“Olabildiğince her canlıya dokunmaya çalışıyorum”

Bergüzar Korel... Türkiye’nin en ünlü, beğenilen oyuncularından. Bir yandan da çok seviliyor. Güzelliği, başarısı, ailesiyle ilişkisi bir yana “iyi bir insan” olduğunu düşünüyor çoğu kişi, onu tanımasa bile. O da iyiliğin göreceli olmadığını söylüyor, “Net bir kavram” diyor: “Ben de elimden geldiğince her canlıya dokunmaya çalışıyorum.” Şimdi de bir kafe açtı, Cihangir’de. Orada kahvenin yanında kendi tarifleriyle yapılan kurabiyeleri veriyor. Tam bir anne gibi...

Güzelliğin gerçek bir sadelik ve alçakgönüllülükle birleştiği nadir insanlardan biri Bergüzar Korel. Hani insanın “Fazla mütevazı olma, gerçek sanırlar” cümlesini hatırlatası geliyor,
o derece. Ama bir yandan da o kadar sahici ve sevilesi biri ki; iyi kalpli, nazik, düşünceli; dünyada onlardan daha fazla sayıda olsa hayat ne kadar güzel olurdu diyorsun...

Çeşme tatilinin arasındaki kısacık İstanbul seyahatinde, yüzü olduğu Pantene markasının toplantısı sonrasında bir araya geliyoruz Bergüzar Korel’le. Fotoğraf çekiminde şahane saçları ve endamıyla salına salına yürüdükten iki dakika sonra damarlarında Ege kanı dolaşan iki kadın olarak sohbete giriyoruz, elimizde bir çekirdeğimiz eksik, pardon çiğdemimiz.

Ve tabii konular muhtelif... Şahane kekleri, kurabiyeleri... Nefis yemeklerine rağmen koruduğu formu... Cihangir’de yeni açtığı Not Just Coffee adlı kahve dükkanı... Tabii ki kocası Halit Ergenç... Ve elbette “Artık benim yaşamak için gerçek bir sebebim var” dediği oğlu Ali...

“Olabildiğince her canlıya dokunmaya çalışıyorum”

-“Karadayı” gibi uzun bir maratondan çıktıktan sonra neler oldu hayatında?

Uykuya hasret kalmışım, çok erken yatıyorum. Kitap okuyabiliyorum artık, o çok güzel. Hiçbir şey yapmadan durup bakıyorum bahçede. Tekrar yemek yapmaya başladım. Pazara gidiyorum, sebzemi meyvemi kendim alıyorum. Bazen sabahki kıyafetimle akşama kadar kalıyorum, üstümü bile değiştirmiyorum. Tam anlamıyla dinleniyorum yani.

“Sette, karavanda krep partileri yapardık, her aşure ayında da aşure yapıp götürürdüm”

-“Bundan sonra ne yapacağım?” düşünceleri başladı mı?

Ara ara geliyor, çünkü benim “Karadayı”ya başladığım zamanla bitirdiğim zaman arasında reyting sisteminde ciddi bir fark var. Gerçek bir kumar haline geldi iyi proje tutturmak ama şu an bunun paniğini yaşamak istemiyorum. Daha önce hızlı karar verdiğimde mutsuz olduğum zamanlar oldu. Ekip arkadaşlarımın fotoğrafını görüyorum Instagram’da, “Özledim galiba” diyorum. Bir yandan da “Nasıl yapmışım?” diyorum. Vücut o tempoya alışıyor. Kafamda hep şu oluyor; “Bergüzar, başka alternatif yok, o zaman içinde olduğun durumu en iyi hale getir”.

-Bunu nasıl yapıyordun peki?

Bir kere, eğlenmeyi bilen ve rahat bir ekipti. Bir karavanım var benim, sabaha kadar çalışacaksam ve arada zamanım varsa gidiyordum, yiyecek bir şeyler yapıyordum. Hele kışın soğuk zamanlarında sete büyük motivasyon oluyor ekstra gelen tatlılar. Karavanda krep partileri yaptık, kahvaltılarımız çok meşhurdu.

-Bu kadar zamansızlıkta aşure bile yapıp sete götürmüşsün...

Üç sene boyunca her aşure ayında aşure yaptım. Yaptığım şey beğenildiği zaman çok mutlu oluyorum.

“Olabildiğince her canlıya dokunmaya çalışıyorum” -Çocukluğundan mı geliyor yemek yapma merakı?

Küçükken, atıyorum ekmeğe tereyağı sürerdim karnım acıktığında ama üzerine bir tutam baharat koyardım, yanına bir salata yapardım. Şimdi de her şeyi kendim yaparım, ölçülerle falan değil, hissediyorum yemek yaparken. Oyunculukla ilgili bana güzel bir şey söylendiğinde, evet, mutlu oluyorum ancak o göreceli bir şey. Ama lezzet... Aslında hepimizin alışık olduğu tat anne tadı ya, insanların “Annemin kurabiyesi gibi, annemin yemeği gibi” demeleri beni çok mutlu ediyor.

“Annemin tatlılarını yemezdim, çocuğum da benim gibi oldu”

-Seninkiler de annenin tarifleri mi?

Yemeklerim annemin tarifleridir. Kurabiyelerim, tatlılarım kendi tariflerim.

-Peki bu yaptığın börekleri, kurabiyeleri kendin yemiyor musun?

İlginç bir şey, kendim yaptığım zaman tabii tadına bakıyorum ama yemiyorum. Çünkü bir tane alınca devamı geliyor. Bir de rahmetli Yelda (Kahvecioğlu), bana doğru beslenmeyi çok güzel öğretmişti. Ama yaptığım şeyler de tamamen doğal, katkısız.

-Ali seviyor mu yaptığın tatlıları?

Ben de annemin evde yaptığı tatlıları yemezdim, çocuğum da aynı benim gibi oldu. Renkli şeylere gidiyor eli. “Aynısı annecim” diyorum, “Sadece
bu renklisi, bu renksizi”. Ama benim yaptıklarımla övünüyor, “Sen dünyanın en iyi yemek yapan annesisin” diye. Ona özel bir şey yapıyor olmam çok hoşuna gidiyor, herkes bize gelsin istiyor. Geçen gün plajdan çıktık, “Bize kimse gelmiyor” diye ağlıyor. Her gün sofralar kuruluyor halbuki.

-Bir kafe açmak hep hayal ettiğin bir şey miydi?

Ben bu kurabiyeleri yapmaya başladığımda, çalışmadığım bir dönemdi, yapıp id İletişim’e, Halit’in setine götürüyordum. O sıra “Keşke bir kurabiyecim olsa” demiştim. Sonra Roma’da kahve içiyoruz, orada da “Keşke” dedim “Küçücük bir kahve dükkanım olsa. Adı Not Just Coffee olsa, kurabiyeler de olsa”. Ama ticaretten de anlamam, batırırım orayı. Herkes de “Yapma” dedi, “çok riskli”. Bu seneye kadar durdum işte. Sonra yer bakmaya başladım, önce bir dükkan tuttum Cihangir’de, daha büyüktü. Onu tuttuğum gün, çok istediğim bir sokakta küçük bir kafenin devrettiğini öğrendim. Ve o verdiğim parayı yaktım, gittim o dükkanı devraldım. Üçüncü nesil kahve dükkanı. Kahvelerimiz gerçekten çok özel ama orayı biraz daha özel kılan, yanındaki ev yapımı tatlılar. Çocuğuma yedirmediğim hiçbir şey orada yok.

“Pişirdiğim yemekleri ilk Halit’e denetiyorum. O da çok güzel rizotto ve dondurma yapar”

-Tarifler senin mi?

Benim. Şu anda yaz olduğu için mutfağa bizzat giremiyorum ama kışın ben de yapacağım. Her şeyine çok özendim. Göze de hitap etsin istiyorum. Adının Not Just Coffee olmasının sebebi sadece yanında tatlı olması değil, güzel muhabbet var mesela bizim kafede, sanat var, Gamze Yalçın’la çalıştım, ressam, paket servis malzemelerinin üzerinde onun çizimleri var. Genelde kahve dükkanları biraz daha maskülen olur dekorasyon olarak, burada benim dokunuşum olsun istedim. Çok mutluyum orada. Hizmet hoşuma gidiyor galiba.

-Halit bey de memnun mu bu durumdan?

Seviyor tabii, pişirdiğim şeyleri ilk ona denetiyorum zaten. Halit çok güzel dondurma yapar. Gerçek çiftlik sütüyle, vanilya çubuğuyla, taze meyvelerle dondurmalar yapıyoruz evde.

-Beraber yemek yapar mısınız?

Yaparız. Halit çok güzel rizotto yapar mesela. Ben daha anne usulü, tadıp “Şu biraz eksik kaldı” diyerek pişiriyorum. Halit ölçülü, düzenli, hayatında da öyledir. Çok güzel et yapar, çok güzel marine eder onu. Çok güzel salata sosları yapar.

-Isabel Allende’nin bir kitabını okuyorum, “Yemek yapan erkekler çok çekicidir, kadınlar için aynı şey geçerli değil” diyor. Domestik bir hava verdiğini düşünüyor herhalde kadınlara.

Bana o çok tatlı geliyor. Çalışan kadın için özellikle. Ben anaç biriyim, çocukluğumdan beri. Bana kalırsa yemek yapan kadın çok daha çekici. Geçen gün “Ellerim ne güzel soğan, sarmısak kokuyor” diyordum. Benim annemin baş parmağı hep çizgi çizgidir, o anne elidir. O baş parmağımın çizgi çizgi olmasını seviyorum mesela. Ben öyle deforme şeyleri de çok seviyorum hayatta. Benim yemeklerimin görüntüleri hiçbir zaman resim gibi değildir, lezzeti güzeldir.

“Ali o kadar küçükken çalışmaya başladığım için pişmanım”

-Tam diyecektim sürekli kusursuz görünmek gibi bir derdin yok herhalde ki Ali’yi okula yollarken çekilmiş “Pejmürde serisi” dediğin fotoğrafları paylaşıyorsun...

Evet, bir gün şöyle bir yorum gördüm ve çok şaşırdım: “Tabii, sen ünlüsün, o yüzden çocuğunu öyle bindirebiliyorsun servise, biz öyle çıksak ayıplarlar bizi.” Gerçekten o benim sabahki normal halim. Onu seviyorum ben. Zaten o kadar çok makyaj yapılıyor ki her zaman, sürekli makyajlı gezmek saçma geliyor. Beni kırmızı halıda günlük kıyafetle göremezsiniz, hiçbir davete özensiz gitmem. Ama evimin önüne pijamayla inip meyve-sebze alırım, kimse karışamaz.

-Ya da çocuğumu servise ben bindiririm diyorsun.

Evet, setten sabah beşte de gelsem, alarmı kurar kalkarım. O kural.

-Annenden gelen alışkanlıklar mı?

E tabii. Annem çalışmıyordu. Her sabah kalkardı, kahvaltımı hazırlardı, saçımı yapardı, önlüğümü giydirip gönderirdi. Eve geldiğimde oradaydı. benim de dolabımda, bekarken de, hep ev yemeğim oldu.

-“Ben de çocuğumu büyütürken çalışmayayım” diye düşündün mü hiç?

Hayır çünkü annemin çalışmama sebebi babamdı. İzin vermedi. Benim öyle bir sıkıntım hiç olmadı, her zaman birbirini desteleyen bir çift olduk. Ben nerede mutlu oluyorsam oradayım. Ama Ali o kadar küçükken çalışmaya başladığım için pişmanım. Fakat normal bir çalışan anne-babaya göre Halit de ben de çocukla çok vakit geçiriyoruz. Benim saatlerim belli değil ama biliyor ki Ali cuma-cumartesi boşum, mutlaka birlikteyiz. Onun hiçbir şeyini kaçırmadım. Ama kendim için söylüyorum, o dönemin tadını daha çok çıkarabilirdim. Sinirlerimi yıprattım. Çünkü yetmeye çalışıyordum her şeye ve sürekli bir suçluluk duygusu. Zaten annelik hiç bitmeyen bir suçluluk duygusu.

“Artık benim yaşama sebebim ailem!”

-Halit beyle baş başa kalabiliyor musunuz?

Aslında pek değil. Yedi senedir evliyiz, ben hiç Ali’yi bırakıp tatile gitmedim. Çünkü bir ağırlığı yok. Her şeyle mutlu oluyor, ritüellere çok değer veriyor. Karaburun’a, çocukluğumun geçtiği yerlere gittik, “Buralarda mı oynuyordun anne?”, “O zaman da bu ağaç var mıydı?” diye soruyor. Kendine böyle hatıralar topluyor.

-Romantik vakitler hiç mi yok?

Yani, romantizm mum ışığında yemekse, evet uzun süre baş başa yemeğe çıkmadığımız oldu. Bizim en mutlu olduğumuz yer evimiz ve arkadaşlarımızın olduğu yer. Dünyanın en romantik evlenme teklifini aldım ben, bir adanın ortasında... Yüzükleri taktık, ikimiz de telefonlara sarılıp arkadaşlarımızı aradık.

“Soğuk görünmemin sebebi, korkak bir tarafımın olması”

-Bir röportajında kendini altı-yedi yıl öncesinden daha güzel bulduğunu söylemişsin. Mutluluğun da bunda etkisi olsa gerek...

“Binbir Gece” zamanındaki fotoğraflara bakıyorum, oyuncak bebeğe makyaj yapmışsın gibi. Hayattaki deneyimlerim, mutluluk, anne olmak, şükretmek... Artık ailem benim yaşama sebebim. Herhalde 30’dan sonra fiziksel olarak da her şey yerine oturuyor. Doğumdan sonra yenilendiğimi hissediyorum. Ha çok mu kendime güveniyorum? Hayır,
o kadar sert ve soğuk görünmemin sebebi, güvensiz ve korkak bir tarafım çok net var. O soğuk duruşum konuşmaya başlayınca karşılıklı olarak kırılıyor. Güzel hissetmemin sebebi de artık kendimi daha iyi ifade edebiliyorum. Eskiden edemiyordum. Yasaktı konuşmam. Çok genç girmiştim mesleğe, onlar da haklı, ne konuşacağımı bilmiyorlar. Bence insanın kendini ifade etmesi her şeyine yansıyor; bakışına, gülüşüne...

“Ortaokuldan beri Pantene kullanıyorum gerçekten”

-Seni ilk “Binbir Gece”de saçların sımsıkı toplu olarak tanımıştık, meğer ne kadar güzel saçların varmış, sonra Pantene’in yüzü oldun...

Ben o saçla ekranda olmama rağmen Pantene’le ilk reklamımı “Binbir Gece”de oynarken çekmiştim. Dizide saçlarımın öyle olmasına birlikte karar vermiştik, çünkü kadının çocuğu hasta. Allah korusun, bakmazsın kendine, saçını toplar çıkarsın. Bir de saçım çok olduğu için, yapılması çok uzun sürdüğü için öyle bir şey seçtik. Sonra uzun süre “Şehrazat saçı” diye kaldı o.

-Saçlarının bu kadar gür olmasını neye borçlusun?

Aslında biraz genetik, babamın da böyleydi, annemin de böyle. Saçtan yana genetik olarak şanslıyım. Ve gerçekten ortaokuldan beri Pantene ile yıkıyorum. Hiçbir zaman kuaföre gidip uzun uzun bakımlar yaptırmama gerek kalmıyor.

-Neler kullanıyorsun bakım için?

Bakım serisinin yağı var, özellikle yazın çok iyi geliyor. Deniz, güneş acayip kurutuyor çünkü. Argan yağlı Elixir’i mesela bir gün önce sürüyorum, ertesi gün yıkadığımda hâlâ yumuşacık oluyor. Plajda da kullanıyorum, çok rahat oluyor, hiç kabarmıyor. En çok sette işime yaradı Pantene. Çünkü çok sık sprey sıkılıyor, şekillendirme yapılıyor, fön çekiliyor, krepe yapılıyor, fırça değer değmez yağ gibi akıyor bakım kremlerini kullandığım zaman.

“Bir klasikle sahneye çıkmak istiyorum”

-“Karadayı” sonrası bu yıl dizi yapmayı düşünmediğini söylemiştin, hâlâ öyle mi?

Eylüle asla düşünmüyorum. Ocakta çok istediğim bir şey olursa düşünür müyüm? Gerçekten âşık olmam lazım projeye. Feda edeceğim her şeye değmesi lazım. “Karadayı” değdi. Pantene’le birlikteliğimiz de öyle. Pantene reklamlarında Tryan George’la çalışıyorum, acayip bir yönetmen. Ama dizi... Şu anda dinlenmek istiyorum. Tiyatro çok istiyorum, çünkü ben onun eğitimini aldım.

“Hata yapma lüksümün olmayışı bazen çok yoruyor”

-Nasıl bir şey düşünüyorsun tiyatroda?

Ben klasiği seven bir kadınım. Bir klasikle ya da bir vodville sahneye çıkmayı isterim. Önce orada kendime bir güvenip ondan sonra alternatif bir şeyler yapmaktan hoşlanabilirim. Komedi yapmak istiyorum. İnsanlarla iletişimim iyidir benim, tiyatroda da iyi bir iletişim kuracağıma inanıyorum seyirciyle. Bir de söyleyecek sözümüz var hepimizin, bizim için araç, yaptığımız iş. Birçok insanın hayatında ışık da olabiliyoruz. “Karadayı”da çok acayip şeyler yaşadık. Mesela sete Kuveyt’ten bir kadın geldi, sonra bana bir mektup yazdı. “Çok genç evlendim, dört çocuğum var, kocamla ilişkim çok monotonlaşmıştı” dedi, “Mahir ve Feride aşkı bize öyle ilham verdi ki ben evliliğimin ilk senelerine döndüm”. Bir tane daha hikaye var, hayatına son vermeye karar vermiş bir kız, planlar yapıyor. Tam çıkarken görüyor ki ev arkadaşı Youtube’dan bizim diziyi izliyor. “Bergüzar’ın gülüşünü gördüm, Kenan’ın gülünce kaybolan gözlerini gördüm ve merak ettim sahnenin devamını” diyor. Eve gidince devamını izliyor, sonra her gün bir bölüm... Ve hayata bağlıyor dizi kızı... O kadar şaşırdık ki... İzleyip hakimlik sınavına girenler, örnek aldığını söyleyenler var. Dikkatli olmamız lazım yaptığımız işlerde de, hayattaki duruşumuzda da. Hata yapma lüksümün olmayışı beni bazen çok yoruyor. Ama bir yandan da mutlu ediyor önemsenmek, insanların bana inanması.

“Kalp kırmak iyi bir şey değil, ben kırmamaya çalışıyorum”

-Instagram’da seni etkileyen şeyleri yazıyorsun. En son İzmir’de mendil satarken dayak yiyen Suriyeli çocuğu yazmıştın...

Onu koyduğumda altına biri “Suriyeli çocuklara bakıyorsun da Türkiye’deki çocuklar için ne yapıyorsun?” yazabiliyor. Nereden biliyorsun? Hoş olur mu ben yaptığım her şeyi oralarda paylaşsam? Ne kadar ayıp, bir elin verdiğini öbür el bilmez ki. Hayvanlarla ilgili yaptıklarımı paylaşıyorum, çünkü onların dili yok, söyleyemiyorlar. O zaman da “İnsanlar için ne yapıyorsun?” diye soruyorlar. İnanamıyorum, yapılan iyilik sorgulanmaz ve gösterilmez. Çok vahşileştik, kutuplaştık. İyilik göreceli değil dünyada, net bir kavram. Oraya yazılan şey benim kalbimi kırıyor. Kalp kırmak iyi bir şey değil, ben kimsenin kalbini kırmamaya çalışıyorum. İzmir’e gittim o çocuğu bulmak için, yoktu. Elimden geldiğince her canlıya dokunmaya çalışıyorum.