Nezaket Tatilden Dönmeli

17 Haziran 2019

Nezaket ile iletişim kişisel markanızın en iyi temsilcisidir. Bazen yeni tanıştığım insanlara şaşırıyorum. Acaba bir tek bana mı oluyor?

Biri ile tanışıyorum. Unvanına, bitirdiği okula baktığınız zaman iyi bir alt yapısı var gibi görünüyor. Sonra birlikte yemek yiyor ya da birer kahve içiyorsunuz ya da toplantı sonunda bir bakıyorsunuz ki meğer hiç öyle biri değilmiş.

Bu duruma iş hayatının yanı sıra sosyal medyada da rastlıyorum, bu kadarı da pes dedirten paylaşımlara.

Kendini övenler, dil bilgisi olmayan, ne yazdığı anlaşılmayanlar… Üst düzey bir yönetici ama tehditkar bir dil kullanıyor. Sayfasından üslupsuzluk akıyor.

Bir diğeri güya girişimci ama paylaşımları, ergenlerin bile yapmayacağı “esprili laf sokma” sözleri.

Günlük yaşamdan birkaç örnek vereyim. Zarif giyimli bir kadının içinden sırf otopark yeri için bir canavar çıkıyor. Bir başkası mağaza görevlisine ürün sorarken bir had bildirme çabası, komşusu ile bir minik kedi meselesi için tartışma, arkadaşlar arasında bile bir üstünlük kaygısı, hep bir gerginlik, hep bir parmak sallama.

Elbette tüm bunların yanında, sayısı az olsa da nezaket ile iletişim kuran, uzlaşmacı insanları görmek umut veriyor.

Ne ara toplumumuzun dili bu kadar nezaketsiz oldu? Acaba bu bir moda mı yoksa başka bir sebebi mi var? Oysaki en kötü sözü nezaketle ifade edebilir, en büyük tartışmayı seviyesizleşmeden yapabiliriz.

Yazının devamı...

Ya Gerçek Öyle Değilse?

10 Ocak 2019

Çocukluğumdan beri biri bana kendisiyle ilgili bir şey söylediğinde hemen inanırdım. Yalanı ortaya çıkana kadar değil de kendisi yalan söylediğini itiraf edene kadar onun söyledikleri benim gerçeğim olurdu.

Ancak biri gelir de bana dünya ve evrenle ilgili bir şey söylerse dinler ama içimden hep şöyle derdim: “Ya anlattıkları gerçek değilse? Veya onun da bilmediği bir gerçek varsa?”

Yıllar geçti, hâlâ insanların kendileri hakkında söylediği her şeyi gerçek kabul ederim. Ama söz; evren, sonsuzluk, dünya gerçekleri, ekonomi vs herkesi ilgilendiren konulara gelince kafamda hep bir “acaba?” olur. Üstüne üstlük çoğunluk değil, azınlık ne derse onun yanında olur, muhaliflik ederim.

Son dönemde kendi etrafımdaki insanlardan en çok duyduğum söz; “İnanmak istiyorum”. Evet, artık insanlar inanmak istiyor. Eskiden bizlere anlatılan, gösterilen şeylere inanırken şimdilerde her şeyden şüphe eder olduk.

Çünkü gerçek diye öğretilen şeyler zaman geçtikçe ya inkar edildi ya hayal kırıklığına dönüştü. Basit bir örnek vereyim; bir dönem margarin için methiyeler düzülmüştü. Tüm çocuklar margarinli ekmek yiyorduk. Ne havalı bir şeydi o ekmeğe tereyağı değil de margarin sürerek yemek. Şimdilerde aynı margarin tu kaka oldu. Tereyağ diye aldığımız ürünün aslında patates ezmesi olduğunu öğrenmek gibi birçok kandırmaca… Hal böyle olunca özellikle birçok arkadaşım beslenme konusunda neredeyse kendi evlerinde arge merkezi kuracak kadar araştırma işine girdi. Artık söylenenlere inanmıyorlar. Artık deneyim ve samimiyet pazarlamada ön planda oldu. Artık ne dediğinizin çok da önemi yok.

Eskiden marka denince akla ilk gelen şey reklamdı. Kemal Sunal’ın oynadığı 1978 yapımı “Yüz Numaralı Adam” filmindeki reklamlar gibi; sadece vaat var ama içi boş. Verilen vaatler gerçekleşmeyince insanların reklamlara dolayısıyla reklamla marka olmaya çalışanlara inançları sarsıldı. Artık insanlar deneyimlere, referanslara, verilen sözlerin tutulmasına, yani samimiyete önem veriyor.

Sadece reklamla yapılan marka çalışması tanınırlık getirir ama asla sizi bir marka yapmaz. Bu durum sadece ürünler için geçerli değildir. Kişisel markanız için de sadece tanınır olmanız, sosyal medyada bir sürü insanın sizi takip ediyor olması da sizi marka yapmaz.

Kişisel marka için verdiğiniz sözleri tutmanız, bu konudaki samimiyetiniz, iş yapış şekliniz kısacası arkanızda bıraktığınız izler sizin markanızdır.

Yazının devamı...