MÜLTECİLERLE ‘EMPATİ YORGUNU’ MU OLDUK!

Savaştan kaçanların sığınağı olmuş ölüm sessizliğindeki bir arazide Reuters Haber Ajansı’ndan Ümit Beştaş’ın rehberliğinde yürüyoruz... Otlar, çalılar bodur ağaçlarla kaplı bir tepeye doğru tırmanıyoruz... Yerde henüz yarısı dolu bir diş macunu görüyorum... Biraz ilerleyince açılmamış bir süt kutusu, sağa sola atılmış battaniyeler, çocuk ayakkabısı, montu, şapkası, tencere kapağı, boş pet şişeleri, yırtılmış kimlikler... Burada yaşamışlar. Çalıların arasına saklanmış, umutla beklemişler... Sonra artık bir çöp yığını haline gelmiş bütün bu eşyaları arkalarında bırakıp o tepeden, kayalardan aşağı inmiş, botlara koşmuşlar... Onların gelecek umudunu ellerinden alan, yolun yarısında batan botlara... Ve bu kez sular onlardan geriye kalanı, yanlarına aldıkları ne varsa hepsini tekrar kıyıya sürüklemiş... En çok da ayakkabıları...

Sorunu anlamak
Artık sadece Türkiye’de değil, dünyada da “mülteci sorunu’ gazeteciler için başlı başına bir alan. Savaştan kaçan, çeşitli nedenlerle yerinden yurdundan olan milyonlarca insan... Bu nedenle öncelikle bu insanların mülteci mi sığınmacı mı göçmen mi olup olmadığını bilmek, ülkelerin politikalarıyla, yasalarıyla, sorunu doğru bir şekilde ifade etmek ve kamuoyuyla paylaşmak zorundayız.
Almanya Büyükelçiliği tam da bu nedenle Türk -Alman gazeteciler, akademisyenler ve konunun uzmanı sivil toplum örgütlerini bir araya getirdi. Giderek büyüyen mülteci krizinde medya etiği konusunu tartışmaya açmak için...

Yolu sorularla bulun
Mültecilerle ilgili sansasyonel gazeteciliğin kamuoyu üzerinde nasıl bir etki yarattığı, mültecilere yönelik hangi noktadan sonra bilgi yoğunluğunun kayıtsızlığa ve empati kaybına yol açtığı, mülteci krizinde fotoğraf ve görüntülerin etik açıdan nasıl kullanıldığı gibi sorulara yanıt arandı. Gerek Alman gerekse Türkiye kamuoyunda mültecilere yönelik duygusal tepkilerin zaman içerisinde nefret suçunu da içeren bir tehdit algılamasına nasıl dönüştüğü katılımcıların en çok üzerinde durduğu konu oldu. Prof. Dr Bülent Çaplı’nın sorusu kanımca bütün tartışmalarımızın eksenini çizen en doğru soruydu. “Mültecilerle ilgili toplumda var olan yargıları besleyen kim? Bu algı yaratan medya mı toplumun kendisi mi? Yoksa ikisi birlikte mi? Mülteci haberlerini yaparken bu sorulara doğru yanıt verebilmemiz için biraz da siyaset ve hukuk bilmemiz gerekiyor.
Dr Ulaş Karan’ın insanlık onuru, nefret suçu ve ifade özgürlüğü gibi evrensel hukukta yer bulan tanımlamaları doğru yorumlamamız arasındaki farkı iyi anlamamız gerekiyor.

MÜLTECİLERLE ‘EMPATİ YORGUNU’ MU OLDUK

Teşhirle mağdur etmeyin
İltica ve Göç Araştırma Başkanı Metin Çorabatır dediği gibi mültecilerin fotoğraflarının, isimlerinin izinsiz yayınlanmaması, mültecilerle ilgili haberler de nefret suçunu yaratacak dilden kaçınılması, çok fazla trajik insan hikâyeleriyle sorunun kamuoyunda giderek normalleştirilmesi meslektaşlarımızın önemle üzerinde durması gereken konular.
Örneğin dünyayı ayağa kaldıran Aylan Kürdi’nin fotoğrafından sonra 25 çocuğun daha aynı şekilde ölümünün neden aynı etkiyi yapmadığını bilmek zorundayız. En azından mülteciler konusunda ülke siyasetçilerinin yarattığı, kamuoyunun etkilendiği kutuplaşmanın bir aracı olmamak için...

Gazetecilerin travması!
Savaştan kaçan Suriyelilerin hangi koşullarda nasıl saklandıklarını ve hangi yollardan botlara bindiklerini yerinde görmenin bizlerde yarattığı travma, toplantının ikinci önemli konusunu kendiliğinden belirledi... Prof. Dr Kai Hafez’in dediği gibi sonuçta hepimiz “empati yorgunu” olduk. Bu bağlamda yanıtını aradığımız bir başka soru şuydu: Savaş alanlarında, mülteci kamplarında, dramatik insan hikâyelerinin peşinde koşan gazetecilerin yaşadığı travmalar ya? Onlar bütün bunlarla nasıl başa çıkıyor? Alman gazeteci Daniel Etter bu tür durumlarda işinden bir iki hafta uzaklaştığını ve toparlanınca işine döndüğünü söylüyor. Biz de durum daha farklı.
Haber Kameramanları Derneği Başkanı Aytekin Polatel ODTÜ Psikoloji Bölümü’nün haber sonrası travma geçiren gazetecilerle ilgili önemli bir çalışma başlattığını söylüyor. Ancak Polatel daha önemli bir şey söylüyor: “Bizi aslında bu olaylar depresyona sokmuyor; Biz de depresyonu yaratan mesleğin zorlukları, çalışma koşulları ve gelecek kaygısı... Bunlar tanık olduğumuz olaylardan daha basıyor.”