Vicdan eski bir semt adı bile değil

En yaygın yakınmalarımızdan, arkasından içli içli ağıt yaktıklarımızdan biridir, ‘vefa’; “Ah ah, eski bir semt adıdır artık”.

Bir de adını anmadan hayatımızdan çıkardığımız, arkasından bir el bile sallamadığımız bir şey var; vicdan. Ve onun yokluğu o kadar tehlikeli ki. Kendinden başkasına yaşam hakkı tanımıyorsun artık. Onun da canı var mıymış, bu dünyada senin kadar payı var mıymış, aklının ucundan bile geçmiyor. Ağaçları, hayvanları ve insanları da yoluna çıkmış engeller olarak görüp yok etmekte bir beis görmüyorsun.

Ne bileyim, denize nazır bir noktaya, ormanın içine villa, site, otel yapasın mı var? Yakıyorsun. Son örneği için bakınız, Sürmene Çamburnu.

Yunusların avladığın balıkları yemesinden mi şikâyetçisin, silah çekip vuruyorsun. Zonguldak Çaycuma’da balıkçıların yaptığı gibi.

Bir restoran çalışanı olarak sokakta yaşayan bir çocuğun; evinden yurdundan edilip senin ülkene muhtaç olmuş Suriyeli bir savaş mağdurunun müşterilerinin ‘keyfini kaçırdığını’ mı düşünüyorsun? Kaynar su dökebiliyorsun çocuğun üzerine!

Hayal gücüm çok ileri gitmiş gibi görünüyor ya, değil. Olay Nişantaşı’nın göbeğinde, Mc Donald’s’da yaşanıyor önceki, gün. Suriyeli bir çocuk müşterileri ‘rahatsız ediyor’ habere göre. Bu ne demek? Muhtemelen karnını doyurmanın bir yolunu arıyor. Bir kadın çalışan, ‘sorunu’ çocuğun üzerine bir bardak kaynar su savurarak ‘çözüyor’. Çocuğun boynu yanıyor, çok şükür orada hâlâ aklı başında, sağduyusu yerinde birileri var ki kadınla tartışıyorlar. Çocuk hastaneye götürülüyor, Mc Donald’s çalışanın işine son verdiğini ve sorumlular hakkında soruşturma başlatıldığını açıklıyor. Ama bunun yaşandığı gerçeği ortadan kalkmıyor.

Yetişkin bir insan, büyüklerin manasız savaşları yüzünden o hale düşmüş bir çocuk karşısında hissetmesi gereken normal duygularla -yani şefkat, merhamet gibi- hareket etmesi gerekirken onu kaynar suyla haşlayabiliyor. Ayağına dolanan bir çalıyı ortadan kaldırır, zararlı bir böceği ezer gibi. Amaç “Bu buradan çekilsin, görüntüyü bozmasın”, o kadar. İnsan mı var karşısında, canlı mı var, kime ne? Yeter ki müşteri kaçmasın.

Hikâyelerini ve yemeklerini paylaşıyorlar

Hani hayatın kendisini çekilir kılan küçük sürprizleri var ya; düzenin dayatmalarını kabul etmeyip yeni yollara çıkan, farklı üretim ve tüketim biçimlerini zorlayan, kimse kimseyi dinlemezken aylarını insan hikâyeleri öğrenip onları paylaşmaya adayan insanlar tanımak mesela. Cameron ve Guglielmo gibi.

Cameron Amerikalı bir sinemacı, Guglielmo da İtalyan bir şef. On dokuz aydır birlikte yollardalar. İtalya’dan başlayan Avrasya kıtası turlarında Singapur’a ulaşıp geri dönüşe geçmiş durumdalar. Çok mecbur olmadıkça uçağa binmeden sürdürdükleri yolculuklarında tanıdıkları ilginç insan hikâyelerini ve onların yemek tariflerini biriktiriyorlar.

Sonunda belgesele dönüşecek bu hikâye ve tarifleri de ara duraklarında başka insanlarla paylaşıyorlar.

Şu an yolları İstanbul’a düşmüş durumda ve iki haftadır perşembe akşamları Sıraselviler Kiki’de kurdukları masalarda hem barkovizyondan gösterdikleri görüntüler eşliğinde yol arkadaşlarını ve hikâyelerini anlatıyor, hem de onlardan öğrenip kendi dokunuşlarını kattıkları yemekleri sunuyorlar.

Kaya tırmanışının Kâbe’si sayılan Kalimnos’un ilk tırmanma eğitmeni Simon, Tayvan’da yasak olan sokak performansının yasallaşmasına Cyr çemberi ile önayak olan ilk sokak sanatçısı Isac, Kuzeydoğu Hindistan’dan yogi arkadaşları Tara’nın hikâyelerini ve askeri polisçe atılmalarıyla sonuçlanan Güney Vietnam Plastic Beach maceralarını dinlemek, tabii ki oraların yemeklerini de tatmak için son fırsat bugün olabilir. Tekerleğin ne gün döneceğini kendileri de bilmiyorlar çünkü.