işe girmekle ilgili cesaretim.
Küfür mü edecek, adam mı öldürecek, soyunacak mı, salak görünür mü, hiç düşünmedim onları. Ama birkaç sene evvel Tiyatro Adam bir oyun oynadı, “Albay Kuş”, başta küçük bir rol var, bir kerelik gittim, oynamaya kalktım. Sahnede ayaklarım zangır zangır titredi, öldüm korkudan. Tiyatroda bir saatte bir yerde olmak zorundasın. O his beni ürkütüyor, bir şey
olursa da gidemezsem diye.

Sette de var aynı şey...

Sette o kadar yok. Bir de orada ışık var, kamera var, bir sürü insan sana yardım ediyor. Tiyatroda tek başınasın. Bir sürü hastalığım var benim, zamanla gelişen. Kolitim var, reflüm var, o iki saatte bir atak falan gelirse yanarım.

Bu kadar genç yaşta bu hastalıkları nasıl geliştirdin?

Müşfik Hoca’dan (Kenter) öğrendiğim bir şey, ben görürüm her şeyi. O da sıkıntı yaratıyor işte. Hayal kırıklıkları çok olunca onlar bedenine zarar vermeye başlıyor. Dedim ya, kadınlara, insanlara güvenirim, çakal olmadım hiç. Ama üst üste milyon tane kazık yiyince, hastalıklar mecburen geliyor.

Annene kızdığını söylüyorsun, hep başkalarını düşündüğü için...

Ben fizik olarak babama, huy olarak biraz anneme benzerim. Annem hep ona koşar, buna çabalar, çok kızıyordum çocukken.
Şimdi anlıyorum.

Sen de mi öylesin?

Ben hiçbir zaman iyi bir herif olmadım, annem iyi birisi. Aramızdaki fark o. Benim kötücül tarafım vardı. Bütün maceram her gün o kötü tarafı azaltmakla geçiyor. İyilik satmıyor ama, ne kadınlar seviyor iyi insanı, ne sektörde seviliyorsun, hiçbir şey yapamıyorsun iyi olunca, oturuyorsun.

“İki bulut çakalım, iki koyun geçir, Türkiye’yi eleştir, Avrupa’da festival gez... Tahammül edemiyorum artık”

Danıştığın kız arkadaşın yok mu?

Var. Benim ağzımda bakla ıslanmaz, her şeyimi anlatırım. Severim anlatmayı.

Aynı rahatlık röportajlarında da var. “Ben yıkanmam” denir mi canım?

Gümüşlük’te sekiz ayı bulur denize girme sezonu, ben bu sene iki kere girdim, o da zorla. Voleybol oynamıştık, üstüm çok kumluydu, onun için girdim. Sevmiyorum, su sevmiyorum, kedi gibiyimdir biraz. Çocukluktan herhalde, çok üşüyordum ben yıkanınca. “Niye girmiyorsun?” diyorlar, “Islak” diyorum. Ama girdiğim zaman uzun kalıyorum mesela duşta. Evet, biraz fenayım bu konuda. Kendim ya da yakınımdaki biri rahatsız değilse yapmıyorum. Ama ben terlemem de mesela.

“Yemek programı izlerim, kursa gitmek istiyorum”

Evinin düzeni nasıldır?

Bir-iki gün dağılır ev, üçüncü gün ben sinirle toplamaya başlarım. Ve dışarıya gösterdiğim portrenin altında gizli bir düzen var. Disiplin, düzen, ben severim onları, Alman ekolünden geliyorum.

Yemek yapıyor musun?

Çok. Kursa gitmeyi düşünüyorum. Yemek programlarını çok seviyorum mesela, en çok onları seyrediyorum, güzel tüyoların verildiği... İnternette en çok baktığım şey yemek tarifleri.

Neler yapıyorsun?

Etli, tavuklu, balıklı şeyleri seviyorum, onları yapması daha artistik geliyor. Mercimeği haşla filan, çok havalı gelmiyor. Beraber yaşadığım bir hatundan daha çok yemek yaptığımı söyleyebilirim. Bir film vardı, Nick Nolte ressamdı, dört New York hikayesi, onun gibi takılıyorum. Müziği açıyorum, ne içeceksem onu koyuyorum, dolabı açıp bakıyorum. Ondan da biraz, ondan da biraz, ne içiyorsam ondan da koyuyorum içine. Soslar moslar, hazır çorbadan makarna sosu yapıyorum çok güzel, hızlı.

Daha yerleşik bir hayat, çoluk çocuk gibi planların var mı?

Geniş zamanlı cümleler kurmak pek doğru değil gibi... Bilmiyorum. Düşündüğüm oldu ama, onu söyleyeyim. Biri bana düşündürttü bunu. Biraz öyle oluyor, birinin sana düşündürtmesi gerekiyor.

Nasıl biri olmalı?

Makul. Tek istediğim şey şu, evdeyken huzurluysak, birbirimize bakıp birbirimizi seviyorsak hâlâ ve eğlenebiliyorsak evde... Bunları da uzun bir süre biriyle yaparsam, olabilir. Uzun bir test sürüşü lazım ama, zırt diye olacak bir şey değil. Gerçi onu da bilmiyorum, birisi gelir, salağa çevirir, birden biter iş, çocuğu da koyar, gider.

Niye gidiyor?

Ben sıkıcı bir herifim aslında, eğlenceli değilim, o yüzden galiba.

Eğlenmekten ne anlıyorsun?

Birincisi ben tek başıma vakit geçirmekten çok hoşlanıyorum. Çok meşguliyetim var, müzik, film, kitap... Buna uyabilecek birisi geldiği zaman aynı evde kalabiliyoruz. Yoksa erkek arkadaşlarımla dolaşıyorum. Sakin geçiyor orada gün. Film seyret, kitap oku biraz, internetten bir şeylere bak, saat 2’de İstanbul altılısı var, 6’da Adana, birisi arar “Okey oynayalım mı?” der, kahveye gidersin, akşama doğru bara geçilir, rakı olacaksa rakıya oturulur, başka bir şey yok... Top oynanır arada...

“İyi hikaye gelmiyor, samimi bir şey yok ”

Sinemada oynamadın bir süredir...

Gelmiyor düzgün bir şey. Şimdi kimsenin hakkını yemek gibi olmasın ama Adana’ya gittim ya, Altın Koza’da jüri üyesiydim, 16 tane film seyrettik, güzel filmler var ama saçmalıklar da var bir sürü. İyi hikaye gelmiyor, hepsi kurulmuş şeyler. Ya uzun planlar, garip bunalımlı çocuk, ya “Issız Adam” versiyonları... “Laz Vampir” için bile teklif geldi bana ya, öyle garip şeyler... Samimi bir şey bulamıyorum.

Facebook’ta “Avrupalı böyle sever” diye çekilen ‘oryantalist’ filmlere söylenmişsin... Neyi kastediyorsun?

“Oğlum buradan iki bulut çakalım, arkadan iki koyun geçir, biraz da Türkiye’deki durumları eleştir, ne fenayız” yap, Avrupa’da festival gez işte. Tahammül edemiyorum artık. Öyle şeyler seyrettik ki aklın durur.
Herif duruyor koltukta, hiçbir şey yapmıyor, kapı çalıyor, duruyor, kapı çalıyor, duruyor. Şu kapıyı açsana be adam, belki kötü bir şey var.

“Dünya umurumda tabii, olmayan da bana takılmasın”

Müziğe dair bir şey yapmaya niyetin var mı?

Olmadı, tren kaçtı, gençken yapmak lazımdı o işleri, 12-13 yaşında gitarım olsaydı, çalışırdım, çalardım. 25-26 yaşında bir tane gitar aldım, sıkılmıştım her şeyden, başka bir maceraya doğru gitmiştim, ancak sahilde çalan çocuklar kadar çalabiliyorum gitarı.

Duman’ın şarkısını söyledin, onunla çok bütünleştin. “Neşesi Yeter”.

Sıkıntılı zamanlarımızda iki-üç tane film bitirdik set dönüşü sırf o şarkıyı dinleyerek. Oradan anısı kalmıştı, o yüzden onu söylemek istedim. Göndermedir aslında o şarkı çalıştığımız setlere ve iki tane özel arkadaşıma.

“Umurunda mı sandın bu dünya” diye sözleri var... Sana göre mi?

Umurumda tabii, olmaz olur mu... Umurunda olmayan da biraz yürüsün sağdan, pek takılmayalım. O teselli şarkısı gibi... Ama o duyguyu da 24 saat taşısaydım şimdiye kadar gitmiştim, sana söyleyeyim. Bir şekilde atlatmak lazım...

“Pilatese gitmeyi düşünüyorum”

15 sene sonrası için ne düşünüyorsun?

Yazdığım senaryoyu realize etmek istiyorum önce. Ondan sonra hem tiyatroda hem sinemada devam etmek istiyorum. Ama oyuncu olarak değil, suyun başında olmak istiyorum. İstediğimi anlatamıyorum oyunculukla. Hele röportajla hiç. Sanki bir tane yaratılmış karakter var, onun hakkında sorular soruyormuşsun gibi geliyor.

Cevapları öyle mi veriyorsun?

Refleks olarak veriyorum, sonradan pişman olacağım şeyler söylemiş olabilirim. Yazarak daha iyi cevap veriyorum röportajlara.

Neden pişman oluyorsun, kendini açık ettiğin için mi?

Kendimi açık etmekle ilgili bir sorun yok. Dediğim gibi benim ağzımda bakla ıslanmaz, “Aslında içimde biri var” diye bir şey yok. Bir itiraz olduğu zaman da diyebilirim ki “Baba mal bu, ben sana yalan söylemedim”. İlişkide de öyle. Sette bir sürü zaman geçiyor oynayarak, bir de buraya gelip mi oynayacağım?

Yaşınla aran nasıl?

Övünerek söylüyorum çünkü 41 yaşındayım ve hâlâ iki saat futbol maçı yapabiliyorum, şanslıyım.

Hem de kendine bakmazken...

Şansımı zorlamayacağım ama. Bir sürü şey hayatımdan çıkar, başka bir sürü şey de girer. Geçen gün “Ben pilatese gideyim” dedim mesela. Spor yapamıyorum burada, spor salonunu da hiç sevmiyorum, Pilates, zaten okulda yaptıklarımız değil mi? Kasları esnet, gevşet, biraz form alsın vücut...