Tacizi görmemezliğe gelen kadınlar!

Basına yansıyan sayısız taciz haberinin içerisinde bazı “annelerin” çocuklarına yapılan tacizi görmemezliğe gelmesi, tacizin kendisinden daha büyük bir haber niteliği taşır mı? Taşımaz mı?

Gaziantep’te biri 10, diğeri 9 yaşında iki çocuklu bir kadın… Bir anne… Kendisi gibi işitme engelli bir adamla internette tanışır. İki kızını da yanına alarak Erzurum’a gider ve adamla birlikte yaşamaya başlar. Bir süre sonra komşular, adamın çocukları taciz ve darp ettiği iddiasıyla ihbarda bulunur. İhbar üzerine adam gözaltına alınarak tutuklanır ve hakkında 61.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açılır. Buraya kadar haber olarak her şey “normal”.

Medya, mahkemenin çocukları ve annelerini dinlediğini, çocukların duruşmada “üvey baba” olarak bildikleri adamı görünce ağlamaya başladığını, annenin de duruşmada çocuklarına şikâyetçi olmamaları yönünde telkinde bulunduğunu yazar.

Sorun da burada: Her iki çocuğuna da “kasten yaralama” ve “çocuğun cinsel istismarı” suçlarını işleyen bir adamı annenin korumaya çalışması ve ahlaki açıdan oldukça problemli bu davranışını medyanın normal bir olaymış gibi sunmasında.

Buna rağmen mahkemenin söz konusu davayla ilgili tutumunu alkışlamak gerekir. Mahkeme çocuklarına şikâyetçi olmamaları yönünde telkinde bulunan anneyi uyarır. Çocuklara annelerinin birlikte yaşadığı adamdan şikâyetçi olup olmadığını sorar. Çocuklardan birinin “Anneme sorabilir miyim?” sorusuna heyet olumsuz yanıt verince de çocuk şikâyetçi olmadığını söyler.

Basına yansıyan sayısız taciz haberinin içerisinde bazı “annelerin” çocuklarına yapılan tacizi görmemezliğe gelmesi, tacizin kendisinden daha büyük bir haber niteliği taşır mı? Taşımaz mı?

Elbette bazı kadınların çocuklarına yönelik bu tacizleri yok sayması, görmemezliğe gelmesi ya da şikâyetçi olmaması; psikolojik, sosyolojik, ekonomik daha da önemlisi toplumsal anlamda baskın ideolojik politikalar açısından yorum gerektirir. Ancak medyanın da çocukları tacize uğrayan bazı kadınların ahlaki çöküşe örnek olabilecek anormalliğini, normalleştirerek kamuoyu ile paylaşması ya da habere asıl konu olacak bu sorunlu davranışı satır aralarına yerleştirmesi de oldukça düşündürücüdür.

Çağdaş toplumun “hastalıklarının” nedenini ahlakta bulan Durkheim: “Toplum ekonomik yoksulluktan değil, tehlikeli ahlak yoksunluğundan acı çeker” der (…) Ve daha önemli bir şey söyler. Suç diye bir şeyin olmaması için bireylerin bilinç olarak aynı düzeye gelmesi gerekir. Fakat böyle bir eşitlenme mümkün olmadığı gibi arzulanır bir şey de değildir.

Dolayısıyla medyanın; birlikte yaşadığı adamın tacizine uğrayan çocuklarına, mahkemede şikâyetçi olmamaları yönünde telkinde bulunan anneye neden ceza verilmediğini sorgulaması, hukukçuların ve toplum bilimcilerin görüşüne başvurarak bu sorunu gündeme taşıması gerekirdi. Belki de şu sorunun yanıtını bulmalıyız.

Kolektif bilincin niteliği değişince, toplumun suç saydığı şeyler de değişir mi? Toplum bilimcilere göre “Evet değişir’. Çünkü temelde toplumsal sorunlar, ahlâkî bir sorun, modern toplumların bunalımı da ahlâkî bir bunalım olarak karşımıza çıkıyor. Tam da bu nedenle daha sağlıklı bir toplum için değişen toplumsal koşullarda hangi ahlâkî ilkelerinin önemli olduğunu tespit etmek, bu ilkeleri yerleştirmenin yollarını bulmak zorundayız…