Lolita kendi hikâyesini anlatsaydı

Oyun Atölyesi’nde sahnelenen Pulitzer ödüllü “Araba Kullanmayı Nasıl Öğrendim”, seyircisini ikilemde bırakan, sorular sorduran, ezberlerini sarsan bir oyun...

Hani bazı meseleler vardır, size onlara dair sadece ve sadece tek bir bakış açısı olabilir gibi gelir. Tarafsız anlatılamaz onlar. Bir iyi taraf vardır, bir kötü. Bir masum, bir suçlu. Bir kurban, bir zalim. Ya siyah ya beyaz. O “kötü” dediğimiz insanın nerelerden geçip o kişiye dönüştüğünü, ne yaşadığını bilmek bile istemeyiz. Bilmek anlamayı getirebilir, anlamak affetmeyi, bunu tercih etmeyiz.

Ama bu tek yönlü bakış açısıyla da mesele hep karanlıkta kalır, dokunulmadıkça, pansuman yapılmadıkça kanayan bir yara gibi asla kabuk tutamaz ya... Anlatacağım oyun, biraz anlayıp affetmenin iyileştiriciliği üzerine düşündürdü beni.

Lolita kendi hikâyesini anlatsaydı

Amerikalı yazar Paula Vogel’ın 1998 Pulitzer ödüllü metni “Araba Kullanmayı Nasıl Öğrendim” (How I Learned to Drive), Oyun Atölyesi’nde Sami Berat Marçalı’nın çevirisi ve rejisiyle sahneleniyor. 1997’de yazılmış olmasına bakmayın, zamansız bir hikâye, anlattığı. Maryland kırsalında geçiyor olmasının da hiçbir önemi yok, memleketimizin herhangi bir geniş ailesine rahatlıkla uyar. Belki cinselliğin bu kadar rahatça espri konusu edildiği bir aile olmaz da, konu herkesin bildiği sırları yıllar yılı hasıraltı etmek olunca cuk oturur.

Suistimal edilen sevgi

Oyun, şu an 47 yaşında olan bir kadının çocukluğunda ve genç kızlığında eniştesiyle kurduğu yakınlığı geri dönüşlerle anlatıyor. Herkesin lakabıyla çağrıldığı bir aile. Kızınki Fındık, adamınki Dik. Dik Enişte 2. Dünya Savaşı’nın travmalarını taşıyan bir alkolik. Ama son derece kibar, karısına ev işlerinde yardım eden, bulaşık bile yıkayan bir adam. Kendi çocuğu yok, o da doğduğunda bir avucuna sığan yeğeni Fındık’a çok düşkün. On bir yaşına geldiğinde ona araba kullanmayı öğretmek istiyor, Fındık da babasız büyümüş, ailenin kadınlarından bezmiş bir ergen olarak en iyi eniştesiyle geçinmekte. Fakat bu araba kullanma dersleri tez zamanda farklı bir “hayat dersi”ne dönüşmeye başlıyor.

Lolita kendi hikâyesini anlatsaydı


Şimdi, diyebiliriz ki bunda ikilemde kalacak ne var, adam pis bir tacizci, bir pedofil, kız da kurbanı, anlamaya çalışacak bir durum yok, nokta. Gelgelelim yazar Paula Vogel bunu amaçlamamış. Oyun için esin kaynağı Nabokov’un “Lolita”sı olmuş, lise yıllarından itibaren defalarca okuduğu ve çok etkilendiği hikâyeyi, “Bir kadın yazar Lolita’nın bakış açısından yazsa nasıl olurdu?” diye düşünmüş ve bu oyunu böyle yazmış. Enişteyi bir canavar olarak çizmek yerine onun kafasının içine girmek, üç boyutlu bir karakter olarak onu da anlamak istemiş. Tamam, tabii ki hastalıklı bir şey yaptığı, metin de asla aksini inkâr etmiyor. Ama nefret edilecek bir adam değil. Fındık’ın onu neden sevdiğini de anlıyorsunuz yani. “Çocuk tacizi bu, ne sevgisi?” demek tabii ki mümkün ama sonuçta bize hikâyeyi anlatan yetişkin Fındık, eniştesini affedici ve şefkatli bir tonda anıyor. Ve ortada enişte tarafından suistimal edilmiş olsa da bir sevgi ve güven var. Sonunda da acıma hissi.

Şefkatli bir ton

Bu çok çarpıcı metni sahneye koyan Sami Berat Marçalı onun şefkatli tonunu büyük ölçüde muhafaza eden bir reji anlayışı benimsemiş. Hiçbir anda müthiş bir karanlık çökmüyor üzerinize izlerken, sık sık gülümsüyorsunuz hatta. Ailenin diğer bireylerini oynayan oyuncular (Yasemin Çolak, Yezdan Kayacan, İnci Sefa Cingöz) aynı zamanda koro vazifesi görerek anlatıcılığa da soyunuyorlar ve tabii ki ailenin ikiyüzlülüğünü açık ediyorlar. Ancak korodaki abartılı oyunculuk tercihleri hikâyeye fazladan ve pek de ihtiyacı olmayan bir mizah katmanı ekliyor.

Fındık ve Dik Enişte’de iki parlak oyuncuyu, Özlem Zeynep Dinsel ve Berk Hakman’ı izliyoruz. Geçen yıl Sami Berat Marçalı’nın “Yuva” oyunuyla Afife En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Özlem Zeynep Dinsel, bir kadının farklı yaşlarını canlandırmakta son derece başarılı. Başta “Şu kadar yıl önce” dediğinde kafanızda hesap yaparak yaşını tahmin etmeye çalışırken bir süre sonra onun halinden, tavrından hikâyenin hangi evresinde olduğunu anlamak mümkün oluyor. Çocukken gözünde parlayan ışığın yaşı ilerledikçe sönmesini, eniştesine güveni sarsıldıkça çocukluktan çıkıp büyümesini görmek çok etkileyici.
Seyirciyi baştan sonuna hep arafta tutan dengeli oyunculuğuyla Berk Hakman tam metnin ihtiyacı olan Dik Enişte olmuş. Fındık ile birlikte seyirciyi de tavlayan, onu da ikna eden, zaman zaman acıma, zaman zaman öfke uyandıran, asla tek boyutlu olmayan bir adam. Yaraları olduğunu görüyor, bir şekilde onu da anlıyorsunuz.

Şimdi diyebilirsiniz ki “Herkesi anlamasak da olur”. Belki. Ama anlamak onu aklamıyor, gözünüzde yeğenine verdiği zararı hafifletmiyor, bunu söyleyebilirim. Aksine, yaftayı yapıştırıp cezasını kesemediğiniz için çıktıktan sonra da meşgul ediyor sizi oyun. Ve her şeyden önemlisi, bir tiyatro oyununun seyircisini bu kadar ikilemde bırakması, bir sürü soru sordurması, ezberlerini sarsması az buz bir şey değil. 

ARABA KULLANMAYI NASIL ÖĞRENDİM? OYUN ATÖLYESİ

Yazan: Paula Vogel / Çeviren - Yöneten: Sami Berat Marçalı / Dekor tasarımı: Marta Montevecchi / Kostüm tasarımı: Selin Ölçen / Müzik: Çağrı Beklen / Işık tasarımı: Kemal Yiğitcan / Oynayanlar: Özlem Zeynep Dinsel, Berk Hakman, Yasemin Çolak, Yezdan Kayacan, İnci Sefa Cingöz