Yolu Gezi’den geçenler...

Birinci yıldönümünü yaşadığımız Gezi direnişinin unutulmaz portreleri oldu... Kimi şaşırttı, kimi güldürdü, kimi üzdü... Bunlardan üçünü; Gürkan Uygun, Memet Ali Alabora ve Necati Şaşmaz’ı hatırlayalım...

Gezi’nin sevdirdiği: Gürkan Uygun

“Adam zannetmiyorduk, aslında adammış”

Geçen yıl haziran ayının 13’ü, bir “çıktı haberi” düştü medyaya: “Memati de Gezi’ci çıktı”. Yanında da yıllarca “Kurtlar Vadisi”nde Memati Baş’ı oynayan Gürkan Uygun’un sırtında Gezi Parkı’na gelen yardım çuvallarını taşıdığı fotoğrafı... İçinde brandalar, yiyecek, darbeler için soğutucu sprey, sargı bezi...
O güne kadar kendisini gerçek hayatta da “Kurtlar Vadisi”nin bir elemanı zannettiğimizden olsa gerek, herkes için şaşırtıcı oldu bu kare... Radikal’den İpek İzci’ye “Kimisi vatan hainliği olarak görüyor; ‘Adam zannetmiştik’ diyor” diye anlatıyordu: “Öbür taraf ise ‘Biz bunu adam zannetmiyorduk, aslında adammış’”.
Sakaryalı işçi ailesinin beş çocuğundan biriydi Gürkan Uygun. 27 Mayıs 1974’te Yarımca’da dünyaya gelmişti. Çok taklitçi, oyuncu, annesinin “Ağzını bir bağlayabilsem” diyeceği kadar konuşkan bir çocuktu geleceğin “ağır abisi”. Sokaklarda top koşturarak ve fındık bahçelerinde çalışarak geçirdi ilk gençliğini... 1988’de lise tiyatrosunda bir oyunda oynadı, İzmit’te amatör bir tiyatronun “Masal Bahçesi” isimli çocuk oyunuyla da başlamış oldu tiyatro serüveni. İstanbul Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde okudu. “Vadi”nin mekteplilerindendi yani.
Oyunculuğa Dormen Tiyatrosu’nda “Muhteşem İkili” oyunuyla başladı. Art arda “Arapsaçı”, “Komik Para”, “Yukarıda Biri mi Var?” gibi bulvar komedilerinde oynadı... Ekranda ilk görünmesi ise 1993’te, Yıldız Kenter’li, Müşfik Kenter’li “Yaz Evi” dizisinde... Hiç konuşmayan, yüzü bile görünmeyen bir askerdi, annesi burnundan tanımıştı oğlunu... Onu “Tatlı Kaçıklar”, “Kaygısızlar” izledi... Basbayağı komedi oyuncusu olma yolunda ilerliyordu ki askerlik dönüşü ne olduysa oldu, Osman Sınav “Deli Yürek” dizisinde oynattı Uygun’u...

Türkü söylemeyi seviyor
Ardından da kendi deyişiyle “eşkalinin karşılığı” roller gelmeye başladı. Aslında bir rol geldi, hiç gitmedi demek de mümkün çünkü Memati ile tam 10 yılı devirdi Uygun. 2013’te kendi isteğiyle ayrılana kadar... Artık başka işler yapmak istiyordu, bu kadar yetmişti Memati...
Özel hayatında başka bir adam çünkü, yumuşak mizaçlı, “Zaten şanslı bir insandım, evlenince şanslı bir erkek de oldum” diyecek kadar düşkün olduğu
karısı Şebnem, çocukları Balım ve Ateş bütün dünyası. Türkü söylemeyi seviyor, klarnet üflüyor, plak topluyor.
“Vadi”den ayrıldıktan sonra “Muhteşem Yüzyıl”da Mimar Sinan’ı oynadı, ardından “Kaçak” dizisine başladı. Çağan Irmak’ın “Tamam mıyız?”ında da izledik onu bu sene. Oyun Atölyesi’nde de “Testosteron” oyununda...
Ama 2013’ten en akıllara kazınan karesi, hâlâ o kan ter içinde çuval taşıyan hali... “İleride, çocuğumun yiyeceği dayağı şimdi ben yemezsem yüzlerine bakamam” diye yazdığı tweet’i... “Çadırında uyuyan insanları yakmaya çalışırsanız bunun adı haksızlıktır, adaletsizliktir. Seyredemedim Ali İsmail’in görüntülerini, ne diyebiliriz ki artık? O çocuk, o çocuklar öldü, ne diyebiliriz?” diye konuşan vicdanı... Gerisi roldür, gelir geçer...

Gezi’nin güldürdüğü: Necati Şaşmaz

“Sanırım bize nazar değdi”

“Kurtlar Vadisi”nin Gezi olaylarına tek “transferi” Gürkan Uygun değildi. Bir de Başbakan Erdoğan’la konuştuktan sonra enteresan açıklamalarda bulunan Polat Alemdar vardı; Necati Şaşmaz yani. Dizisi 11’inci yılını kutladı, Necati Şaşmaz baba oldu ama hiçbiri “fosforlu kedi gözleri” kadar konuşulmadı... Neden kendisine böyle bir misyon atfetmişti, onun da sebeplerini herhalde Polat Alemdar’ın karizmasında aramak gerek...
Kadiri tarikatının Elazığ’daki önde gelen temsilcilerinden Şaşmaz ailesinin 15 Aralık 1971 doğumlu oğlu Muhammed Necati Şaşmaz’ın oyunculuk macerası tamamen tesadüflerle gelişti. Liseyi Elazığ’da bitiren Şaşmaz, turizm-otelcilik okumak için Kanada’ya gitmişti. Okuldan sonra Philadelphia’da staj yaptı, Green Card’ı cebindeydi, Amerika’daki parlak
geleceğinin önünde tek engel askerlikti.
Memlekete döndü, 28 gün bedelli askerliğini yaptı ve Amerika uçağına bindi. Gelgelelelim, takvimler 11 Eylül 2001’i gösteriyordu ve New York’ta İkiz Kuleler yerle bir olurken, Şaşmaz’ın uçağı da Ankara’ya geri dönüyordu.
Ukrayna’da geçirdiği bir dönemin ardından Ankara’da sigorta acentesi açtı. Aynı sırada kardeşi Raci Şaşmaz da Osman Sınav ve Bahadır Özdener ile yeni bir projeye hazırlanıyordu. Özdener’e göre, Necati Şaşmaz “duygularını içinde biriktirip yeri geldiğinde iyi ifade edişiyle, çok hızlı düşünüp hareket edişiyle” Polat karakterine bire bir uyuyordu. Hatta mümkünse karakter ondan esinlenerek yazılmalıydı.

Kanaat önderi gibi davrandı
“Baba” filmini 350 kez izlemiş biri olarak Necati Şaşmaz da heyecanla karşıladı bu rolü ve 2003’ün ocak ayında da ekranlara Polat Alemdar olarak çıktı. Sonrası
11 senelik bir televizyon fenomeni. Şaşmaz da karakteriyle o derece özdeşleşmiş vaziyette ki başka oyuncular “Rolün
üzerime yapışmasını istemiyorum” derken,
o Polat’ı eleştirenleri mahkemeye veriyor. “Polat’tan nefret eden, bu milletin ahlaki değerlerini omuzlamış bir insandan nefret ediyor” gibi iddialı bir cümle kurabiliyor.
Dizinin yanına “Kurtlar Vadisi Irak”, “Kurtlar Vadisi Filistin” gibi sinema filmleri de eklendikçe, Şaşmaz da bayağı bayağı Ortadoğu’nun kanaat önderlerinden biri gibi davranmaya, politik konularda görüşler beyan etmeye başladı. Bunun en parlak örneğine de, 12 Haziran 2013’te tanık olduk. Gezi olaylarının en şiddetli günlerinden birinde kameraların karşısına geçti ve hâlâ tam olarak anlamlandırılamayan şu sözleri söyledi: “Sanırım bize nazar değdi. (...) Düştüğümüz durum maalesef bütün dünya gözünde üzücü. Çünkü Türkiye bunu hak etmiyor. Biz demokratik söylemlerimizi, özgürlük söylemlerimizi sadece söylemlerimizde değil keşke görselde de dünyaya verebilsek. Maalesef dünya böyle görmüyor arkadaşlar. Akademisyenlere, sosyologlara, bilim adamlarına ihtiyacımız
var ki bize bugünü anlatabilsinler. Geceden gündüze değil de, acil olarak değil de, çabuk çabuk. Çünkü onlar bu gece karanlığındaki kedi gözleri gibi. Ama o gözler de ancak bizim ışığımızla görünebilen bir şey. Fosforlu olan kedi gözleri bize yol gösterecek.”
Böylece Şaşmaz da Gezi direnişinin üzerine en çok espri üretilen figürlerinden biri olarak tarihe geçmiş oldu... “Fosforlu kedi gözleri”, “sanırım bize nazar değdi”
gibi unutulmaz ifadeleriyle birlikte...

Gezi’nin altüst ettiği: Memet Ali Alabora

“Mesele sadece Gezi Parkı değil...”

Bir buçuk yıl kadar önceydi, bir tiyatro oyunu izlemiştik güle oynaya... Adı “Mi Minör”, “kendine özgür, kendine laik ülke” Pinema’da geçiyor, bir dolu tuhaf kuralı, yasağı olan bir ülke... Bir başkan var, uyuyup uyanıp halkının iyiliğini düşünüp, misal kafaları karışmasın diye seçimde adayları 1’e indiren... Bir de piyanist, ince do’nun yasaklanmasına isyan eden... Seyircinin de dilerse katılabildiği, sahici bir interaktif oyun...
Güldük, düşündük, aradan yedi ay geçti, Gezi direnişi oldu ve bir de ortaya çıktı ki izlediğimiz bir “darbe provası” imiş meğer. Yani “bir gazetenin” iddiasıydı bu. Memet Ali Alabora “Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı? Hadi gel” yazarak bu olan bitenin müsebbibi haline gelmiş, yedi ay önce oynadığı oyun da bunun kanıtı kabul edilmişti.
Gerisi sahiden üzerine bir oyun yazılacak gibi... Memet Ali Alabora tehditler aldı, hakkında soruşturmalar açıldı, hedef gösterildi. Basın açıklaması yaptı; “Üst üste uygulanan şiddet sonucunda mesele, ifade özgürlüğüne karşı uygulanan şiddeti protesto etmek haline dönüştü. Devamında da oraya gelenler, kendilerini ifade edemediklerini düşündükleri diğer meselelerde kendilerini ifade etmeye başladılar. Benim için mesele Gezi Parkı kadar Emek Sineması’nın yok edilişi, Şehir Tiyatroları’ndaki yönetmelik değişikliği, Devlet Tiyatroları’nın kapanmak üzere oluşu, Kadıköy’deki Kuşdili Çayırı, Haydarpaşa Garı gibi birçok meselenin ifade edilmesi haline geldi” diye açıklamaya çalıştı, anlatamadı.
Sonunda uzun bir sessizliğe gömüldü. Halbuki alışıktık biz onu eylemlerde görmeye, sözünü sakınmadan her türlü haksızlığın karşısında duruşuna... Oyuncu anne-babanın; Betül Arım ile Mustafa Alabora’nın, adını “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndaki Memetçik Memet’ten alan oğluydu. 25 Kasım 1977’de İstanbul’da doğmuş, yazlıktaki çocukları etrafına toplayıp hikayeler anlatmaya küçücükken başlamıştı. Ortaokul biterken meslek belliydi: Armut dibine düşecekti. Ama ekranlarda daha 17 yaşındayken, Savaş Ay’ın “A Takımı”nda sokak röportajları yaparak göründü.

Karşımızda derdi şöhret olmayan bir genç vardı
Ardından İstanbul Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’ne girdi ve “Kara Melek” dizisiyle oyunculuğa başlamış oldu. Sonra “Yılan Hikayesi” geldi. Çoluk çocuk herkesin gönlünü fetheden Polis Memoli, aynı zamanda özlediğimiz ekran yüzünün doğuşunu müjdeliyor olabilirdi ama karşımızda meselesi hiç de şöhret olmayan bir genç adam vardı.
Bir yandan “Hababam Sınıfı”, “Maskeli Beşler İntikam Peşinde” gibi çok izlenen komedilerde oynarken bir yandan gitti Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde yüksek lisans yaptı, Garajistanbul’un kurucuları arasında yer aldı, Yüksel Aksu’nun “Dondurmam Gaymak”ının ekibine katılıp oyuncuları eğitti, tuttu Oyuncular Sendikası’nın genel başkanı oldu. Andante dergisinde yazı yazıyor, İş Sanat’ta çocuklar için klasik müzik programları düzenliyordu. Bu memleketin suyunu, sanatını, kültürünü, çalışanının hakkını korumak gibi de bir derdi vardı. Bu uğurda muhtelif eylemlerde ön safta yer alıyordu.
Sonunda bildiğimiz noktaya vardık. Karısı Pınar Öğün ile birlikte 2012’nin aralık ayında “Mi Minör” oyununu yapan Alabora, birbirini izleyen soruşturmaların, tehditlerin, korunarak geçen günlerin ardından ortadan kayboldu. Kendisinden ancak 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş’lerin ölüm yıldönümünde Londra’da katıldığı panelde haber aldık. O iki saatlik konuşmadan bile ne kadar çok yanlış anlama ve saldırı vesilesi üretilebildiğini görünce insan düşünüyor: Haksız mı kaybolmakta?