Askerin türküsü

15 Ekim 2019

Paris randevusunun ilk 15 dakikasında oyuna ortak olma isteğimiz fena değildi. Bir ara topa sahip olma oranını yüzde 54’le elimize geçirdik. Gerçi top kullanma halimiz o yüzdeyi oyunun merkezinde, kanatlarda ya da hücumda kullandığımız anlamına gelmiyordu. Çoğunluk kazandığımız toplarla savunmada zincirleme pas yaparak oyalanmayı tercih ettik.
Savunmanın usta oyuncuları; Zeki, Merih, Çağlar ve Umut Fransız ataklarına karşı olabildiğince hatasız oynamaya çalışıyor, en azından kesici rolünü başarıyla gerçekleştiriyordu. Ama asıl kesici kalecisi Mert’ti. Fransızlar, ilk yarının son yarım saatinde baskıyla gol arayışını yoğunlaştırdılar. Griezmann, dört kez gol şansı yakaladı. Kaleci Mert çok iyi karşıladı, hem kafa vuruşlarını, hem de şutunu. Bir kez de auta yuvarladı Fransız...
Milli Takım’ın savunma güvenliğine karşılık orta alanda Okay, Mahmut ve Ozan hiç de üretken değildiler. Bu anlamda en azından yararlı ve etkili pas kullanımı açısından Emre Belözoğlu’nun arandığını söyleyebiliriz. Savunmada kesilen ya da kullanılan topların çoğunluk “savurma” ile harcandığını da gördük. Oyunun merkezinde boş bıraktığımız alanı Tolisso ile Sissoko ustaca kullandılar. Coman etkili bir oyunla parlarken Sissoko iki kez gol fırsatı yakaladı, Mert izin vermedi. Burak Yılmaz ise az sayıda buluştuğu topu güçsüzlüğünden kullanamadı. Karakteristik özelliği yıpratıcı koşuları, alan açma ve stoperleri çözme becerisini sergileyemedi. İlk yarının top paylaşım oranı 63/37 aleyhimize dönmüştü.
İkinci yarıda daha sakin, daha etkili ve daha üretken bir oyun sergiledi Milli Takım. Burak’ın 60’da, Ozan’ın 62’de gol pozisyonuna girmesi olumlu sinyallerdi. Okay’ın yerine oyuna giren Hakan Çalhanoğlu bir hamle idi. Kaan Ayhan ise sakatlanan Zeki’nin yerini aldı. Şenol Güneş’in sadece 1 hamlelik şansı kalmıştı. O şansı Cenk’le kullanabileceğini düşündük. Deschamps ise hamle önceliğini ele aldı. 72’de Ben Yedder’i çıkarıp Olivier Giroud’u aldı oyuna. O da dört dakika sonra bekleneni verdi. Şenol Hoca, Cenk hamlesini ancak 81’de yaptı. Bir dakika sonra duran toptan hamlelerinin karşılığını aldı. (Hakan’ın frikiği, Kaan Ayhan’ın kafa vuruşu, gol!)
Milli Takım, stratejik olarak beraberliğe razı olabilirdi. Ama böyle bir taktikle koca maçı oynamak o kadar kolay değildi. Beraberliğe razı olmak başka, beraberlik için oynamak başka. Bence dünkü beraberlik, Giroud’un golüne hemen gösterilen tepkinin, reaksiyonun sonucu. Maçı kazanabilecek fırsatlar da yakaladık ama, öyle olsun! Böylece Fransa’nın liderlik hesabı da karşılıksız kaldı.
Milli Takımımız asker gibi bitirdi maçı. Teslim olmadılar. Zafer türküsünü söylemeyi sürdürdüler.

Yazının devamı...

Noksanlıklar, 90’lıklar

12 Ekim 2019

Evet kaliteli oyunculardan kurulu bir takımımız var... Hedefimiz büyük. Ama ne kadar güçlü, ne kadar sakin, ne kadar etkili, ne kadar formdayız? Yanıt vermek o kadar kolay değil. Bireysel performansların yanı sıra takımca oyun bütününe baktığımızda da eksik, kusurlu, ağır ve anlaşılmaz bir oyun oynadı çocuklar.
Arnavutluk’un ne kadar yenilendiğini, İtalyan hoca ile nasıl değiştiğini ve kendine yer açmak için İzlanda’yı dört golle yenip adeta devre dışı bıraktığını biliyorduk. Aynen dün gece oynadığı gibi oynamasını da bekliyorduk. Beklemediğimiz şey bizim Milli Takım’ın dağınık ve etkisiz oyunuydu.
Özellikle ilk yarıda, orta alan-hücum bölgesi arasında bir türlü uyum sağlayamadılar. Emre, Mahmut ve Ozan’dan Hakan, Cenk ve Burak Yılmaz’a yaratıcı, verimli servis bir türlü yapılamadı. Öyle ki sağ bekimiz Zeki Çelik, adeta sağ kanat oyuncusu gibi tek başına topu taşıyıp rakip ceza alanına girerek ortalar yapan, pozisyon oluşturan fırsat yaratan adamdı. Buna karşılık Cenk Tosun ve Burak Yılmaz stoperlerin kontrolundan çıkıp beklenen vuruşları yapamadılar. Arnavutluk ise daha sakin, dirençli ve kararlı olan taraftı. İki büyük gol pozisyonu buldular ve bizi yine uğraştırdılar.
Şenol Güneş’in yaptığı değişiklikler (Kaan-Çağlar), (Emre-İrfan Can) ve (Ozan-Yusuf) taktik hamleden çok “ihtiyaçtan”dı. Kaan’ın ikinci sarı kart korkusu, Emre ve Ozan’ın yorgunlukları. Yine de o değişikliklerin takımı tahkim ettiğini, en azından güven ve enerji yarattığını söyleyebiliriz. Maçın en iyi oynayan grubu kaleci Mert ile savunmacılarımızdı.
Milli Takım’ın en büyük rakibi, kendisi... 2020’ye gidecek somut bir şansı elinde tutuyor olması. Ne var ki o şans bazen gerilime, baskıya, hayal kırıklığına da neden oluyor. Skor olarak hayal kırıklığına uğramadık ama, beklediğimiz oyunları oynayamıyoruz. Andorra’dan sonra Arnavutluk’u da 90’da yakalamamızın nedenlerinden biri de bu işte.
Sırada Fransa var… İnanıyorum ki onca formsuzluğa ve yorgunluğa rağmen orada çok iyi bir oyun oynayacaklar.
İyi yolculuklar çocuklar!

Yazının devamı...

Maksat, mutsuzluk olsun!

9 Ekim 2019

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Türkiye’de desteklediği projelerle güçlenen, yaşamları değişen, başkalarına da destek olan insanların öyküsünü anlatan yeni bir kampanya başlattı.

“Bence Mutluluk” adını taşıyan kampanya, insanları neyin mutlu ettiğine odaklanmanın bizi daha iyi bir dünyaya götüreceğini hatırlatan 6 kısa filmden oluşuyor. Bu filmlerde tanıtılan ve konuşan Barış Yüksel (Antalya), Nimet Taş (Kilis), Nurettin Kılıç (Mardin), Rabia Aydemir (Isparta), Şirin Muhammed (İstanbul), Ulaş Tepe (Ordu). Her filmin sonunda öyküsü anlatılan insanların “Sizce mutluluk nedir?” sorusuna verdikleri yanıtlar duyuruluyor. Örneğin Antalyalı Barış Yüksel, “Bence mutluluk üretmek ve paylaşmaktır” diyor. Hayatın her alanında geçerli, sporda da unutulan kavramlar. (bencemutluluk.undp.org.tr)”

Sporumuzda, özellikle futbolumuzda “Sizce mutluk nedir?” sorusuna yanıt verecek örnek oluşturacak 6 başarılı insan bulabilir miyiz, ne dersiniz? Hayır, skor tabelalarını, sihirli transfer öykülerini, şampiyonluk turlarını anlatmayın bana. Doğrudan, sadece oyunun örneğin, sonuç ne olursa olsun, size verdiği mutluluk var mı? O mutluluğu kaç kişiyle paylaştınız? Çocuklarınıza, torunlarınıza aktaracağınız kaç mutluluk öyküsü var, söyler misiniz?
Galatasaray’dan başlayalım: Taraftar oyundan, muhalefet yönetimden, teknik direktör oyuncularından şikayetçi.
Beşiktaş’ta tribün Abdullah Avcı’dan, camia “Paralar nerde?” diye diye yiyip bitirdiği Fikret Orman’dan, oyuncular birbirinden, Burak Yılmaz pas oyunundan, Caner hakem kararlarından dertli!
Fenerbahçe’de Ali Koç parasızlıktan, Ersun Yanal oyuncu yetersizliğinden, taraftar oyundan, oyuncular da içinde bulundukları baskılı ortamdan yakınıyorlar. Herkes mutsuz, doyumsuz, şikayetçi... Ve herkes işaret parmağıyla birilerini gösteriyor.
Herkes kelle tüccarı. Kime sorsanız, TFF’den şikayetçi. TFF yönetimi değişti. Olmadı yeni gelen de gitsin! MHK sürekli sanık sandalyesinde. Namoğlu gitti, yetmedi. Sabri Çelik gitti, olmadı. Zekeriya Alp ile de olmuyor, bırakın gitsin! Cüneyt Çakır bile gitsin, hakem stoku da bitsin. Elde kimse kalmasın.

Medyadaki yazılara, seslere, görüntülere bakın. Ortada polemik yaratacak, tartışma ve spekülasyonlarla dolu gerilim ve beslenme alanı yoksa susun! Yazmayın, söylemeyin, ekranı işgal etmeyin.

Yazının devamı...

Hoca kazandı, nihayet!

7 Ekim 2019

Ev sahibinin gözü kara... Galibiyetten başka hiçbir şey görmüyor. Teknik, taktik kimsenin umurunda değil. Topu kazan, pas yap, dripling yap, ne yaparsan yap... Karşı kaleye taşı. Orada şut mu atarsın, kafayı mı çakarsın... Elbette çaresine bakarsın...
Süper Lig’de “yenilmez lider” unvanıyla Vodafone Park’a gelen Alanyaspor, maç kazanmayı adeta unutmuş Beşiktaş’a karşı oyuna ortak olma çabasıyla mücadele etmeyi yeğlemişti. Beşiktaş ise bol bol yan pas yaparak, kazandığı topu kendi savunmasıyla oyun merkezindeki Oğuzhan - Atiba trafiğinde çevirerek, böylece top kullanma yüzdesini elinde tutarak oynadı. Bu oyun eksik, yarım, etkisiz ve zevksiz bir oyundu. Topla buluştuğunda çabucak oynayarak arkadaşına pas verme telaşı gösteren oyuncular, rakip ceza alanına bir türlü atamıyordu meşin yuvarlağı. Hele Burak Yılmaz... Önce istediği ve beklediği topları alamadı, sonrasında da buluştuğu pek az topu kullanabilmeyi başardı. Belli ki rahat değil, uzun sakatlık-tedavi sürecinde Burak’ta form kaybı oluşmuş. Oysa golü en çok arzulayan Burak’tı, en çok oynamak isteyen de. Ne varki dünkü maçın penaltıya kadar olan bölümünde “yalnız ve çaresiz” adam olarak koşuşturup durdu.
Beşiktaş’ta Lens ve N’Koudou tüm gayretlerine rağmen, çizgiden aut çizgisine kadar inip bir uzun orta yapamadılar. Lens, zaman zaman çaprazdan içeri kayarak birkaç pas ve çalım becerisi gösterdi, hemen hepsi de sonuçsuz kaldı. N’Koudou ise Alanyaspor’un savunma hamlelerini bir türlü aşamadı.
Zevksiz ve sıkıcı oyun ikinci yarıda biraz renklendi. N’Koudou’nun buluştuğu topla ceza alanına girmesi, Baiano’nun müdahalesiyle penaltıyı getirdi. Eh, akan oyunda bir türlü golü bulamayan Burak Yılmaz, ustaca vuruşuyla golü buldu. Hem kendisi, hem de arkadaşları nefes aldı.
Alanyaspor’un bu lige kattığı en büyük heyecan asla vazgeçmemek. Ne sıkı ve sert savunma yapıyorlar, ne de hayal ataklarıyla kendi kendilerine tuzak kuruyorlar. Beşiktaş’ın bu oyuna karşı reaksiyonu kontrollü oyun. Aynı zamanda fırsatçı hücum hamleleri.
İşte size maçın en güzel anı: Burak Yılmaz, buluştuğu topla sağdan Alanyaspor kalesine iniyor. Rakip savunma, golcünün kaleye uzaklaştığını görüp rahatlarken... Burak’tan enfes bir orta... Diaby’nin topla buluşması ve gol. İşte Burak’ın sabahtan beri beklediği böyle bir orta... Kimse yapmazsa o işi... Burak yapıyor. Bravo! Bu arada unutmadan... Yetmezmiş gibi Beşiktaş’ta maça saatler kala sakatlık arızaları oluşuyor. Sahaya çıkacak onbir zorlanıyor. Dorukhan, son anda mecburiyetten, sağbek oynamak zorunda kaldı. İşini iyi yaptı ama ah şu sakatlık! Tüm sakat futbolculara geçmiş olsun diyelim. Lloris dahil!
Bu arada skor 1-0 iken Atiba’nın ceza alanı içinde eline çarpan topta Arda Kardeşler’in devam kararı Alanyasporlu futbolcuların yoğun itirazına yol açtı. Haksız da sayılmazlardı...

Yazının devamı...

Parsayı çaldırdılar

4 Ekim 2019

Tribünlerde bilinçli bir duruş var... Yöneticilerin ve futbolcuların yapamadığı şeyi yapıyorlar: Öfke kontrolü. Maçtan önce kısa süren “Paralar nerede?” soruları, maç başladığında yerini “Golü kim atacak?” merakına bırakıyor yerini.
Günün ilk sürprizi: Burak Yılmaz yok. Açık yarası olduğu için Abdullah Avcı Alanya maçına saklayıp riske girmemiş, kadroya almamış golcüyü. Bu durumda Beşiktaş’ın çok bastırıp atamamak sıkıntısı evindeki UEFA maçında da devam ediyor. Genç Güven takımın santrforu... Lens sağdan, Caner soldan servis yapıyorlar ama Güven uzaktan bir şutla yetiniyor. Az sonra sakatlanıp yerini Umut Nayır’a bırakıyor. Pek de değişmiyor tablo... Şutsuz bir oyalama futbolu oynayan rakibine karşı Beşiktaş yine bastırıyor, yine pozisyonlara giriyor ama, ceza alanında boşluk bulamadığı gibi kornerleri ve duran topları da değerlendiremiyor.
Avcı’nın seçtiği onbir, en azından “bütüncül” bir takım oyunu sergiliyor. Bu futbola kötü ve kalitesiz demek o kadar kolay değil. Hepsi de en iyi biçimde işlerini yapmaya çalışıyorlar. Douglas, Rebocho, Elneny, Lens, Caner çok gayretli. Ljajic oyuna ayak uydurmaya çalışıyor. Dorukhan da etkin. Oyun merkezinde hücum ve savunma görevlerini bir arada başarıyla sürdürüyor. Vida ve Necip (nazar değmesin) iyi bir maç çıkarıyorlar. Ama golü bulamıyorlar. Beşiktaş’ın skoru yakalayamamasının bir önemli nedeni de Wolverhampton’un beşli savunmaya çekilmesi. Özellikle ilk yarıda Beşiktaş’ın baskısına karşı ceza alanını doldurup kapatarak “blokaj” uygulaması. Bu tür kapalı defansların açılması için öncelikle duran topların değerlendirilmesi gerekiyor. Kanat ataklarında da hem adam eksiltmek, hem de ezber ortaların yanı sıra yerden farklı pozisyonların yaratılması bekleniyor. Bunlar Beşiktaş’ta eksik kalan unsurlar. Takımda Vida’dan başka kafa vuruşu yapacak oyuncu yok gibi. O da akan oyunda değil, rakip kaleye kornerlerde gidiyor ancak.
Avcı’nın tıkanık oyunu açma hamlesi, 78’de Dorukhan Oğuzhan değişikliğiyle geldi. Bence daha erken davranabilirdi. O arada İngiliz takımı da Jimenez’le Cutrone’yi değiştirip oyuna ortak olduğunu gösterdi. İkinci yarıda cesaretle hücum organizasyonlarına giriştiler. Bu oyuna karşılık Beşiktaş daha çok gol fırsatı yaratabilirdi. Rakip yarı alanda şuta dönüştüremedikleri oyunda fazlasıyla top kaybettiler. Beşiktaş gayretinin karşılığında en az 1 puan almalıydı... Ama ne de olsa Premiership takımı. Wolverhampton uyudu, uyuttu ve parsayı kapıp gitti.

Yazının devamı...

Artık tavlayı kırma başkan

2 Ekim 2019

Fikret Orman’ın babası merhum büyüğümüz Abdülkadir Orman, inatçı ve iddialı bir adamdı. Yenildiği zaman öfkelenir, tavlayı kırardı. Oğlu da genetik olarak zaten tipik Karadenizli. Beşiktaş’ta yöneticiyken, hem de Seba döneminde çok da gösterişi olmayan dev bir projeyle ilgileniyordu. Çoğu arkadaşı, güncel konulara eğilmesini, hayal peşinde koşmamasını söylerdi.
O büyük proje, İnönü Stadı’nın yenilenmesi, büyümesiydi. Kafasına koyduğunu yıllar sonra inadı ve inancıyla gerçekleştirdi.
Feda döneminde Beşiktaş’ın sıkıntılarını dile getirdi. Kulüpte tasarruf tedbirlerini artırdı, masrafları kıstı, taraftarı forma alış verişine yönlendirdi.
Şenol Güneş’i takımın başına getirerek tüm başkanların kendi dönemlerinde mutlaka erişmek istedikleri şampiyonluk unvanını iki kez kazandı. Beşiktaş’ın hamurundaki en güçlü maya tevazudur. Alçak gönüllülük. Gruptan 14 puanla namağlup çıkarak öyle bir Şampiyonlar Ligi öyküsü yazdılar ki ezeli rakiplerinden her biri böyle bir başarıyı allayıp pullayarak yılın en fiyakalı olayı haline getirir, hem popüler kültürde, hem de getireceği rantta rekorlara koşardı. Hayır, tıpkı namağlup şampiyonluk (1986) gibi bu olayı da sakin bir tebessüm ve huzurlu bir gururla yaşadı Beşiktaşlılar. O başarı sayesinde en çok kazanan, bilançosunu karla kapatan kulüp olmuştu Beşiktaş.
Sonra mevsimler değişti. Beşiktaş, sonbaharı görmeden finansal anlamda karakışa girdi. Başkan Fikret Orman, Ümraniye’deki idmanlara gidemez hale geldi. Ödenmeyen hak edişler nedeniyle yerli-yabancı tüm futbolculara, personele mahcuptu.
Günün birinde özel olarak hazırlanmış bir grup, Orman’a çok ayıp ve aşağılayıcı bir soru sordu: “ Paralar nerede?”
İşte Başkan’ın tavlayı kırdığı an!

Yazının devamı...

Yönetim ve destek farkı

30 Eylül 2019

Haydi, en azından aklımızdan çıkmaması için bir deprem deyimiyle duruma açıklık getirelim: Beşiktaş, peş peşe gelen “artçı şoklarla” dağılıyor, çözülüyor, savruluyor. Trabzon’daki maç İstanbul’da oynansa ne olurdu? Bence hiç fark etmezdi. Beşiktaş’ın hem kulüp, hem de takım olarak büyük sorunları var. Sürekli yenilenen, artan, bir türlü çözülemeyen o sorunların arasında nefes alıp çözüm fırsatı bulamıyorlar.
Trabzonspor, onca sakata (Abdülkadir Ömür, Fernandes, Ekuban, Yusuf, Onazi) rağmen, takım oyunu, oyun disiplini, kontrol ve oyun kurma konusunda yerleşik ilkeleriyle mücadele etti. Sosa, Abdülkadir Parmak, Nwakaeme ve Sörloth’la Beşiktaş’a oranla daha etkili ve verimli bir hücum organizasyonu sergiledi. Beşiktaş ise (özellikle ilk yarıda) topa sahip olmasına (60/40) rağmen rakip yarı alana taşıdığı topları tehlikeli kontrataklara dönüşecek biçimde kaybetti. Burak dahil hücumcular yeterince şut fırsatı bulamadılar. Burak ikili mücadeleleri kaybetti. Arkadaşlarından destek alamadı. Sorumsuz cezalı Ljajic’in görevini üstlenen Oğuzhan da bekleneni veremedi. Beşiktaş’ın öteki cezalısı Elneny de en azından alternatif olarak takımını yalnız bırakmıştı. Dünkü oyunda da gördük ki Beşiktaş’ın rakibi tehdit eden tek oyuncusu N’Koudou. O da zorlanmasına rağmen buluştuğu toplarla rakip takıma sıkıntı yarattı. Diaby’nin de sağ kanatta beklenen hareketliliği sağlayamadığını gördük.
Beşiktaş’ın çelişkileri de var. Takımın en deneyimli ve etkili oyuncuları Gökhan Gönül ile Caner Erkin, inisiyatif alarak hücumda da sorumluluk üstleniyorlar. Ancak asıl görevleri olan savunmada o kadar verimli değiller. Beşiktaş yediği tek gole dahi karşılık vermede zorlanırken çok kolay fark yemeye alışıyor. Peş peşe gelen artçı şoklarla başa çıkamıyor. Hele Nwakaeme’nin attığı dördüncü gol var ki, üç savunmacı sadece seyrediyor. Yazık ve yazık!
Trabzonspor’un çok farklı galibiyetinin sırrı neydi? Şunu söyleyebiliriz: Başkan ve yönetim tüm gücü ve desteğiyle takımın arkasında duruyor. Teknik direktör Ünal Karaman ters sonuçlara rağmen hem saygı görüyor, hem de destekleniyor. Trabzonspor’un maçın başından sonuna kadar artan bir iştahla Beşiktaş’a çullanmasındaki itici güç işte bu. Aynı açıdan Beşiktaş’a bakarsak. Başkan Fikret Orman öfkeyle ayağa kalktı ve olağanüstü kongre kararıyla yerine oturdu. Abdullah Avcı, kaosun ortasında yalnız kaldı. Taraftar gruplarında onu destekleyenler kadar homurdananlar da var. 13 Ekime kadar yeni adaylar çıkıp imzaları denkleyerek liste yapacak fırsatı bulabilirler mi? İş sonunda “Yine bana geldiler” demekse, Beşiktaş’a karşı çok ayıp oldu. Zaman ve enerji kaybettiler. Elbette üç puandan daha büyük bir kayıp bu!

Yazının devamı...

Sağol Max, kardeşimizsin

29 Eylül 2019

Aaaa… O da ne? Süper Lig’in dev derbisi için İstiklal Marşı çalınırken, bir de baktık, Fenerbahçe’nin Alman futbolcusu Max Kruse, ulusal marşımızı söylüyor. Ender görülen bir olay. Hagi’nin bizim ulusal marşımızda elini kalbine götürüşünü sevdik de bu hayranlık uyandıracak bir şey. Yanlış görmediysek, teşekkürler Max... Kardeşimizsin!. Seyrantepe’deki maç 1 saatlik didişmeyi geride bırakırken, Belçika’dan “ironik” bir haber gelmez mi? Brugge’de oynayan “zoraki kiralık” golcü Diagne, deplasmanda Mechelen’i 5-0 yendikleri maçta, 57. Dakikada Okere’nin yerine oyuna katılıp iki golle skora katkıda bulunmuş.
Derbiye dönersek... Falcao’dan alamadım gözlerimi. Sezon öncesi ve ligin başlamasından sonra uzun, ısrarlı ve de bol masraflı Falcao uğruna ne Diagneler harcadı Galatasaray. Tribünden maçı izleyen Galatasaray taraftarları ne düşündü acaba? Falcao’nun yerine Diagne oynasaydı, razı olurlar mıydı, bilmiyoruz.
Doğrusu 103 ülkede, nihayet, naklen yayınlanacağını öğrenerek nihayet ticari bir meta olduğuna sevindiğim maç, aynı başarıyı futbol kalitesiyle sergileyemedi. Bunda her iki takımın üzerindeki bilindik baskıların rolü de vardır elbet. Ancak usta futbolcular, iyi hazırlanmış oyuncular, takım oyunu içinde bu baskıları sıfırlayabilirlerdi, olmadı!
Dört oyuncuya dikkat ettim dün: Belhanda, Falcao ve Emre, Muriqi...
Emre sahanın en tecrübelisi, en ustası ve en yaşlısıydı. Maskeli Belhanda da en Faslı’sı. Yaşlı Emre ustalığı ve özgül ağırlığıyla takımını yönetirken, Maskeli Süvari Belhanda beklenenin üzerinde koştu. Çok istekliydi ama oyunun pozisyon üretimine ve kurgusuna katkıda bulunamadı. Muriqi özellikle ilk yarıda beş kez hücum etkinliğinin baş aktörüydü. Bunlardan ikisi net gol pozisyonuydu. Kosovalı futbolcu, koşuları, ikili mücadelelerdeki fiziksel üstünlüğü ve iki rakip stoper Luyindama, Marcao üzerindeki ezici baskısıyla kendinden bekleneni veriyordu. Bazen golcülerin pozisyona girmesi kadar yeterince olmasa da topu ayağında tutması ve baskı kurması da önemlidir. Bu anlamda Muriqi iyi not aldı. Falcao ise, İspanya’dan (Atletico Madrid), Monaco’dan, hatta Manchester United ve Porto’dan tanıdığımız o büyük golcü kratında değildi. Oyuna da katılamadı. Umarım hayal kırıklığına dönmeden eski kimliğine kavuşur. Yine de Arap Ligi’deki Gomis’le Belçika’daki Diagne’yi izlemekten uzak kalmamalı.
İki takımda da saygıyı en çok hak eden oyuncular Galatasaraylı Nzonzi ve Fenerbahçeli Gustavo’ydu. Gösterişsiz, sade ve sakin oyunlarıyla takdir edilmeleri gerekir.
Golsüz maçta golcüleri yorumlarken kalecileri unutmayalım. Altay en az iki gol kurtardı. Muslera da kendine yakışır bir maç çıkardı.

Yazının devamı...