Hanımlar ayıptır!

Hanımlar ayıptır!


Hanım gazeteciler olsun, hele kendi aralarında tartışırken daha dikkatli, daha zarif olmaları gerekmez mi?
Hürriyet’te Ayşe Arman, Leyla Umar’la yaptığı röportajda, ablası yaşındaki meslektaşına soruyor:
– Kocanız Refik Erduran’ın size torpili olmadı mı?
– Yok canım.
– Güngör Mengi, Ruhat Mengi ilişkisine benzer bir durum yok mu yani?
– Hayır... Refik beni "Gazeteci Leyla Umar" olarak takdim ederdi.
Okurken, bak sen şuna, diye bir duraladım doğrusu. Sabah’ta dün Ruhat Mengi’nin cevabını okuyunca büsbütün keyfim kaçtı.
Ayşe Arman’dan "Bir kadın yazar" diye söz ederek başlamış. Ya senin Hürriyet gazetesindeki torpilin kim, diye sormuş. Köşe yazarlığına bileğinin hakkıyla geldiğini anlattıktan sonra, sıra öbür sorulara geliyor.
– Acaba benim de işime son verilmesi gerektiğini mi düşünüyor, bunun olmaması mı onu rahatsız ediyor?
– Yoksa bir kadın yazarın (kendinden söz ediyor) çok başarılı ve aynı zamanda saygın bir yere sahip olmasından mı fazlasıyla tedirgin?
– Acı bir durum bu... Ayrıca insana "Acaba geç evlilikler hafıza kaybına mı neden oluyor?" diye düşündüren bir durum (Ayşe pek genç evlenmemiştir).
Bu yazışmada zekâdan ve zarafetten, kadınlara çok yakışan niteliklerden demek istiyorum, eser var mı Allah aşkına?

Yalım Eralp’in Haberturk’teki köşesinde güzel bir haber vardı.
Yılmaz Karakoyunlu’nun Salkım Hanımın Taneleri adlı romanının filmi, Büyükada’da çekildi.
Çınaraltı Meydanı’nda film çekilirken, oradaki bir antikacıdan 10-15 parça eşya kiralanmış. Çekim bittikten sonra, bırakın kirasını ödemeyi, alınan eşyayı bile geri vermemişler. Eralp "Yani antikacı Muhsin hortumlanmış" diyor. Avşar Film’e de, TRT’ye de telefon etmiş, ama herkes suçu birbirine atmış. "Hülya Avşar’a dahi telefon ettim, olmadı" diyor.
Hortum filde olur, bence bu yapılana deve yapmak denir.

Sanki araba kullanmayı öğrendik, sıra direksiyonda telefonla konuşmaya geldi. (Hanımlar, bu sözlerim en çok da size...) Şehirlerarası otobüslerde "cep telefonlarını kapatın" diye uyarırlar, on dakika ya geçer ya geçmez, çantanın birinden Für Elize melodileri yükselir... Uçaklarda hosteslerin on kere uyarması gerekir... Sizi teselli edecekse, beterin beteri var...
İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın İran gezisini izleyen gazeteciler, İran Havayolları ile Tebriz’den Tahran’a uçtular. Anlattıkları korku filmi gibi.
İran uçağı bir türbülansa girip bir iki yalpalayınca, uçakta bir panik olmuş. İranlı gazeteciler başlamışlar cep telefonlarıyla, bağıra çağıra, haberleşmeye... Ne dediklerini anlayan yok, ama belli ki bir telaş söz konusu...
Bizim gazeteciler hostesleri üç dört kere uyarmışlar, "Söyleyin cep telefonlarını kapasınlar".
Aldıkları cevap: "Merak etmeyin, bir şey olmaz!"
Bir daha mı, diyorlar, İran Havayolları... Allah göstermesin!

Ankara Numune Hastanesi’nde kafa kafaya tokuşan doktorları görenler önce şaşırdı. Gerçek sonradan anlaşıldı. MHP’li Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un "Ülkücü kadrolaşma harekâtı" ilk meyvelerini vermeye başlamıştı.
(1) Yönetmelikte değişiklik yapılarak, profesör ve doçentleri eğitim kadrolarına sınavsız atamanın yolu bulundu. Şef ve şef yardımcısı sınavından çakanlar böylece Bakan Bey’in istediği kadrolara atandı.
(2) Sonra profesör olmayanların da önü açıldı. Geçtiğimiz yıl yönetmelikte ikinci bir değişiklik yapıldı. Merkezî yabancı dil, bilim ve uygulama sınavları Sağlık Bakanlığı tarafından tayin edilen (tarafsız!) jüriler aracılığıyla yapıldı. Ve bu yılın 15 ocağında tayinlere başlandı. Üstelik Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen...
Onların kafa kafaya vuruşması önemli değil. Sonradan biz kafamızı duvarlara vurmayalım da!..