‘Üzgünmüşüm gibi çek’

Cep telefonlarının kameralarıyla ilişkimizden ortaya gerçek bir ‘distopya’ çıktı. Şahsen ben hiç istemezdim insanoğlunun bu korkunç, sahte ve hastalıklı yönlerini görmeyi. Onları içimizde taşısak, ortaya dökecek mecra bulamasak, hatta kendimiz bile bilmesek iyiydi.

Artık hiçbir anımız sadece bize ait değil, olmasını da istemiyoruz zaten. Sergilemezsek anlamı olmuyor. Paylaşmak falan değil bunun adı, kimseyi kandırmayalım. Bunun adı teşhir ve bütün teşhir malları gibi de defolu.

Sevincimiz gerçek sevinç değil, uzaklara dalıp bakmamız sahte, aklımız fikrimiz nasıl daha iyi ‘görüneceğimizde’. Yüzümüzün daha iyi göründüğüne inandığımız bir tarafı var, hemen ona dönüyoruz kamera görünce. Bütün fotoğraflardaki gülüşü aynı olabilir mi insanın, belli ki o da çalışılmış ayna karşısında.

Fotoğraf yeni icat olmuş gibi konuştuğumun farkındayım, tabii ki eskiden de poz veriyorduk ama bu türlü değil. Bu insanın kendisini gördüğü, yaşadığı, rastladığı her şeyin önüne koyarak fotoğraflama merakı yeni. Evet ‘selfie’den söz ediyorum ya da ‘özçekim’den, dilimize yerleşemeyen haliyle. Ne sakıncası var, arkadaşlar bir aradayken topluca bir kareye girmiş oluyorlar işte, değil mi? Tabii, onun bir sakıncası yok, çeken kişinin asla tam ve güzel görünemeyecek olması dışında ki o da kendisinin sorunu.

Ama o ‘farkında değilmiş gibi’ler var ya, onlar artık iyice hastalık seviyesinde. Aslında tabii baştan beri öyleydi, insanın başka tarafa bakıp bizzat kendi kolu ve parmağıyla o ‘dalgın’ halini belgelemesi kadar saçma bir şey olabilir mi? Kimi kandırıyoruz? Kendimiz de biliyoruz gizli bir hayranımızın bizi takip edip en umulmadık anda deklanşöre basmadığını, bakanlar da bilecek. Çok zavallı bir durum değil mi?

Ya da sokakta, evde, arabada kendi kendine kahkaha atıp kendi fotoğrafını çekmeler, bir durduk yerde ‘aşırı eğleniyormuş’ gibi yapmalar, eskiden deliliğe delaletti, şimdi sıradan insan davranışı. Ki gerçekten gülseler hiç sorun yok; keşke delilik olsa, her şey o kadar kontrollü ki. Yaşanan hiçbir anın gerçekliği kalmadı.

Geçen gün bir düğünde çok mutlu görünen, ha bire öpüşen bir çift gördüm, bir noktada dans pistinde hem öpüşüp hem kendilerinin en iyi pozunu yakalamaya çalışıyorlardı. O danstan ya da o öpüşmeden hayır gelir mi? Belli ki ‘âşıkmış gibi’ çekmeye çalışıyorlar.

Sevinç pazarlanır da üzüntünün alıcısı yok mu? O da var elbette. Harun Kolçak’ın cenazesinde izledik, en dehşet vericisinden bir örnek. Bir de değil, kaç örnek birden. Adam tabuta elini koyup çok üzgün gibi görünerek kendi fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Kolu yetmeyince sağdan soldan yardım alıyor. Basbayağı, “Derinden etkilenmiş gibi çekin beni” diyor. Sonra da hemen ‘doğal’ haline dönüp fotoğrafa bakıyor, iyi çıkmış mı diye.

Tam yanına yaklaşanlardan biri “Ayıptır, yazıktır, ne yapıyorsunuz?” diyecek diye beklerken biri daha, biri daha. Tek kişinin hastalığı değil yani, toplu delirme hali.

Burada ölüye saygı falan değil mesele. Eminim Harun Kolçak o insanlardan saygı ya da sevgi beklemiyordu, yeterince seveni, sayanı vardı. Daha fena bir şey, kendine saygı, kaybolan. Her halinin sahte olmasından rahatsız olmama, hiçbir duyguyu hakkıyla yaşayamama, gerektiği gibi üzülememe, layıkıyla mutlu olamama, ağlarken bile seyirci isteme.

Instagram’da görmeden yaşadığını anlayamayan insanlar olduk.

En uzun kollumuz bu halimizin bir fotoğrafını çekse de görsek, herhalde cehennem böyle bir şey.