Kayıp çocuklar ülkesi

Benim artık bir kere daha “İdam çözüm değil” yazmaya takatim kalmadı. Süreç hep aynı şekilde işliyor. Çocuklar kaçırılıyor, çocuklar tacize tecavüze uğruyor, çocuklar öldürülüyor ve biz idamı konuşuyoruz.

Bugün Eylül’ün, Leyla’nın fotoğraflarına bakıyoruz, içimiz dağlanıyor ve “Bu aşağılık herifler idam edilsin” diyoruz, içimizin o yangınına su serpiliyor bu fikirle.

Ama işte her toplumsal infial yaratan olayda idam ve hadıma sığınmak soruna çare bulmaktan biraz daha uzaklaştırıyor bizi. Kolay çünkü “İdam cezası olsaydı bunlar olmayacaktı” demek. Halbuki rakamlar ortada, idamın olduğu ülkelerde durumun nasıl olduğu belli. Azalmıyor idam cezasıyla tecavüzler, cinayetler. Caydırıcı bir ceza değil bu. Bunu dile getiren bir tweet attı diye Berna Laçin’i bile linç etmeye kalkışmak gerçeği değiştirmiyor.

Zor olan, üzerinde asıl düşünülmesi gereken, çocukların rahatça kapı önüne salınamadığı bir toplum haline nasıl geldik bir, bu tehlikeli ortamda çocuklarımızı korumak için nasıl önlemler alabiliriz iki ve tabii bu ortamı nasıl değiştirebiliriz üç.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri ortada; 2008-2016 yılları arasında kayıp çocuk vakaları 100 bini aşmış ülkemizde. Buna son iki yılı ekleyin bir de. Sizce de enerjimizi soruna kalıcı çözümler bulmaya yöneltmemiz gerekmiyor mu?

Psikologların, sosyologların, hukukçuların, uzmanların, konuyla ilgili canla başla uğraşan kadın derneklerinin dahil edildiği, çocukları ve tabii kadınları - korumak için kalıcı politikaların üretileceği, “idam çıksın”dan daha fazla emek ve zaman isteyen bir süreçten söz ediyorum. Başka çaremiz yok bu girdaptan çıkmak için.

Belki gurur duyarız!

Bizim ‘milli ruh’ sanırım sadece erkeklerin oynadığı futbol maçlarında şaha kalkan bir şey. Sanatta, müzikte, edebiyatta, tiyatroda, sinemada uluslararası bir başarı kazandığımızda kılı kıpırdamıyor mesela. Bir yazarımızın kitabının bilmem kaç dile çevrilmesi, bir sinemacımızın önemli festivallerden ödüllerle dönmesi, bir yönetmenimizin uluslararası sahnelerde alkışlanması asla gurur kaynağı olamıyor.

Dahası, kadın sporcularımızın başarıları da dahil değil ‘milli ruh’u sevindiren olaylara. Misal, bu hafta herkes Dünya Kupası’na kitlenmişken, A Milli Kadın Voleybol Takımımız FIVB Uluslar Ligi’nde final oynuyordu.

Takımın liberosu Ayin Sarıoğlu, ABD’ye yenilerek Gümüş Madalya almalarının ardından Twitter’da F1 yerine voleybol maçını veren S Sport’a yazılanlara isyan etti. Yazılanlara birkaç örnek: “Verdiğim para haram olsun”, “Bir defolun, aç artık F1’i”, “F1’e geç boş yapma”, “İnşallah galibiyet yüzü göremezsiniz turnuvada” ve buraya yazamayacağım bir dolu küfür. Ne o? Gurur duyduğumuz ülkemizin kadınları final oynuyor.

Olanca kibarlığıyla “Arkadaşlar arada bizi de takip edin, biz de güzel şeyler yapıyoruz” diye yazmıştı Sarıoğlu, “Futbolda yakalanamayan başarıyı yıllardır elimizde bulunduruyoruz. Belki gururlanırsınız, kim bilir”.

İyi niyetli bir dilek. Gururu geçtim, beddua etmeseler bari.