Yol vermeye mecbur olduklarımız

Yıllar önce, yanlış hatırlamıyorsam Kurtuluş’un dar bir arka sokağında arabadaydım, direksiyonda. Karşıdan - girilmezden giren kazulet kadar bir cip geldi, yolumun ortasında durdu. Ben de haklı olmanın verdiği kararlılıkla karşısında durdum. Öyle ya, ters yönden gelen oydu, geri gidip yol vermesi gereken de o olmalıydı.

Fakat olması gereken olmadı, adam benim - ve de değil savunmasız görünen bir kadının, hayatta karşısına çıkan herkesin - kendisine yol vermesi gerektiğine inanan sayısız zorbadan biriydi. Aramızda geçen konuşmayı hatırlamıyorum. Sadece havanın kararmakta olduğunu, adamın fena halde tehditkâr baktığını hatırlıyorum. O güne kadar fıkra muamelesi yaptığım “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusunun gerçek hayatta kullanıldığına ilk kez şahit olduğumu da.

Gençliğin verdiği gözü karalık da bir yere kadar. Ben kulağımda babamın trafikte kimseyle tartışmamam gerektiğine, koltuğun altından bir levye çıkmasının an meselesi olduğuna dair öğüdü kulağımda, paşa paşa geri bastım, “kim olduğunu bilmediğim” adamın yolundan çekildim.

Korkum, uğradığım haksızlık duygusuna galip geldi özetle. Ve o duyguyu yıllar sonra bugün sosyal medyada ve televizyonda yayınlanan “yol verme kavgası” görüntülerini izlerken hatırladım. Olay Pendik D-100 Karayolu’nda meydana geliyor. Görgü tanıklarının anlattığına göre, 07 plakalı bir araç, diğer şoförlerden elbette daha zeki olduğu için, trafik sıkışıklığını emniyet şeridinden giderek bertaraf ediyor. Bu arkadaşların ortak özelliklerindendir, emniyet şeridinin kendileri için ayrıldığına inanmak. Sonra ilerde trafik polisini görünce hop, ceza yememek için, yan şeride geçerek kurtulmaya karar veriyor. Çünkü bir diğer ortak özelliklerini söylemiştik, neydi? Bütün dünya onların gitmeye karar verdiği yönden çekilerek onlara yol vermeliydi.

Fakat işte bu veriden habersiz, üstüne üstlük “onların kim olduğunu bilmeyen” bir çift, yol vermeye yanaşmıyor. Bedelini de çok geçmeden ödüyorlar. Adamlar az ilerde onları yakalayıp önlerine geçerek duruyorlar. Birinin belinde tabanca var. Kapıyı açtırmaya, şoförü indirmeye çalışıyorlar. Biz hepsini çığlık çığlığa bağırırken cep telefonuyla çekim yapmayı başaran kadının elindeki görüntülerden izliyoruz. Bir tanesi kapıyı açamayınca arabayı tekmeliyor, hırsını alamayıp aynayı kırıyor, arabanın üstüne çıkıp tepiniyor.

Kadın “Hamileyim ben” diye bağırıyor, kocası “Kadın hamile, yapmayın” diye. Hamile olmayana bunu yapmaları doğal olduğundan değil tabii de, belki insan olanı bir durdurup düşündürür diye tahminen. Ama durdurmuyor. Gözlerinde o yıllar öncesinden aşina olduğum bakış var. Her koşulda haklı, hele haksızken en haklı, tehditler bakışlar.

Artık onların kim olduğunu gayet iyi biliyoruz. Her yerde, her an karşımıza çıkan, yolumuzu kesen, hakkımızı gasp eden, kaba kuvvetle, zorbalıkla istediğini alan, alamazsa saldırmakta tereddüt etmeyen ve genellikle de yaptıkları cezasız kalanlar. Yol vermeye mecbur olduklarımız. Bir bakıyorsun trafikte adam dövmüş, bir bakıyorsun maçta karşı takımın taraftarını şişlemiş, bir bakıyorsun
saçma sapan bir sebepten komşusunu vurmuş.

Korkmayın, hakkınızı bu kabadayılara yedirmeyin diyebilmeyi çok isterdim ama maalesef diyemiyorum. Korkun bence, çünkü hayatınız değerli ve yapabileceklerinin sınırı yok. O beldeki tabancayı kullanmayacağının garantisi de.

DİĞER YENİ YAZILAR