Hafta sonu arkeolojinin bize bir hediyesi oldu: “Neşeli ol, hayatını yaşa”. Kim diyor? M.Ö. 3. yüzyılda Antakya’da yaşamış olduğu düşünülen bir iskelet. Kazılarda bulunan mozaikte yan gelmiş yatıyor. Elinde bir şarap kasesi var, yanında da şişesi. Bakana mesajı net: Ölüm var biliyorsun ucunda, unutma, yaşamayı erteleme. Üzerinde de zaten işte aşağı yukarı bu minvalde bir şey yazıyor Yunanca, “Neşeli ol, hayatını yaşa” diye tercüme edilen.
Nasıl ihtiyacımız varsa neşelenmeye, muhtaç olduğumuz tavsiye milattan önceden gelmiş oldu ve “Ölü Ozanlar Derneği”ni izlediğimizde “carpe diem”e nasıl tutunduysak buna da dört elle sarıldık. Sosyal medya çalkalanmakta. “Adam hayatın sırrını vermiş”çiler, “çare arkeolojide”ciler, tabii ki karşısında “şarap mı o?”cular ve hemen sözü “yan gelip yatmayı kutsayan Yunanın tembelliği”ne getirenler. 
Buradan da bir kutuplaşma, bir ‘öteki’ çıkartmayı başardık yani, tebrik ediyorum. Bir biz doğruyuz, herkes yanlış. Sonra neden neşeli olamıyoruz... Örnekte de görüldüğü gibi kendimizin değil başkalarının hayatıyla meşgul olduğumuz, kavgayı, didişmeyi, savaşı bırakamadığımız için olamıyoruz, açık değil mi?  
Ne diyor aslında o mozaik, biliyor musunuz? “Kendinize de başkalarına da hayatı zehir etmenize, savaşlarla dünyayı yangın yerine çevirmenize neden olan bütün o toprak ve mülkiyet kavgaları, ayrımcılılar, düşmanlıklar hep yalan dolan,” diyor. Tam şu an etrafını çevirip “benim” dediğin noktada senden binlerce yıl önce bu mozaiği yapan adam yaşıyordu. Dili senden başkaydı, milliyeti de. Ve burası ‘onun’ eviydi. Sana göre ‘gavurdu’, şarap içiyor, neşeleniyordu ve bu diyardan geldi, geçti. Yanında bir şey götüremedi ama geride sana bu son derece anlamlı resmi bıraktı. Neresi kime ‘ait’, kim dost, kim düşman, düşünesin diye. 
Hayır, binlerce yıllık yoldan gelen bir mesaj da getirmezse insanın aklını başına, başka ne getirir ki?

Şimdi kim koruyacak bu mozaiği?
Antakya’da bulunan binlerce yıllık mozaik bir gerçeği çıkardı ortaya: Ülkemizde bir şeyin korunabilmesini tek yolu, onun insanlar tarafından keşfedilmemesi. Gün ışığına çıktığı andan itibaren yok olma süreci de başlamış oluyor.
Mesela tutup bu mozaiği restore etmeye kalkan olursa ortaya nasıl bir şey çıkar, bazı örnekleri hatırlayınca endişe ediyor insan.
Dokunmayıp bir yerde sergilemeye kalkılsa başına gelebilecekleri tahmin etmek mümkün değil. Roma’da 1800 yıllık sütuna bozuk parayla ismini kazımayı başaran bir milletiz neticede. “Babamızın malı” olana neler yapmayız? Koruyan eden de yok nasıl olsa. Muhafazakarız ama tarihi - kültürü – sanatı muhafaza etmek konusunda değil.
Hürriyet gazetesinden Serhan Yedig, arkeolog Nezih Başgelen’le İzmir ve Afyon’daki bazı tarihi eserleri gezmiş, durum içler acısı.
İki bin yıllık anıtlardaki insan figürlerini yok etmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış halkımız. Keskiyle delik açılanı var, asitle yakılanı, yetinmeyip matkapla oyulanı, dinamitle havaya uçurulanı. Hepsi halkın işi değil tabii, devlet desteğiyle, 1977’de yol yapımında yok edilen rölyef ve yazıtlar da mevcut. Ya da kollektif çalışmalar. Misal,
2 bin 600 yıllık Kibele tasvirini içeren Küçük Kapıkaya’daki kaya kütlesinin üst bölümü defineciler tarafından uçurulurken kalanı matkapla kazınmış.
O yüzden, Hatay Arkeoloji Müzesi’nden arkeolog Demet Kara gururla “Dünyada eşi yok bu mozaiğin” dedikçe benim içim daralıyor. Mutlu bir çiftin üzerine oklu kalple aşklarını kazımasından, olmadı “şarap içiyor” diye saldırıya uğramasından, gavur diye Noel Baba maketi misali sünnet edilmesinden ya da hayal gücümü aşan başka işkencelerden korkuyorum, elimde değil.