“Kimse teknolojik bir adam olduğumu tahmin etmez”

Memet Ali Alabora yönetmenliğini de üstlendiği “Mi Minör” oyununda bir diktatörü oynuyor. İsyan eden piyanist rolünde ise karısı Pınar Öğün var

Pinima diye bir ülke var.
Hiçbir yerde ve her yerde. ‘Kendine özgür’ ve ‘kendinden laik’. Bu ülkenin de bir başkanı var, çok fedakar, geceleri uyumuyor, halkı adına düşünüp kararlar veriyor ki onlar maazallah düşünmek zorunda kalıp yorulmasın.
Ama bir tane çatlak ses çıkıyor ‘mi minör’ tonunda ve işler karışıyor...
Başkanı Memet Ali Alabora, isyan eden piyanisti karısı Pınar Öğün’ün oynadığı “Mi Minör”, seyircileri oyunu izlemeye değil oyuna katılmaya çağırıyor. Küçükçiftlik Park’ta kurulan dev bir alanda oynanan oyunu tribünden izlemek kadar tam ortasında yer almak, halkı isyana teşvik etmek, twit atarak, video çekip yayınlayarak Pinima’nın ipliğini pazara çıkarmak ve daha pek çok şey mümkün... Tekstini Meltem Arıkan’ın yazdığı ‘müzikli iktidar oyunu’ “Mi Minör”ün yönetmeni Memet Ali Alabora ile hem bu çok boyutlu oyunu hem evliliğini hem de hayatın renklerini konuştuk...

İzleyiciyi oyunu izlemeye değil oyuna katılmaya çağırıyorsunuz. Ne demek bu?

Ben yıllardır oynamak denilen şeyin ne olduğu üzerine çalışıyorum. Oyuncu İngilizce’de ‘actor’ demek, rol yapan ya da hamle yapan. Oysa Türkçe’de çok kapsamlı. Bir oyun oynayan, bir oyun oynanmasına neden olan, bir oyun kuran, oyun bozan, oyun satan... “Oyunbaz” demek yani. Dolayısıyla bizim yaptığımız, bir oyun alanı kurup oyuncuların da insanlara oyun oynatmasını sağlamak. Ama burada iki katman var, bir gösteri var, bir seyirci gelip sadece o gösteriyi izleyip gidebilir. İkinci katmanı ise oyun katmanı. Orada bir grup var, Pınar’ın oynadığı piyanistin ve ekibinin organize ettiği, onlar da seni bir oyuna davet ediyorlar. Bu ikili yapıya bir de dijital oyuncular ekleniyor çünkü onlar o sırada dünyanın her tarafından dijital oyuncularla bu oyunu oynuyorlar, twit atarak, canlı yayın yaparak.

Peki oraya gelen seyirci neler yapabilir?

Deneme oyunundan gördüğümüz kadarıyla başkanı yuhalayabilir, slogan atabilir, diğerlerini örgütleyebilir. Benim annem mesela oyunun sonunda delirdi, bayağı polislere falan vurmaya başladı.“Sinirim bozuldu ve kendimi kaybettim” dedi. Onun dışında Pınar ve ekibi oyunun bazı sahnelerinde seyircilerle röportaj yapıyor, bunları da şu anda ustream’den izlemek mümkün, onları izleyebilir seyirci telefonundan. Piyaniste katılıp eğlenmeyi tercih edebilir. Ve de daha bizim bilmediğimiz bir sürü şey yapacaktır ve yapabilir.

“Evli ve evde olmayı çok seviyorum”

Teknolojik bir dünyanın oyunu bu. Sen teknolojiye bu kadar yakın mısın?

Bazı arkadaşlarım bana ‘nerd’ ya da ‘geek’ diyorlar. Şöyle ben ortaokul, lisedeyken okulun en iyi üç bilgisayarcısından biriydim, sonra çok uzun yıllar bilgisayarla bağım koptu. 2007 yılında Linux dünyasına girdim ve bazı basit programlarda kod yazmak, web sitesi yapmak, html kod yazmak gibi şeyleri de yapıyorum.

Yakın zamana kadar cep telefonu bile kullanmamandan belki, çağa ayak uyduran biri olduğunu düşünmemişim...

Bir tarafım çok klasik bir adam gerçekten. Giyinme tarzımla, dinlediğim müzikle, lezzet seçimimle... Ama bir tarafım da çok teknolojiktir. Hatta bazen Linux dünyasıyla ilgili röportajlar yapıldığında, bildiğim şeyleri gördüklerinde kafaları karışıyor, “Bu adam bunları niye biliyor?” diye.

Oyunun geçtiği ülke için “Burası hiçbir ülke değil” diyorsun. Türkiye’ye benzetiyor insan ister istemez...

Bu çok güzel bir duygu. Çünkü gerçekten Pinima ‘kendine özgür’ bir ülke. Ve ‘kendinden laik’.

O ne demek?

Kendinden laik çünkü dini hukukuna göre düzenlenmiş. Bu duygu neden güzel çünkü herkes kendi durduğu yerden “Aynı bizim orası” diyor. Yasaklar var, pazar günleri pembe pantolon giymek, çarşamba günleri duş almak, kadınların toplu taşıma araçlarında çikolata yemesi, eşeklerin küvette yıkanması gibi, bunlar dünyanın çeşitli yerlerinde olan gerçek yasaklar. Meltem öyle bir dünya kurdu ki her yerde ve hiçbir yerde.

Ve yasaklara baş kaldıran ses bir kadından çıkıyor.

Evet, bu oyunun karşı çıkanı kadın. ‘Müzikli iktidar oyunu’nun iktidarı erkekse müziği kadın.

Üstelik siz karı-kocasınız...

Hepsi başka başka katmanlar ekliyor. Bizim için de çok kolay bir süreç değildi. Bir kere yönetmen-oyuncu ilişkisiyle karı koca ilişkisini en azından o prova döneminde karıştırmamak gerekiyordu. Ama Pınar bu oyunun sadece bir oyuncusu değil, ilk günden itibaren yaratıcı ekibin içinde. Sonra bütün o iktidar ve kadın ilişkisi önemli, sonuçta yönetmen de bir iktidar. İktidar bizim için dönüp dolaşıp düşünmek zorunda kaldığımız bir mesele oldu oyun boyunca.

Siz uzun süre ilişkinizi şehirlerarası ve ülkelerarası götürdükten sonra evlendiniz. Neler değişti hayatınızda?

Dört sene sürekli uzaktık. Önce Ankara’daydı Pınar, sonra Londra’ya gitti. 19 Kasım evlilik yıldönümümüzdü, üç yıldır da hep beraberiz. Çok mutluyum ben beraber yaşıyor olmaktan. Bir de Demirciköy’de oturmak bana çok iyi geliyor ki ben hiç şehrin dışında yaşayabileceğini düşünenlerden değildim. Ama şehri bırakıp eve gitme duygusu çok güzel oluyor. Çok mutlu oluyorum eve gittiğim zaman, karımla vakit geçirdiğim zaman. Seviyorum yani evli olmayı. Evli ve evde olmayı.

“Bir gün Frank Sinatra şarkıları söyleyebilirim”

Emir Gamsızoğlu’yla İş Sanat’ta yaptığınız çocuklarla klasik müzik etkinlikleri devam ediyor mu?

Ediyor. 27 Ocak’ta müthiş bir şey yapıyoruz. Emir’in fikri. İlk defa bir orkestra geliyor. Ve Mozart’ın doğum günü. Sahnede pasta keseceğiz, o gün sadece Mozart çalacağız. Sohbet ediyoruz çocuklarla, bulmaca yapıyoruz “Bu kimin eseri?” diye, sonra bir eserin bir bölümünü üç dört kere üst üste dinliyoruz ve her seferinde başka bir enstrümana konsantre olmalarını istiyoruz. Beşinci sezonuna girdik.

“Chopin istiyorum” diye bağıran çocuk mu oldu sahiden, internette okudum...

Evet, geçen gösteride bir çocuk “Chopin çalın ya” diye bağırdı. Esas önde bir çocuk vardı altı yaşında, Felix Mendelssohn’un Bartoldy soyadını bile biliyordu.

Sen de öyle miydin çocukken?

Hayır, benim babam çok klasik müzik dinlerdi, benim de kulak dolgunluğum vardı. Ama şeye çok şaşırırdım, babamın eserleri dinleyip “Bu onun, bu bunun” demesine. Ben 20 yaşındayken merak sardım. 15 yıldır kesintisiz müzik dinliyorum işte. Profesyonel bir dinleyiciyim.
Caz da dinlerim, Türk müziği de...

Selahattin Pınar’la da akrabalığınız var, değil mi?

Babamın dayısı, evet. Türk halk müziği de dinlerim. Ama genel olarak zamanım klasik müzik ve cazla geçer. Atıyorum, bir gün bir yerde sırf kendim için bir program yaparak Frank Sinatra şarkıları söylemek isteyebilirim.

Epey bir zamanın babaannenle beraber geçmiş. O klasik tarafın ordan mı geliyor acaba?

Hafta içleri babamda kalıyordum, o zaman babaannem bakıyordu, evet. Nurhayat Fatma Pınar. Ama babaannem çok klasik bir kadın değildi. O dayımdan geliyor olabilir, bir de babamın babası Sosyete Sabahattin diye bilinirmiş, çok şık giyinirmiş, janti bir adam, çok yakışıklı, en fakir hallerinde bile eve rokfor peyniri getiren filan. Herhalde bir kuşak önceye gitmiş benim o alışkanlıklarım.

“Her gün takım elbise giyebilirim”

Bir moda çekimi gördüm, mendil bağlama stilleri gösteriyordun...

Ben takım elbise bayağı severim. Mesela takım elbise giyersem eve gidene kadar
o ceket çıkmaz, gömleğin düğmesini de açmam. Her gün takım elbise giyebilirim. Taji var benim yıllardır kıyafetlerimi yaptırdığım yer, Tacettin’le Güngör Abi, onlar bana her gittiğimde yeni mendil bağlama biçimlerini öğretirler. O röportajda onları göstermiştim. Bizim çok aksesuarımız yok, bir mendilimiz var, bir de kol düğmemiz. Takıntılı olduğum şeyler dolma kalem, kol düğmesi, beyaz gömlek. 30-40 tane beyaz gömleğim vardır ve takım elbiseyle sadece beyaz gömlek giyiyorum. Ama Pınar sayesinde biraz daha spor giyinmeye başladım. Pınar ne alsa giyiyorum. 14 sene falan kot giymemişim ben. Bayağı kolay bir şeymiş.

Pınar başka neleri değiştirdi sende?

Karım beni hep değiştiriyor zaten ya. Beni bana daha çok yaklaştırıyor.

“Yemek yaparken güzel bir bıçağım olmalı”

Oyunun çoğu sizin evinizdeki çalışmalarda çıkmış. Bu durum evlilik hayatınızı nasıl etkiliyor?

Beraber üretiyor olmak, bir şeyi beraber var ediyor olmak çok keyifli. Buzdolabı boşalıyor, öyle etkiliyor. Ve uzun zamandır böyle sakin, evde yaşama halini unuttuk.

“Buzdolabı boşalıyor” sen yemek yapamıyorsun anlamına mı geliyor?

Ben uzun zamandır yemek yapamıyorum. Biz evlendiğimizde daha çok yemeği ben yapıyordum. Sonra Pınar dedi ki “Sen mutfağa girmeyeceksin artık”. Ve o arayı kapattı. O, o kadar iyi yemek yapmıyordu, şimdi süper yemek yapıyor. Özellikle hamur işlerini çok güzel yapıyor, içindeki Çerkez çıktı. Ama yazın mangaldan ben sorumluydum, onu söyleyeyim.

Sen kimden öğrendin yemek yapmayı?

Babaannem çok iyi yemek yapardı. Babam da yapardı. Bir erkeğin yemek yaptığını gördüm büyürken. Ama ben buna 14 yaşında falan merak sarmıştım. İlk omlet yapıyordum, ondan sonra spagetti, şnitzel... Kendi kendime yaşamaya başlayınca yavaş yavaş pilav, kuru fasulye, zeytinyağlılar derken ilgi de duymaya başladım. Bu sefer fırınlar, onlar bunlar derken büyüdü iş.

Alet edevata da meraklısın yani...

Ben bir işi yapıyorsam, mesela yazı yazıyorsam kalemim güzel olsun isterim. Dolmakalemim olmadan yazamam mesela. Tıraş olacaksam traş takımım vardır, güzel köpüğüm vardır, İngiltere’den aldığım fırçam vardır, kuzgun tüyünden... Alet severim yani. Dolayısıyla yemek yapıyorsam da güzel bir bıçak, güzel bir kesme tahtası, güzel bir tava, öyle şeyleri severim.