Her Şeye Anlam Yükleme

9 Ekim 2019

Büyük çoğunluğunun yanlış anlamak ve yanlış anlaşılmaktan korkan bir toplum olduğumuz halde, bir o kadar da gerçeklikle alakası olmayan anlam yükleme furyasına yakalanmış bulunuyoruz.

Son yıllarda en az bir kez instagramdan kimi takip ettiğine, kimi beğendiğine bakmışsınızdır mesela (ki İnstagram artık bunu kaldırdı, bence baya global kaos yaşıyordur meraklılar:)) Storyler, yorumlar, tweetler, whatsapp çevrimiçi takipçiliği, mesajlara verilen cevaplar, aradı ya da aramadılar… Her türlü duygu, davranış anlam potasından geçmeden varlığını kanıtlayamıyor adeta.

Senaryo konusunda da şahaneyiz üstelik. “Kesin biriyle birlikte, kesin bu saatte biriyle yazışıyor, bence benden ayrılacak, aldatıyordur mutlaka, bana gönderme yaptı, kuduruyor kesin, pişman ve özlüyor biliyorum, beni taşıyamayacağını düşündü…” diye aşırı polyanna ve aşırı kara haberci kurgularımız yüzünden yazılıyor TV’lerde izlediklerimiz. Eh biraz ayna olsun dizilerde gördükleriniz, onlar sizsiniz, onlar biziz, fark ediniz.

Dahası da var, mesaja hemen cevap verirse ya da geç cevap verirse farklı anlamlar var. Birine bir mesaj atıp mutlaka çevrimdışı olursunuz mesela, öyle bekliyor gibi görünmemek için. Hikayelerini geç açayım, açmayayım tepkim anlaşılsın gibi saymakla bitmez söylemlerle doldurmayayım şimdi paragrafları, siz kendinizi biliyorsunuzdur:) Terk edilenin “evlenmek istedi ve bundan korkup ayrıldı bence” dediği sözleri bile duydu bu kulaklar.

Daha da büyüteyim ilişkilerden çıkarak; başkası adına fikirler türetip kendinizi herhangi bir özgürlükten kısıtlıyorsunuz. Giydiğinizden yediğinize, sosyal medya paylaşımından sevginize kadar eskinin “el ne der” algısı eskide kalmadı, hala herkes aynı algıda. Çünkü herkes aklından kalbinden geçen her şeye, başkası gözünden bakıp anlam yüklemeye de başladı.

Sistem şöyle oldu net ve kısa: konu her ne ise başkasıyla ilgili olan (iş, aşk, dostluk vs.), olan bitene sadece muhatabı tarafından bakıyorsunuz. Sadece onun ne düşündüğü, neden yaptığı, ne hissetmiş olabileceği gibi duygu ve davranışlarına anlam yüklüyorsunuz. Kendinizi ise çoktan unutmuşsunuz. Kendi özgürlüklerinizde ise kendinize de başkasının gözünden bakıp yine bir anlam yükleme sonucunda kısıtlıyorsunuz. Olmadık yere kendinizi başka gözden yeriyor ve yerdiğiniz için de o kıyafeti giymiyor, o fotoğrafı paylaşmıyor, o kişiye duygularını açmıyor, sevdiğini söylemiyor ya da kırgınlıklarını…

Yani göz hep başkasında, gözle öze bakmak yok!

Oysa ki hayatı bu kadar zorlaştırmanın anlamı yok. Hatta her şeyin mutlaka bir anlamı olmak zorunda da değil. İnsanlar birbirini sevmek zorunda değil, kendi içinde ya da ilişkiden sıkılıp ayrılabilir, yalnızlığı isteyebilir, işçi azaltmak istemiştir çıkarmıştır, yıprandığını düşünüp arkadaşlığını bitirmiştir. İlla büyük büyük ve olumsuz anlamı olmak zorunda değil her olanın bitenin. Düşünmeye kalkarsanız, size düşündüğünüzün on katı olasılık bile yaratabilirim üstelik. Nedir bu anlam yükleme gayretiyle cımbızlama ve cımbızla onlarca olasılıktan birini alıp ona tutunma? Ayrıca tutunduğu anlamda kalanı da hiç görmedim. Çünkü somut ve gerçekliği kesin olmayan durumlar üzerine yüklediğiniz anlamlar uçar, gerçekler ve kayıplar kalır elinizde. En kötüsü de zaman kaybetmek, boşa yıpranmak ve belki de treni kaçırmak…

Yazının devamı...

Kusursuz "Olma" Çabası

18 Eylül 2019

Çokça yazımda ve videolarımda temas ettiğim bir konunun tam esasını da yazıyor olmak istedi parmak uçlarım: Kusursuz bir “olma” hayalinde herkes. Gelin nasıl bir kusursuzluk yanlışlığına düştük, ona bakalım.

Herkes kendi varlık ağacını şekillendirme peşine düşerken, kurumuş yaprakları, çürümüş meyveleri toplamak, toprağı eşeleyip sulamak yerine ağaçlarına baltayla gelişigüzel dalma yanlışında. Herkes istiyor ki korkusuz, kaygısız, stressiz, aşk acısı olmadan, her şeyin en mükemmel haline sahip bir varlık olalım.

E her şey gözler önünde olduğundan, normalde ilgisi olmadığı halde insanın bir yerde canı çekiyor ya da bir sorunu olduğunda kendisinin de “diğerleri” gibi yapması gerektiği kanaatine varıyor.

Mesela hayatı tiye alan ve öyle görünen olmak istiyoruz, öfkelenmeyen ve hayatı yaşayan. Şimdilerde, en yaygın hastalık “hayatı çok güzel yaşayan görüntüsü” vermek oldu bile. Neredeyse her kesimde var bu. İlişki istiyoruz ama içimizden; dışımızda bekarlık sultanlıktır söylemleri. Aşık oluyoruz ama istemiyoruz tavırları…

Ama en önemsediğim noktalardan biri, benliğimizden atmaya çalıştıklarımızı belirlerken düştüğümüz hata. İnsan, benliğinden “gereksiz” olanları atmalıdır, gereksiz nüanslar veren yerin tamamını değil. Kaygıyı, öfkeyi, melankoliyi, hüznü, hassaslığı, aile sevgisini, eğlence keyfini, aşkı, sorumluluk duygusunu…, yani amigdalayı söküp atmak istiyoruz adeta. Tüm duygu dünyasını siliyoruz desek, kuyruk olacak sanki.

Yanlış olan, bunların hiç olmadığı bir “ben” haline dönme çabasıdır. Oysaki bunlar insanı insan yapan duygular olup; aynı zamanda da hayatta isteklerine doğru itici güç görevi görürler. Ama elbetteki zaman zaman oran hatası oluşur ve insana sorun yaratırlar.

Oysa ki başarılı olmak için hırs, azim ve hayalden doğma hedefler itici güçtür, kaygı insana bir daha gözden geçirmek üzere dürtü verir, sorumluluk yaşama hissi verir, melankoli insanın kalbini duyduğu ve genelde kendine buradan sonra neleri yaşatmak istemediğine karar verdiği anlardır. Ancak bunların dediğim gibi kod haline dönüşmüş ve sabote eden hatta olumsuz etkileyen yüksek oranlı dönemleri vardır. Bu kabulüm, ama bu dönem oldu diye baltayı alıp amigdalaya dalmaya çalışmak da nedir?

Bütün bu duyguların “faydalı modeli” vardır ve faydasını görmek yaşamak gerekir, bunlarla var olmak gerekir. Ancak bunlarda devreye giren hatalı işleyişte ise bunu yönetmek, yönetemiyorsak destek almak elbetteki makuldür.

Yazının devamı...

Soru Cevaplarla "Durugörü"

11 Eylül 2019

Bu yazımızda Durugörü ile ilgili sorulara cevaplar yazmayı seçtim. Bakalım bilinen ve bilinmeyen yönleriyle Durugörü mucizesi bize neleri anlatıyor?

Durugörü kısaca nedir?

Durugörü, canlı ve cansız nesneleri, enerjiler ve olayları beş duyu yardımı olmadan algılamaktır. Duyu dışı algılama denilen bu teknik ile kişilerin enerjileri, geçmiş, şimdi ve yarını öngörmek mümkün hale gelmektedir.

En önemli faydası nedir?

Durugörüde bir şeyin olabileceğini ya da nedenlerini ya da olmayacağını okumaktan daha önemli nüanslar var aslında. Benim için en kıymetli detayı, detaylarında belki de. Durugörüde cevabını aradığımız soru ya da hikayelerin geçmiş oluşumlarını, mevcut durumunu ve akışın gelecek ihtimallerini görürken, bütün bu olan ve olması muhtemel yaşanacakların arka planındaki korkuların, kaygıların, davranışsal hataların, algıların okunmasıdır.

Örneğin bir ilişkinin sekteye uğramasında, sadece karşı tarafın düzeltmesini bekleyen bir danışanın, kendisinin farkında bile olmadığı bir nedeni yarattığının yakalanması önemlidir. Eğer karşısındaki kişi, bir davranışı yanlış anlamış ya da hiç anlamamışsa bunu öğrenmek seyrin devamına etkilidir. Bazen anlatmaya çalıştığımız şeyleri karşımızdakinin anladığını düşünür ya da bekleriz. Ama ya gerçekten sizin söze döktükleriniz ya da söyledikleriniz iddia ettiğiniz gibi anlaşılmamışsa? İşte bu ihtimalde Durugörü, kişiye onarım ihtimali verir.

Sadece geleceği mi sormalıyız?

Durugörünün sadece gelecek fısıldaması için kullanılması ya da bu beklentiyle sarmalanması yanlıştır. Bugünkü bozuk çarkı düzeltmeden bu bozuk çarkın gideceği yolu okumak, zaten negatif olasılıkları verecektir. Ya değiştirmek mümkünse? Bana göre, bugünümdeki yanlışı düzeltmek ya da benim yapmam gereken bir şeyi duymak ve onarımla ilerlemek en şahane sonuçtur. Üstelik bu onarımlar sonrası okumalarda gelecekten güzel haberler, güzel olasılıklar duymak daha kesindir.

Yazının devamı...

Ortak Neden: Bağımlılık

4 Eylül 2019

Şimdi, bütün sorunlarınızı ya da çıkmazlarınızı toplayın gelin, hepsinin ortak nedenini anlatıyorum diyeceğim size. Siz söylemeden ve hatta kendinizde fark etmeden bağımlılıklarınızı ve sonuçlarını yazacağım. Elbette ki çözüm için sihirli bir zihin matrisi bırakıp çıkacağım.

Öncelikle en önemli noktaya parmak basayım. Bedenin enfeksiyon ya da ödem üretmesi gibidir bağımlılık üretimi. Bir konuda bağımlılık göstergesi var ise her türlü problem kaynağında bağımlılık kökü bulunur.

Nedir her yere yayılan bağımlılıklar?

Bağımlılık sadece uyuşturucu, alkol, sigara ya da ilişki bağımlılığı gibi konular değildir, ilk aklınıza gelenler gibi. Bunlar dışında çokça bağımlılık bulur zihin, kendi matrisinde düğümler yapacak.

Bağımlılık virüsü kapmışsa kişi, hayatının her alanında izleri var olacaktır.

Nörobilim sevdalısı olarak zihni hep anlatırım ve kayıp-kazanç ile mükafat sistemlerinden de hep bahsetmişimdir. Her birimizin zihninde bazı hedefler oluşur ve bu hedef için gereksinim kodları matrise yerleşir. Bu kodlara bağlılık artınca da bağımlılık başlar.

En bariz bilindikleri saymayacağım bile. Mutlu olmak için paraya olan tutku bağımlılıktır. Hayatında biri olmadan mutsuz olduğunu düşünür insan ve hep hayatında biri olsun ister, böylece ilişki bağımlılığı başlar. Hobi gibi standart bir alışkanlık edinmek isteyen zihin sigarayı koymuştur oraya ve her sigara içen “bir tek sigara içiyorum, onu da mı bırakayım” der mesela. Bu, onun bu hayatta yoldaşı görüşündendir ve bağımlılıktır.

Kilo problemi olanlar ve yemeğe aşırı düşkünler yaklaşsın. Yemeği, hayatta istediğiniz her şeye ulaşabilmek olarak kodladığınızı söyleyeceğim size. Zihniniz sizden önce etraftaki tüm güzel yemekleri size gösteriyor bu yüzden. Ve diyor ki “işte orda ulaşınca mutlu olacağın bir tat”. Bu nedenle diyet yapan yeme bağımlısı insanlar aşırı mutsuz olur ve aksine kilo veremez, alırlar. Zira, beyin yemek istediği şeylere erişmeyi mükafat saymış, ulaşamayınca hayata küsmüştür.

Yazının devamı...

İlişkiye Kaç Şans Verilir?

28 Ağustos 2019

Sayı vereceğimi düşündüyseniz yanıldınız. Ben size bu sorudan daha fazlasını vermeye geldim. Bu soruyu soranları başka pencereden baktırmaktır niyetim. Haydi açalım ve çözelim mevzuyu:

Genelde kadınların sorusudur ilişkinin şans sayısı. Çünkü daha önce de söylediğim gibi, kadının doğasından gelen bir yanılgıdır ilişkiye yüklenen “emek” kavramı. Kadının doğası gereği, ilişkiyi yaşarken yaptığı tüm eylem “emek” olarak can bulur ve bu emeğin hep bir karşılığı vardır, karşılığı olmuyorsa hesabı sorulmalı ve görülmelidir. Ha emek gösterdiğimiz ilişkide hata gördüysek de emek kavramı yüzünden yaptığımız eylemin adı “gereğini yapmak” değil “şans vermek” oluyor haliyle.

Hatta soru belki de yanlış kimilerinize göre. Birçoğunuz muhtemelen ilişkide olduğunuz kişiye şans verdiğini düşünüyordur, ilişkiye bile değil.

Peki doğrusu nedir bunun?

İnsan bir ilişki için şans verecekse, kendi “kalbine” şans veriyor olmalıdır. İnsan kalbinde hissettiği duyguya şans veriyor olmalıdır. Kalbinde duygu kalmadığı hiçbir konuda “şans vermek” diye bir gereksinim doğmayacaktır zaten.

Kalbinize bakmayı unutuyorsunuz!

Kalbinizdeki duyguya bakmak yerine, karşınızdakinin emeğine, duruşuna, eksikliklerine, karşılıklarına ve yapması gerekenlere o denli takılıyorsunuz ki, o güzel gönlünüzün sizden bu konuda ne istediğini ve ne hissettiğini görmeyi unutuyorsunuz.

Zihninizi duymayı unutuyorsunuz!

Yazının devamı...

Değişim Çılgınlığı

22 Ağustos 2019

Şimdilerde herkes değişim rüzgarına yakalanmış durumda. Değişmek iyidir ama değişimin niyetini de doğru belirlemek gerekir.

Sanki eskiden hayatın yaşattıkları insanları kötü olma konusunda değişime sokuyordu gibi. Şimdilerde, en azından bu yönüyle kıyasladığımda herkes kendisi ve evren için iyi olan şekilde değişme gayretinde. Bu iyi bir şey evet.

Ama bu kadar değişmeye çalışmak ve daha doğrusu buna abanmak doğru mu?

Değişimi belirlemek gerekir aslında. Sadece değişim niyetiyle sürekli değişmeye çalışmak maalesef ki kaybolmakla sonuçlanıyor. Bu noktayı özellikle belirtmek isterim. Bir noktadan sonra insan nereye varmak üzere değişime kalkıştığını unuttuğu gibi, eski halini ise neredeyse hatırlayamıyor. Hatırlasa bile dönmek zaten mümkün değil.

Haklısınız, artık yaşadıklarımızdaki kayıplar, başarısızlıklar ve hayaller bizi daha farklı olmaya itiyor. Üstelik zamanın en çok konuşulan şeyi olunca da, hemen herkes bu değişim rüzgarına atıveriyor kendini. İşte bu plansız ve hızlı dalış, insana en başta kendini kaybettiriyor. Sonunda başarılı olma ihtimali var ise de, bu yolda kaybolma ihtimali de yüksek oranla karşısında duruyor ama göremiyor insan.

Hedefe varma niyetiyle kalkışılan değişim yolculuğunda unutulan tek şey “insan olduğumuz” gerçeğidir. İnsan demek hata yapmak demektir. Ve insan hatalarla yapılanır, şekillenir. Hata, yanlış, yalan, yenilgi, acı, üzüntü, kaybetme, başarısızlık... bunların hepsi insanın doğalında ve doğasındadır. Olacaktır, olması gerekecektir.

Değişime kalkışmış insanlar, değişim kararı vermiş olmayı büyük hayati bir karar gibi hissediyordur belki de.Ama tekrar söylüyorum,değişim bir niyettir, değişim bir başarıdır ama değişim mutlak mükemmellik sunmaz. Robot olmadıktan sonra insan insana münhasır olaylar yaşanacaktır ve bu firelerin ya da hataların değişim ihlali olduğundan bahsedilmeyecektir.

Değişim kişinin ruhunda gerçekleşir. Yani insan yine hata hatta aynı hatayı yapabilir. Değişen bu hatalara bakış açısıdır. İnsanın hayat görüşü, mantığı, istekleri ve istemedikleri, dili, giyimi, yaklaşımı, iletişimi, sevgisi değişir ama bütünüyle insanın davranış dünyası değişmez. İşte bütün bu evrene bakan gözü ve aklı değişir. Hata yapar ama hatayı yorumlayan aklı değişir. Hataya kalkışan niyetini bilmeyi, pişman olmamayı bilen iradesi değişir. Kendini durdurabilen ya da özgürlüğü kendine sunabilen ruhu değişir. Yine ağlar, yine acı çeker ve yine kaybeder ama acıdan ağlayan kalbinin gücü değişir. Acının günü değişir, saplanan zihnin saati değişir, uzayan yolların sayısı değişir.

Yazının devamı...

Sevme Korkusu

7 Ağustos 2019

Herkes Leyla olmak peşindedir. Kimse Mecnun’un çilesine katlanmayı göze almaz zira! Bilirler ki Leyla olmak sevilmenin en güzelidir ama kimse Mecnun’un mücadelesindeki hazzı bilemez mesela...

Her şey daha kolay akmaya başlayınca hayatta, her alan savaşsız kaldı sanki. Savaşmadan sevişmek istiyor Dünya. Sevmekten önce sevilmeyi garantilemek, sevileceğinden eminse sevmek, karşılık bulacağı garantiyse yürümek, bırakmayacağını söylerseler elini tutmak gibi şartlı sevdalar revaşta.

Çoğunun buna sebep kalp yorgunluğu ve kırgınlığı var elbet, anlarım. Ama çocukken düşünce annemize gidip “ben düştüm, olmamışım yürütmeyin beni, geri gönderin hatta” demediysek ve emeklemekle yürümek arasındaki o zorlu mücadeleyi o minnoş ayaklarımızla sürdürdüysek eğer, sevda yorgunu kalbi tekrar sevgiyle kavuşturmak da yaşamaya dair, unutmamalıyız.

İlişkilere yüklediğimiz “emek” kavramının aynısını da o halde hayata da yüklemek gerekmez mi? Mesela “ben az düşüp yürümeye çalışmadım çocukken, gazımı bile çıkarmaya muhtaç oldum, ağladım ve güldüm, sevildim ve sevilmedim ama büyüdüm” diyebilmek gerekmez mi? Ve daha anlamlı değil midir cenininden erginine yol kat etmiş varlığımıza “yürü” demek! (Günümüz yürümesinden bahsetmiyoruz tabi:) )

Sevmek ne zaman korkulacak bir hal aldı, milat sayalım. Ne oldu, nasıl oldu, bulup düzeltelim. Bir tökezleme sonrası nasıl “vazgeçilir bir nesne” vasfını edindi? Kalbin duyacağı his, ne zaman aklın söyleyeceği bir ultimatom oldu?

Vazgeçin aklınızı kalbinizin amiri kılmaktan. Vazgeçin sevgiye şart koymaktan. Vazgeçin kriterler belirlemek ve mantıkla uyum aramaktan. Vazgeçin önce sevilme çabasından.

Varsa karşınızda böyle biri, ondan da vazgeçin hatta. Zira sevmenin güzeli "karşılıklı şartsız" olan ve "karşılık aranmaksızın" kalben duyulandır. Dikkat edin iki aykırı duruma. Hem karşılıklı şart koşulmayan olmalı hem de karşılık beklemeden hissedilmelidir gerçek bir duygu.

Bardakta şekil almaz sevda, terazide tartılmaz, veresiyesi olmaz ve paktı imzalanmaz yolun başında.

Yazının devamı...

Kuralsız Yaşama Kuralı

31 Temmuz 2019

Her nerede, kiminle, nasıl ve hangi şartlarda yaşıyorsak yaşayalım, o yaşam şeklinin biçilmiş kuralları vardı, bize içten ya da dıştan dayatılan. En özgürümüzün bile içten içe bunlara boyun eğdiği ise bir başka gerçeklikti hatta.

İstemesek de reddetsek ya da yanlış bulsak da mayamıza işlemiş kaideler, içimizden dışımıza ses verir: “Bu yaptığın, düşündüğün… yine de yanlış”

Belki bunu en iyi, kendimi masaya koyup örneklendirerek anlatabilirdim. Ki haydi öyle yapalım: İçimde deli özgür bir varlık olsa da içten gelen kaide seslerine kapıldığım doğrudur. Üstelik her konuda olabildiğince bir kural vardı etrafımda. Avukattım, öyle fotoğraflar çekilmemeli, koymamalı, çok kahkaha ile gülmemeli ve en önemlisi stiletto giymeliydim duruşmalara giderken. Grantuvalet giyinmek mesleğin etiğiydi adeta. Ofiste mizah videosu çekip instagrama attığımda, aldığım eleştirinin kilosunu bir ben ölçebilirdim mesela:)

Çıktığım yolculukta, yazdığım kitaptan bu köşeye yazdığım konulara ve dahi dağıttığım şifaya kadar saçma gelmişti çoğu insana. Üstelik “avukatlık mesleği” tanrının kutsal saydığı bir meslek gibi geliyordu insanlara. Şöyle gibi: Bu denli kutsal bir meslek bileziğini koluma takmışsam, köşe yazısı yazmak yanlış ve tü kaka bir durumdu. Yani iki seçenek var da ben yanlışı seçmişim gibi. Takipçilerime gönülden yardım ediyorken, bunun bir maliyeti olması ve ticarete dökmem gerekliliği devreye girdi daha sonra. Ardından özgürlüğü iliklerime kadar hissedip öyle yaşamaya başlayınca, sanki “saygınlığımı yitirmiştim” bu kaideli insanların gözünde. Çünkü her nasılsa onlara göre “Avukatlık” ile saygınlık kazanmıştım ve bu dünyayı yönetmek kadar vazgeçilmez bir vasıftı bu da:)

Çektiğim videoları koymaya karar verebilmem bile aylarımı aldı. Kitaplarımı yazdığım halde yayınevine ilk kez gönderişim, yazdığımdan bir buçuk yıl sonraya tekabül etti. Zira hayatımı yazmıştım ve okunmasının saygınlığıma gölgesi beni de içten içe zehirlemişti.

Günün birinde vazgeçtim içimdeki sessiz söylenen sesi yok saymaktan. Önce onu var kabul ettim. Ardından bilerek, bile bile ve bile isteye seçtim bilakis ona karşı olan bu yolu.

O yüzden “kuralsız yaşamak” bu evrenin en şahane eylemi. Tek sakil mutluluk ve yegane varoluş. Bir kere sahip olunca hiç kaybedilmeyen ve vazgeçilmeyen bir şehvet. Kuralsız yaşamak özgürlüğün beden bulmuş tek resmi. Ama yeryüzünün en zor işi.

Çünkü onun da bir kuralı var:

Yazının devamı...