Bırakın futbol tarihi de yensin!

12 Haziran 2019

Tyrkjaranio... İzlandalılar bu deyimi 17. yüzyılın ilk yarısında yaşadıkları büyük acılardan sonra kullanmaya başlamışlar. Türk İstilası anlamına geliyor. O dönemlerde korsanlık bazı devletler tarafından izin verilen bir talan biçimiydi. Geminize hangi devletin bayrağını çekerseniz, o ülkenin gemilerine dokunmamak koşuluyla korsanlık yapabilirdiniz.
Osmanlı döneminde sırf korsanlık yapmak için islamiyeti seçen ve “Küçük Murat Reis” unvanını alan Hollandalı denizci de Kuzey Afrika’dan, ege kıyılarından topladığı tayfalarla Osmanlı bayrağını çekip İzlanda’ya iki büyük akın düzenledi. Orayı talan etti; genç kadın ve erkekleri köle pazarlarında satılmak üzere ailelerinden kopardı.
Tarihin karanlık yüzünde böyle sayfalar da var... Sadece Osmanlı atalarımızın değil, tüm devletlerin, tüm insanlığın bir daha tekrarlanmamak üzere kapatması, unutması gereken sayfalar.
İzlanda-Türkiye maçı için Reykjavik havaalanına inen Milli Takım kafilesi, bildiğiniz gibi gümrük görevlileri tarafından olmadık biçimde bireysel valiz aramaları, ağırlaştırılmış işlemler nedeniyle iki saatten fazla bir süre havaalanında tutularak “kabul edilemez” ağır bir muameleyle karşı karşıya kaldı. Hele kıdemli kaptan Emre’nin tv ve radyo muhabirlerine demeç verirken mikrofonların arasında uzatılan “temizlik fırçasına” da konuşmuş (!) olması, skandalın boyutunu daha da büyüttü.
Türkiye Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu ile skandala hiç de onların beklemediği bir tepki gösterdi. Büyükelçiler nezdinde nota verildi. TFF Başkanı Nihat Özdemir ve UEFA İcra Kurulu üyesi Servet Yardımcı da sportif tepkilerini dile getirdiler.
İzlanda Milli Takım Kaptanı Aron Gunnarsson ise 2015’de Konya havaalanında benzer sıkıntılarla karşı karşıya kaldıklarını dile getirerek bir tür “etme-bulma” dersi (!) verdi. Biz de dört yıl sonra öğrenmiş (!) olduk.
Benim bildiğim, spor insanlık tarihinin en sağlam, en güvenilir barış köprüsüdür. Öyle ki 17.yüzyılda “Türk öldürmeyi serbest bırakan” yasa çıkaran İzlandalılar da yakın geçmişte İzlanda - Türkiye hentbol milli maçı nedeniyle bu yasayı yürürlükten kaldırmıştır.

Yazının devamı...

Küçük aslanın türküsü

9 Haziran 2019

Sanki çiçek sepeti gibi bir karşılama ve ön kabul ile hazırlamıştık Fransa’yı... Sadece Fransız medyası değil, bizler de Dünya Şampiyonu’nun kazanmasını gayet doğal karşılıyorduk. En ilginç olanı da Şenol Hoca’nın öngörüsüydü. Elbette yenmek için sahaya çıkacaktık. Ama 1 puan da olumlu bir kazanım demekti. Fransa’daki bahis siteleri de aynı rüzgara kaptırmışlardı kendilerini... Bahis oranları açıklandığında hiç şans tanımadıkları için Türkiye’nin galibiyetine 6.75, beraberliğe 4.30, Fransa’nın galibiyetine de (en doğal olasılık) 1.53 veriyorlardı. Bir başka ön kabulümüz de Fransa’yı baştan grup lideri ilan etmemizdi. Federasyon Başkanımız Nihat Özdemir de “Bizim asıl rakibimiz İzlanda” diyordu. Genel kabul gören hedefimiz grup ikinciliğiydi.
O kadar ki TRT Spor Sabahı programındaki moderatörüm Deniz Satar’a “Bizim hedefimiz birincilik olmalı” dediğimde şaşırmıştı.
Evet, grup ikincisi olarak finallere gidebilirdik... Ama üçüncüyü geçip de ikinci olmaktansa, Fransa ile başa güreşip kaybederek ikinci olmak daha saygıdeğer bir yaklaşımdı. Neyse… Çoğumuzun kalbinin bir köşesinde yatan minik aslan (galibiyet umudu) maçın başından itibaren büyümeye başladı. Öncelikle ezeli derdimiz savunmada son yılların en akıllı kurgusuyla sakin ve çabuk oynayarak, Zeki, Merih ve Kaan Ayhan’la çok iyi yer tutup yerleşerek… Ama ille de Mbappe’ye sol kanadı dar eden Hasan Ali Kaldırım’la sürekli özgüven tazeleyerek oynadı çocuklar… İlk yarı boyunca Fransa’ya tek isabetli şut şansı tanımadılar. Griezmann’ın isabetsiz şutuyla kaleyi hatırlamış oldular, o kadar. Cengiz ve Kenan’la hücum denemeleri yapan Milli Takım, ilk yarım saat dolarken, aradığı golü duran topla buldu. Soldan Cengiz’in kullandığı serbest vuruşta ceza alanındaki Merih topu kafayla kale ağzına çevirdi. Orada da Kaan Ayhan, kalplerimizdeki yatan aslanı uyandırıverdi. Dünya Şampiyonu Fransa’ya iki stoperinin yardımlaşmasıyla golü atmak, herhalde alkışlanacak bir beceri örneği olmalıydı.
Konyalılar da takdirlerini esirgemediler, coştular, coşturdular. O golün üstüne yatıp beraberliğe razı bir “yaslanma” yanlışına da kaptırmadı kendini Milli Takım. O oyunun üstüne koymak için koştular. 40’da Cengiz Ünder’in Dorukhan asistiyle attığı gol, rüyalarımızı değil, gecemizi ve oyunumuzu süsleyen bir ödüldü. Eh yani, Türkiye de liderlik hesapları yapabilirdi artık.
Didier Deschamps ilk yarıda uğradığı şok sonrası ikinci yarıya başlarken Digne ve Matuidi’nin yerlerine Coman ile Mendy’yi oyuna sürdü. Bu değişiklik beklediği oyun akıcılığını ve aradığı boşlukları getirmedi. Şenol Hoca ise 85. dakikaya kadar istifini bozmadı. İrfan Can-Ozan, Cengiz-Yusuf, Dorukhan-Abdülkadir değişikliklerini yaptı. Sadece enerji kattı sahaya. Coşkunun ayarıyla oynamadı.
Hiç ayırmadan hepsine “harika adamlar” diyorum. Golcülerimizi alkışlıyorum. Savunmacılarımız, orta alandaki delikanlılarımız ve hücumdaki efelerimizle gurur duyuyorum.
Hele Burak Yılmaz… Sezon sonunda o bitmeyen koşular da neydi? Dedik ya hepsi de şahaneydi!

Yazının devamı...

Kolay gelsin Nihat Bey

5 Haziran 2019

TFF Başkanlığına seçilen Nihat Özdemir’e başarılar dilerim. Türk futbolunda federasyon başkanlığı gerçekten ateşten gömlektir. Kulüpler, yöneticiler, futbolcular, antrenörler ve medya sürekli “talepkar” yaklaşımlarla baskı altına alırlar federasyonu. Hepsi de kendine göre (!) haklıdır. Özellikle seçimli kongre dönemlerinde taviz üstüne taviz beklenir. Sonu gelmez pazarlıklar yapılır.
Seçimden daha önemli sorunları var Türk futbolunun. En başta şu Ana Statü… Futbol Federasyonu’nun Ana Statüsü, tam anlamıyla adaletsiz, eşitliksiz, futbol ailesine söz hakkı tanımayan, tartışma kürsülerine kulüp rekabetinin ve yayın pazarlıklarının dışında yeni bir vizyon getiremeyen, hareket alanını daraltan ve gelişmeyi engelleyen bir metindir. Ana Statü, taban birliklerini, paydaşları bir kenara iterek kulüp temsilcilerinin ezici çoğunluğuyla TFF Genel Kurulu’nu adeta “işverenler sendikası”na dönüştürmüştür.
Öte yandan antrenörler, hakemler ve futbolcular da TFF genel kurulunda beşer kişilik dar kadrolarla temsil edilmektedir. En çok milli olan, en çok final yöneten en uzun süre milli takım çalıştıran gibi sınırlamalarla hiçbir yere varılamaz. Milli takımda antrenörlük yapmamış bir hoca da, hiç milli olmamış bir futbolcu da, final yönetmemiş bir hakem de Türk futboluna pekala katkıda bulunabilir. Genel kurulda yararlı eleştiri ve önerileri gündeme getirebilir.. Niye dışarıda kalıyorlar? Anlayan beri gelsin!
Taban birlikleri ya da futbolun paydaşları dedik... Şimdi sıkı durun, futbolun paydaşları olmadan da genel kurula katkı sağlayacak kurumlar var… Akademik kurumlar. Bilimin imbiğinden geçirdikleri gerçekleri size aktarabilir, hiçbir pazarlığa ve kulise girmeden tezlerini özgürce savunabilirler. Maalesef kapı onlara da kapalıdır.
Bu arada... Futbolun asıl görünmeyen kitlesi, buzdağı örneği amatör kulüplerdir. Onların bu toplulukta sesini duyan var mı? Onlar da hak ettikleri biçimde temsil ediliyorlar mı? Hayır!
Bu sorun Nihat Özdemir’in kişisel sorunu değil. Ama Türk futbolunun en önemli sorunu. Çözümü de hiç kolay değil. Hangi kulüp bu iktidar erkinden vazgeçip delege sayılarını azaltarak yeni temsilcilere sandalye verebilir ki!
Ama hiç yolu yok… Eninde sonunda değişecek bu Ana Statü… Ancak ondan sonra özlediğimiz gelişimi ve başarıyı yakalayabiliriz.

Yazının devamı...

Fatih Terim’e saygı çağrısı

29 Mayıs 2019

Gelsin Fatih Terim’in IG TV’de yaptığı açıklamalar. Doğrudan teknoloji boyutunda bakarsanız, çok iyi bir prodüksiyon var bu işte. Kamera açılarından ses düzenine, Fatih Hoca’nın vücut dilinden konuşma üslubuna kadar her şey yerli yerine oturmuş. İnsanların kolay ulaşabileceği, tekrar tekrar gözden geçirebileceği bir alanda Terim, kamuoyuna “en gerçek” duygu ve düşüncelerini aktarıyor.
Şimdi gelelim o açıklamaların biçim ve içerik analizine.
Fatih Terim, çifte kupa ile kapattığı koca sezonun ardından bildiğimiz klasik medya ortamına meydan okuyor: “Artık yoksunuz. Benim alanım burası. İşinize gelirse. Buradan alın ve istediğiniz gibi kullanın!” Böyle bakınca ortada gazete, radyo ve televizyon kalmıyor. Sorulacak sorular da yanıt bulamıyor. Fatih Terim’i Terim yapan olaylar, notlar, görüntüler, yorumlar ve yazılar, tarihin ve medyanın deposuna kaldırılıyor. Merak eden oradan bulsun, baksın.
Terim’in yeni alanı sosyal medya. Twitter, instagram, facebook ve son olarak geçen yıldan beri sıkça örneğini verdiği IG TV... Yani İnstagram TV.
Soru almayan, yanıt vermeyen, sohbet etmeyen, paylaşmayan, merak edilenlerin ötesinde anekdotları ve yaşanmış sorunları anlatmayan bir Terim bu... Şampiyon Galatasaray’ın hocası, sosyal medyaya yelken açarken, belki de asosyal ilişkilerin hatta ilişkisizliğin- kıyılarına yaklaşıyor. Şimdi eleştirilemeyen, önerilemeyen, konuşulamayan, buluşulamayan, erişilmez bir Terim var karşımızda.
Durum o kadar çarpıcı ki... Sadece klasik medya değil, sporun paydaşları da bu meydan okumadan nasibini alıyor.
Galatasaray’la ilgili açıklamalarda bulunan bazı kulüplerin acı bir durum içinde olduğunu belirterek şunları söylüyor Hoca: “Biz adı geçenlerin pek çoğu ile rakip bile değiliz. Aynı şeyleri hiç yaşamadık. Aynı yoldan yürümedik, aynı yollardan geçmedik. Benzer başarılarınız da yok. Üstüne üstlük rütbemiz de farklı!”

Yazının devamı...

Geldi, dokundu, gitti

25 Mayıs 2019

Kimi zaman öfkeli, kimi zaman düşünceli... Bazen kızgın, bazen de durgun. Genellikle kırgın... Kimseye küs değil, dargın değil. Hayatın sıcağında pişmiş. Hamlıktan yanmaya yol yürümüş. Futbol onun için hayat boyu yaptığı ve yapacağı en iyi iş. O nedenle dünyasını meşin topun üzerinde kurmuş.
Futbolda kaleci kazağını giyerken en iyilerden biri olarak gösteriliyordu.
Antrenörlük yaparken de öyle. Dahası öğretmendi... Bütün hocalar takımı çalıştırır, taktik verirken, O aynı zamanda öğretiyordu. Eğitimciydi, öğretmendi zaten. Belki de o nedenle fark yarattı.
Milli Takım’la Dünya Kupası üçüncülüğü... Ancak ondan sonra yakaladı şampiyonluğu... Beşiktaş’ta iki kez taç giydi. Şampiyonlar Ligi’nde uzun yıllar tekrarlanamayacak namağlup grup liderliği gibi çok kıymetli bir başarı sergiledi.
Her ne yaptı ve yaşattıysa, hepsi de saygıya değerdi. Onurluydu, gururluydu. Hayır, coşkulu değil, ağır başlı ve sabırlıydı. Bir çok oyuncusunu yeniden kazandı, onlara yeni kariyer ufukları açtı. Dokundukları yeşerdi.
Ne diyorduk? Dokundukları yeşerdi. Burak Yılmaz onlardan en çok bilineniydi. Dün, sakatlığından oynayamadı Burak... Ama ne gam!... Şenol Hoca’nın dokunduğu yeni çocuk da yeterdi. Çocuğun adı Güven’di!
Güven Yalçın, Quaresma ve Caner’in arasında Süper Lig’in kapanış gösterisine çıkmıştı adeta. Kasımpaşa stoperleriyle resmen boğuştu. Atletik çabukluğuyla doğru koşular yaptı, aldığı topları çok akıllı kullandı. Attığı gollerle “üçleme” yaptı. Hocasına gülücükler attı. Gelecek sezona selam çaktı.

Yazının devamı...

Sayın Bakan, bir imza ver!

22 Mayıs 2019

FİBA Avrupa kongresi, Cumartesi günü Münih’te toplanıyor. Gündemin en önemli maddesi, yeni başkan ve yönetim kurulu üyelerinin seçimi.
Turgay Demirel 17 Mayıs 2014’den beri FİBA Avrupa Başkanlığı görevini sürdürüyor. Harun Erdenay da yönetim kurulu üyesi. Demirel, 5 yıllık yeni dönemde de başkanlığa aday olmaya karar verdi. Adaylığın geçerli sayılması için en az 1 ülke federasyonunun desteklemesi gerekiyor.
Hayır, durun biraz... Aklınıza gelen kolay ezberi unutun.
Türkiye Basketbol Federasyonu Turgay Demirel’i kongreye önermiyor, desteklemiyor. Dahası, yönetim kurulu üyesi Harun Erdenay’ı çizip Hüseyin Beşok’u aday gösteriyor.
Başkan Hidayet Türkoğlu ile yönetim kurulu, Turgay Demirel’in iki rakibi Sırbistan Basketbol Federasyonu Genel Sekreteri Dejan Tomaseviç ve Belçikalı Cyriel Coomans ile daha yakın temaslarda bulunuyor. TBF 8 Mayıs’ta iki aday dışında başka bir adayla ilgilenmediklerini (!) diplomatik bir dille 49 ülke federasyonuna e-mail yoluyla bildiriyor.
Kurallara uygun bir durum. Ama geleneklerimize aykırı. Yıllardan beri UEFA, FİFA, CIO başta olmak üzere önemli uluslararası spor organizasyonlarında spor adamlarımızın yönetime katılması için sinerji ve dayanışma örnekleri sergilemişiz. Oradaki yöneticilerimizi hep desteklemişiz. Çok da başarılı olmuşlar.
FİBA Avrupa’ya gelince gelenek terk ediliyor. İçerdeki kopukluklar, kırgınlıklar, anlaşmazlık ve çatışmalar dışarı da yansıyor.

Yazının devamı...

Şimdi çıldırma vakti

20 Mayıs 2019

Süper Lig Şampiyonunun tek final maçında belirlenmesi çok rastlanmış bir olay değil. Yarışı haftalar önce garantileyerek, puan farkı yaratıp unvan kazanan takımlara karşılık, finişe bir hafta kala işi bitiren şampiyonlar da var. Bu yıl da öyle oldu. 32 haftalık maraton yetmedi, Şampiyon, tek maçta taç giydi.
Şikayetçi değiliz... Böyle bir final maçına da şapka çıkarılır. İki takım da doğruları ve yanlışlarıyla tüm gücünü ve becerisini sahaya taşıyarak tacı yakalamaya çalıştı.
Oynanan oyuna, atılan gollere, verilen kararlara saygımız var.
Bu maçta, bir finale yakışmayacak şeyler de oldu. Saha içindeki mücadele zaman zaman futbol dışına taşıp itiş kakışa da döndü. Kaba güç kullananlar oldu. Cüneyt Çakır’ı baskı altına almak için yoğun çaba gösterenleri de gördük. Çakır oyunculara kırmızı kart göstermedi ama, Fatih Terim ve Ümit Davala’yı tribüne gönderdi. (Hasan Şaş’ın da kendiliğinden gönüllü olarak hocasını yanlız bırakmamak için tribüne çıktığını gördük. Bu onun ilk sadakat gösterisi değil. Yanlış, saçma ve açıklanamayacak bir sadakat (!) örneği.)
Her neyse biz yine futbola dönelim...
Başakşehir sezon boyunca yaşadığı sıkıntıdan finalde de kurtulamadı. Yaş ortalamasının yüksekliğinden, yorgunluktan ve sürekli baskı altında kalıp “savunmaya” zorlanmalarından maçı kaybettiler. Emre’nin sakatlanıp çıkması (Dk.29), top kayıplarının artması, korner atışlarında bir ara 7-0 geride kalmaları, Abdullah Hoca’nın her nedense maçı adeta Adebayor (Dk.70) ve Robinho’suz (Dk.81) oynayarak hücumda pasif kalmaları yenilgiyi hazırlayan nedenlerden bazısı...
Galatasaray yenik başlayıp nasıl kazandı?

Yazının devamı...