Haydarpaşa Garı’nda buluştuk Başak Köklükaya’yla. Dokuz sene sinemadan ayrı kalmış, bu sırada anne olmuş, oğlu Ali’yi büyütmüş, Pelin Esmer’in “İşe Yarar Bir Şey” filminin şair Leyla’sı olarak o çok yakıştığı perdeye dönmüştü.

Filmin çekildiği peronlarda, vagonlarda dolaştık, garın kedilerini besledik. Bagajında sokak hayvanları için mama taşıyanlardan Başak, muhtaç her canlı için içi titreyenlerden. Daha lohusayken, kendi bebeğinin ağlamadan karnı doyarken Çocuk Esirgeme’deki çocuklar ne yapıyordur diye düşünüp ağlayanlardan. Yanlışlıkla birini kıracak bir söz söylediğini ‘zannettiğinde’ uykusu kaçanlardan.

Bunları kendisi anlatmıyor, ben tanıdığım Başak Köklükaya’yı anlatıyorum. Yıllarca Zeki Demirkubuz’dan Çağan Irmak’a, Ferzan Özpetek’ten Taylan biraderlere memleketin en önemli yönetmenleriyle çalışmış, ödülleri sıraya dizmiş, buna karşılık ego denen şeyden zerre kadar nasibini almamış bir kadın bu. Çok naif, kırılgan, hassas bir kadın. 

Ve biz kaç gündür onu hunharca hırpalıyoruz. Neden? Adana Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü alırken yaptığı konuşmadan ötürü.

Haydarpaşa’da yaptığımız röportaj Milliyet Sanat okurlarıyla buluşurken, biz de Adana Film Festivali’nde o çok hak edilmiş ödülün heyecanını paylaşıyorduk Başak Köklükaya ile. Oğlu Ali’den söz etti sahneye çıkınca önce, dört yaşındaymış çekimler başlarken ve “Sadece annem olsan olmaz mı?” diye sormuş. “Ama” dedi, “Oğlum özleme direndi”.

Sonra, çekimler Ankara garında yapılacakmış aslında. Fakat ertelenmiş bir sebepten. O sırada da Ankara’da o korkunç patlama olmuş. “Biz” dedi Başak, “Acıya direndik, korkuya direndik. Ve ben sizlerin huzurunda bu değerli ödülü onuruyla yaşamayı seçen, onuruyla yaşamak için direnenlere armağan etmek istiyorum”.

Peki, buradan nasıl oldu da dört yandan Başak Köklükaya’nın saldırı bombardımanına tutulduğu noktaya geldik? Bu kadar naif ve kapsayıcı bir mesaj nasıl oldu da müthiş bir kamplaşmaya yol açabildi?

Önce birkaç gazete Başak Köklükaya’nın ödülü Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya armağan ettiğine karar verdi ve bu başlığı atıverdi. “Onları kastetti” demedi, gayet kesin bir ifadeyle “Onlara ithaf etti” dedi.

Bu, bir kesimi deli gibi sinirlendirip her fırsatta olduğu gibi savcıları göreve çağırmalarına neden olurken, diğer kesim de “İsimlerini söyleyecek cesareti yok mu?” diye kızdı Başak’a.

Ama el insaf. Bu insan diyeceğini demiş, kendisini gayet güzel ifade etmiş. İsim vermek istese onu da söylerdi ama belli ki oğlundan başlayarak birçok insanı kapsayan daha genel bir ithafta bulunmak istemiş.

Ne kadar kolay bir insanı kendi isteğinin dışında bir kampın sözcüsü, diğerinin düşmanı ilan etmek, öfke ve nefretin hedefi yapmak. Asla dinlemeden, sormadan, anlamaya çalışmadan. Nedir bunca öfkenin kaynağı ve savcılardan beklediğiniz nedir mesela? “Onur” sözcüğünü telaffuz ettiği, “direnmek”i cümle içinde kullandığı, onurlu bir yaşamı kutsadığı için suçlu mu kabul edilsin insanlar? Hangisine karşısınız; onura mı, yaşama mı tam olarak?