YAZILI OLMAYAN ADA KURALLARI

Genel olarak İstanbul’un adaları, özel olarak da güzelim Burgazada işletmelerinde karşınıza çıkan tatsız muamelelere daha evvel değinmiştim. Maalesef insanlara ‘verili’ saatler arasında adayı ziyaret edip mahşer kalabalığında maksimum harcama yapmakla yükümlü turist rolü biçilmiş durumda.

Son vapurla cebinizi boşaltarak çıkıp gitmeniz, o arada da oranın kanunlarına uymanız bekleniyor. Hesaba itiraz etmek, efendim insanlara yürüyecek yol bırakmayan masalara ses çıkarmak falan ne haddinize? Biz hancıyız, siz yolcusunuz, yerinizi bilin. Bilmeyene bildiririz. 

Bu anlamda tam bir eşitlik olduğunu, Vedat Milor olsan sana istisna yapılmayacağını bu hafta öğrenmiş bulunuyoruz. Milor, 2014 yılında hakkında övgü dolu bir yazı yazdığı, dolayısıyla kişisel bir derdinin olmadığı açıkça görülen bir müessesede yaşadığı tatsız bir olaydan söz etti yazdı twitter hesabında. Mekânda masalar deniz kenarına o derece yayılmış ki, yayalara geçecek bir kişilik yer kalmış. Vedat Bey de garsonu uyarmış, aldığı karşılığı şöyle anlatıyor: “Sana ne lan, fazla konuşma, diyerek beni denize doğru itti. Düşmeme ramak kaldı.” 

Vedat Milor gibi tanınan ve 1 milyon takipçisi olan bir isim bu paylaşımı yaptığı için elbette konu çok ses getirdi. Mekân cephesinden gelen itiraz “O bizim çalışanımıza hakaret etti asıl” düzeyinde ki hem kullandığı üsluba hepimizin aşina olduğu Milor düşünülünce inandırıcı değil hem de gerçekten meselelerin aslını çarpıtmakta üstümüze yok.

Ortada halka ait olan sahil şeridinin masalarla kaplandığı gerçeği ve bu konuda belediyeyi göreve davet eden bir insan var, bizim sorunumuz hâlâ kim kime ne dedi, kim kimi itti. Garson, Vedat Milor’u denize doğru itmemiş olsa ne fark eder, orada yayaların yürüyemediği gerçeğini değiştiriyor mu bu? Kaldı ki “Mümkün değil itmemiştir” diyebilen var mı aramızda?

İki misli paraya helallik isteyen taksici

Hazır söz orman kanunlarından açılmışken, yolcunun değil kendi canlarının istediği yere giden taksilerle ilgili aldığım yazdığım yazıya gelen tepkilerden söz etmek istiyorum. Yara hepimize ait olduğundan tepki de çok oldu. “Havabus’un önünden de binemiyoruz, Eminönü’nden de” gibi birçok yeni mevki eklendi listeye. İki hikâyeyi kısaca paylaşmak istiyorum. İlki, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda bir konser çıkışında yaşanıyor ki nasıl unuturum, orası en çaresiz kalınan noktalardan biri. Yolcumuz Mecidiyeköy’e gidecek, taksi yok. Yanlış anlaşılmasın; taksiler var, dizi dizi ama onu alan yok. “Siz nereye gitmek istiyorsunuz?” diyor birine, “Levent” cevabını alıyor. “Mecidiyeköy olmaz mı?” “Olmaz”. “İki misli para versem?” “Olmaz, hak etmemiş olurum”. Bizim yolcu “Ben helal ediyorum” diyor ki daha fazla sokakta kalmasın. Ve başarıyor. Hak etmediği parayı helal ederek! 

İkinci olay bayram günü Eminönü’nde yaşanıyor. Gene taksiler boş, Arap turist beklemekte. Bizim ablamız da ki kendisi gayet dinç ve genç ruhlu olsa da seksen yaşında, hani yaşını almış insanlara hürmet ederiz ya biz. Çoğunlukla polislerden yardım istiyor bir taksi durdurmaları için, bu sefer polis de yok. En sonunda bir elli lira çıkarıp sallıyor havada, “Cihangir’e elli liraya kim götürür?” Ve helal etme şartı aranmadan birkaç misli para ödeyerek evine varıyor.

Bunları kendi aramızda anılarımızı paylaşalım diye değil, olan bitenin yeri de belli olduğu için yazıyorum. Ya mesela konser çıkışı Açıkhava Tiyatrosu önündeki cangılı denetleyin ya da Uber’imizi geri verin ki sokakta kalmayalım.