Asu Maro

Asu Maro

amaro@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları
Haberin Devamı

Korkunç bir görüntü sahiden. Bir alışveriş merkezinin güvenlik kontrol noktasında üç tane adam yaka paça sürükledikleri bir delikanlıyı dövüyorlar. Öyle ufak bir itişme falan değil, basbayağı tekme tokat. Adam tek, onlar üçü. Bir vatandaş cep telefonuyla çekmiş, NTV’de izliyoruz.

Sonra anlıyoruz ki dayak yiyen genç, AVM’nin güvenlik görevlisi. Hani görevi oranın güvenliğini sağlamak olan. Kapıya bir X-ray cihazı konuyor ya, çantanda silahtır, kesici - delici alettir, patlayıcı maddedir, bunlarla giremeyesin diye. Eğer geçerken cihaz öterse, güvenlik görevlisi seni durdurup üstünü arıyor. Bunu yapmakla mükellef, işi bu.
Beş yaş çocuğuna anlatır gibi anlatıyorum çünkü olanları nereden bakarsan bak, anlamak mümkün değil. Adam, her zamanki gibi işini yapmış, cihazın ötmesine neden olan üç kişiyi durdurup üzerlerindeki metalleri cihaza bırakarak tekrar geçmelerini istemiş. Üzerlerindeki ‘metaller’ silah.

İtiraz ediyorlar. “Biz” diyorlar, “polisiz”. Güvenlik görevlisi de o anda yapması gereken tek şeyi yapıyor, kimliklerini görmek istiyor. Göstermiyorlar. Israr ediyor, dövüyorlar. Olay bu. Yani özetlersek; birinci önceliği vatandaşın can güvenliği olması gereken polis, bunu sağlamaya çalışan güvenlik görevlisini işini yaptığı için dövüyor.

Vatandaşlar sivil polis şiddetini durdurmak için polis çağırıyor, bu da kâr etmiyor. En sonunda sivil polisler dövdükleri güvenlik görevlisini bir de gözaltına alıyorlar! Sadece onu mu, dayağa tepki göstermeye cüret eden iş arkadaşını da.

Demek ki biz, X-ray cihazı, güvenlik görevlisi gördüğümüz yerde rahat etmekle hata ediyoruz. “Ben polisim” diyen oradan elini kolunu ve silahını sallayarak geçebiliyor. Kimliğini sormak suç olduğuna göre, polis olmana bile gerek yok, olduğunu iddia ederek her kapıyı açabiliyor, canını sıkanı dövebiliyor, itiraz edeni götürebiliyorsun.

Hayır, normalde kimlik sormasa kızması lazım, “Sen ne biçim yapıyorsun işini, ne belli benim polis olduğum?” diye. Adım başı saldırı, patlama olan ülkeyiz, şimdi ne yapsın güvenlikçiler, dayak yememek için önüne geleni silahla geçirsinler mi? Orada birinin başına bir şey gelirse kim verecek hesabını?

Hakikat bitti, sonrasına buyrun

Geçen yıl, sözün kifayetsiz kaldığı yerde devreye giren ‘gülmekten gözünden yaş gelen emoji’yi ‘yılın sözcüğü’ ilan eden Oxford Sözlüğü, bu yıl da hakikatin hükmünün sona erdiğini idrak etmemizi sağladı. Yılın sözcüğü, Oxford Sözlüğü’ne göre ‘post-truth’, yani ‘hakikat-sonrası’.

Artık insanları inandırmak için bir şeyin doğruluğunu kanıtlamak zorunda değilsin. Söylüyorsun, oluyor. Hele hele etkileyici bir hatipsen, insanların duygularına seslenebiliyorsan, inançlarından yakalayabiliyorsan hangi hakikat durabilir karşında? Kim, nerede, nasıl, ne zaman gibi somut veri isteyen soruları duymazdan geleceksin, kendi dediğini farklı cümlelerle tekrar edeceksin, asla geri adım atmayacaksın, formül bu. Bir açıklamaya girişirsen sonu gelmez.

Guardian’ın haberine göre, kelime ilk olarak 1992’de Körfez Savaşı için icat edilmiş ama Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkma oylaması sürecinde ve ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesinin ardından kullanımı artmış. Hatta sayı vermem gerekirse geçen yıla göre yüzde 2000 artmış, Oxford Sözlüğü’nün yalancısıyım. Bakınız, dilimiz bize böyle şahane bir kaçış noktası da sunuyor: “Ben onun yalancısıyım”, bitti.

Bir örnekle açıklayalım: Mesela ben Nihat Doğan’ın yalancısıyım, televizyonda söyledi; Okan Bayülgen’in yedi yaşındaki kızının kolundaki kırmızı bileklik Kabbala anlamına geliyormuş.

Michael Jackson’dan Madonna’ya bir sürü Hollywood ünlüsü de takarmış. Eee? Eee’si o işte. “Dünyayı semboller yönetir, insanlar değil. Kabbala’cılar kırmızı iplik takar” diyor, yorumu bize bırakıyor. Yedi yaşındaki çocuğa Kabbala’cı mı diyor? Yoo. Annesi babası Kabbala’cı da bunu çocuklarıyla anlatmak istemişler mi diyor? Hayır. Bir şey demediği için kanıtlaması da gerekmiyor. Hakikatten kime ne?