Kalbimiz Nasıl ve Neden Acır?

19 Aralık 2018

Yaratılışımızın sihrine göre taşıdığımız bedenden ayrı, her birimiz birer ruha sahibiz. Ruh denilen varlığımızın ise algısı, daha çok hissetme üzerinedir. Evren teorisi bile, inanmak, istemek ve hissetmek gibi duygular üzerine kurulmuş; çekim yasası, karma teoremi gibi ritüellerle de bu his ve inançların duygu cevapları açıklanmıştır. Yani Evren Teorisine dair çoğunlukla soru ya da cevaplar ya da sonuçlar da “duygu” üzerine olmuştur.

Astrobilime göre, dış dünyaya yansıttığımız dış benliğimizi ve duygularımızı tanımlayan burçlarımız, doğum haritasında duygu sonuçlarını gösteren evler vardır ve bunlarla kişinin tüm fiziksel ve duygusal yaşantısı açıklanmaktadır. Gezegenler dolaşırken ya da ay tutulurken vs. duygusal etkileşimler yaşamaktayız. İşte bu olanlar da bizim yaratılma şeklimiz dışında, tüm kainatın yaratılmasındaki titreşimler üzerinedir ve kainatın hareketleri bile “duygu” denilen noktalarımıza temas etmektedir.

Nörobilimde ise, (anlatmıştım) beynin limbik sistemindeki amigdala kaçakları ya da kayıp-kazanç dürtüleri, dopamin ya da serotonin seviyeleri duygu noktalarından yaşamımıza dalmakta; hüzünlerimize, gözyaşlarımıza, mutluluğumuza, hırsımıza, egomuza, öfkemize ve sair her türlü neden ya da sonuç olan duygularımıza hitap etmektedir.

Hal böyle olunca, hayatta çok şey “duygumuza” temas etmektedir. Bir kere bir ruh taşıyarak var olduk ve kainatla bile titreşimle hisler denkleminde yaşar olduk. Peki bir ruh için en ağır acı nedir?

Bir ruh, fiziksel olarak zarar görmez, ruhun canı fiziksel bir hareket üzerine acımaz. Derler ki, ruh için en dayanılmaz şey “haksızlığa uğramaktır”! Çünkü ruh, “hak etmediğini” düşündüğü şeyle karşılaşmak istemez ya da haksızlık görmeye tahammül edemez. Kırk kat ateşlere de atsan, ruhun canı sadece haksızlık üzerine yanar.

Öyle her konuda insanın ruhu yanmaz işte bu sebeple. Kaza geçirirsin, bacağını sakatlarsın, alçıya alınır ama fiziksel acı dışında, duygusal olarak canın yanmayabilir. Bu kazada duygusal yanın olsa olsa “ya ölseydim” üzerine tepkimeye girebilir. Yani koyarsan bir ihtimal kendine duyguya dokunan, işte o zaman canın yanar.

Bir dostun sana yanlış yapar, öyle hayatından çıkarıverirsin. Ayşe ile küssen canın yanmaz da Meltem ile küssen canın yanar mesela. Çünkü Ayşe sana hata yapmıştır ama duygu yaratmamıştır, zaten çok da yeri yoktur hayatında. Meltem’in sana yaptığı kalbini çok kırmıştır, haksızlığa uğramışsındır, sevgisizlik hissedersin. İşte bu yüzden birinde canın yanar ve küssen de unutman zaman alır; diğerinde olanı biteni bile hissetmeyebilirsin, su gibi akıp gider.

Toplumumuz duygusal köklerle donatılmıştır. Aile çok önemlidir çoğu Anadolu kültüründe. Buna bağlı olarak aile hikayeleri çoktur; şiirlere akar, şarkılara nağme olur, kitaplara öykü ve hatta hayatlara sebep olur. Çünkü duyguya dokunur; sevmek duygudur ya, alınan karşılık da duyguya dokunur, olmuşsa haksızlık cam gibi kırılır, ufalanır gönül. Kimi insanlarda bu bağ güçlü olmadığından, sevmek ve duygu yüklemek zayıf kaldığından, haksızlık ve acı doğmaz, kalben kırıklar olmaz. Yani nereye, ne kadar koymuşsan duyguyu, onun tersi durumda da o derece etkilenirsin ve belki de tarumar olursun.

Yazının devamı...

Unutmak Sevmekten Daha mı Zor?

11 Aralık 2018

Geçtiğimiz hafta “geçmişi silmek” başlığı atarak, neden kolay unutamadığımızı ve bunun yöntemlerinin nasıl olduğunu kısaca anlatmıştım. Gelen yorumlar ve talepler üzerine yazının devamını getirmeye karar verdim. Öncelikle bir konuya açıklık getireyim: Bilinçaltının ve geçmişin silindiğini iddia etmedim; ki bu yazımda epey belli. Unutamayanlar listesinin başlarında bile yer alabileceğim halde böyle bir iddiayı zaten atamam. Kaldı ki bunu iddia edenlere de inanmam. Yazımda özetle geçmiş ve bilinçaltını silmek ya da sıfırlamak mümkün olmadığından, hayatı kolaylaştıracak biçimde geçmişin etkilerini azaltmak üzere hesabı kapatmayı anlattım.

Okurlarımızdan “unutmayı” ya da “hesabı kapatarak hafiflemeyi” daha detaylı anlatmam konusunda istekler aldım. Öncelikle zaman ayırıp okuyan, özümseyen ve iletişime geçen herkese çok teşekkür eder, buna karşılık vererek yazımı genişletmeyi borç bilirim. E bir de aynı yollardan geçmiş biri olarak bundan haz da duyarım yalan değil.

Hani deriz ya “zaman her şeyin ilacı” diye, çok doğrudur ama bu söz gönül içindir. Ancak bu zaman işlerken beynin kayıp-kazanç dürtüsünü devre dışı bırakmadığımız sürece, o dürtüler zamanın doğru ilerlemesini engelleyebilecektir. Yani bir olayı ya da birini unutmaya karar verdin, zamana bıraktın, kalbin kırık ve üzgünsün, kayıp yaşıyor ruhun herhangi bir sebeple, haksızlığa uğradın, aldatıldın, terk edildin, istenmedin, sevilmedin, dost kazığı yedin, haksız yere işten çıkarıldın vs… Zaman her şeyin ilacı olduğundan ve ölüme bile alışıldığından, zamanla bu acı alışagelmiş bir hal alır ve söner. Ancak bu zaman yaşanırken, beyinde sürekli bir kayıp dürtüsü tetiklenirse zaman doğru işlemeyecektir. Daha doğru tabirle 3 ayda geçecek acı, 6 ayda ya da 1 yılda geçebilecek, belki de hiç geçmeyecektir. Bir maçın doksanıncı dakikasında geride olan takımın bir gol atmasıyla maçın son dakika berabere olması ve uzatmalara ya da penaltılara kalması gibidir aslında (futbol özürlüsü olarak yanlış örnek vermiş olabilirim, affola). İşte bu örnekteki gibi doksan dakika geçen zamanın son dakikasındaki gol gibidir kayıp dürtüsü; sinsidir ve sen tam alışacakken, o acı duygunu aynı miktarda dürtüyle bilincine salacaktır. Belki de bazen gerçekten unutmak istemediğimiz zamanlarda, alışılacak zamanın sonlarına doğru tekrar dürtülerimize sığınıyor da olabiliriz.

Hiç unutma evrenizi hissettiniz mi? Zamanında çok sevdiğim birini unutmaya başladığımı hissetmiştim. Kararlı ilerliyordum aslında ve bu yüzden unutmaya direnmeyecektim. Çünkü bu süreci ben başlatmıştım. Ama hayatım boyunca unutmayacağım bir zamandı o. Çok sevdiğimi bildiğim o günlerde, onun gönlümde an be an sönmeye başladığını hissediyordum. Biraz geliştirdiğim yöntemler vardı elbette ki; fakat kalan günleri bile biliyordum: Takriben 6-7 gün sonra bitecek demek gibi… O günlerde doktorların “3 ay ömrün kaldı” dediği bir hastanın psikolojisini anlayabilmiştim, benden kat kat fazlaydı ya, nasıl yaşayabilmişti o günleri, bile bile… Hayat her şeyi tecrübe etmek üzere biçilmişti her birimize, zamanı gelecek ve herkes kendisine biçilen ve kendisinin seçtiği yolların getirdiği tecrübeleri yaşayacaktı. Acıyı ya da mutluluğu, kayıpları ve kazançları yaşayacaktı.

Tabi bunu hissederek ya da hissetmeden neticelendirmek değil neticelendirmek önemlidir aslında. O yüzden önemli olan denklem niyetli olmak, ona göre davranmak ve neticeyi yaşamaktır. Kendi örneğimde anlattığım gibi unutmayı hissettiğim o günlerde gerçekten niyetli olmasaydım başaramazdım (başardım diye de iddialı olmayayım, hayat bu belli mi olur :) ). Bu yüzden niyetli ve kararlı olmanın ne mühim bir nokta olduğunu açalım:

Bir şeye karar vermek için insan istediği cümleyi kurabilir, istediği tespiti yapabilir ve istediği yerden bakabilir belki. Ama en doğru karar, en doğru tespit ve gerçeğin üzerine verilmiş olmalıdır. Gerçek ve doğru noktalar oluşturulmamışsa kürdanın üzerine ev dikmek gibi olacak ve yıkılacaktır o karar. Düşüneceğin her ne varsa, öncelikle delillerle ispatlanmış ve gönülden inandığın gerçekler olmalıdır. Tahmini ya da uydurma ya da öfkeyle belirlenmiş dayanaklar sizi ondan uzaklaştırmak yerine ona yaklaştırır ve hatalar yaptırır.

Peki bunun yöntemi nedir? Yani insan karar vermek üzere dayanak gerçeğini ya da tespitlerini nasıl belirleyebilir?

İnsanın zihin ve gönül gözü ayrı ayrı yüksek katlı bina gibidir, sayarken sayısını unutacağınız kadar penceresi vardır. Neresinden bakarsanız tabloyu orasından görürsünüz. Binanın güney ya da kuzey cephesinden şehrin farklı açılarını görmek gibidir, bir yanı denize bir yanı karaya bakıyordur belki. İşte öncelikle “bakış açısı” denilen şeyin çoklu pencereler üzerine kurulu olduğunu bilmek gerekir. Bu yüzden örneğin o seni terk etmiştir, sana hata yapmıştır ama sen o binanın kuzeyinden bakmakta ısrar ettiğin için onu İstanbul’un boğazına, denizine bakıyor gibi görmekte ısrar ediyorsundur belki. Karşına çıkan fırsatları değerlendirirken gönlüne ektiğin kaygılar yüzünden alt kattaki bir camdan bakıp duvarı görüyor ve ileriyi göremediğin için bu fırsatı değerlendirmiyorsundur. Ama bu pencerelerin seçimi insanın kendi benliğine göredir işte. Bazen bilinçli, bazen bilinçsiz hatta bazen “işine ne geliyorsa” olarak gerçekleşir. Farklı konuları eliyorum ve birini ya da bir acıyı unutmak için doğru pencereyi zoraki seçmenin gerekliliğini anlatıyorum.

Yazının devamı...

Bilinçaltı Ve Geçmiş Nasıl Silinir?

5 Aralık 2018

Şimdilerde, bütün yaşam öğünlerinde, “geçmiş” yanı başınızda biliyorum. Detayını vermeyi hiçbir zaman veremeyeceğim astrolojiye göre, yine gezegenler geçmişi hatırlatarak size günü zehir etme peşinde diye duydum. Üstelik bu yine bir süre de böyle sürecek gibi. Astroloji üzerine aldığım bu habere göre eski aşklar, eski anılar, eskide olmuş ama kapanmamış hesaplar, işer, masanın altından çıkıyor ve iyi-kötü neticelenmeler olmakla birlikte, e biraz can sıkıcı yanlarını ortaya çıkarıyor. Her zaman yapmayı sevdiğim şeyi yapıp, hazır geçmiş geçmemeye inatlaşmışken, “geçmiş” nasıl geçirilir diye akıl tutulmalarımızı yazmak istedim.

Biten ilişkilerden kurtulamadığından şikayetle gelen danışanlarımın çoğunlukla zaten gerçekten bitirmediğini tespit edip söylediğimde bu tespit, danışanlar tarafından zor anlaşıldı. İnsanın anlaması zor ama anlaması kolay bir izahı var aslında:

Şimdi anlatacaklarımı daha iyi anlamanız için kendinizi merkezde tutarak şeffaf ya da renkli bir çember olarak düşünmenizi istiyorum. Çemberiniz katmanlardan ya da tek katmandan oluşabilir. Ama merkezde kendinizi hissedin ve çemberin sınırını da hayal edin. Bir balonun içinde gibi düşünebilirsiniz. Bu balonu, sizin enerji çemberiniz, auranız ya da yaşam alanınız diye tanımlayabiliriz.

İşte bu auramız içinde tuttuğumuz ve atmadığımız her şey, “şimdi” ve büyük olasılıkla “yarın” da yanımızda olmaya devam edecektir. Bitmiş rujunuzu çantanızdan atmadığınız sürece sizinle dolaşmaya devam edecek gibi… Çemberin dışına atmayı başarmak ise öyle sadece kararlarla da olmuyor üstelik! Bu yüzden birçok yönü ile ele almak istedim.

Yaşadığımız bir şeyi ya da birini unutmak gibi bir konu değil bu elbetteki! Zaten yaşadığımız olay ya da bizi üzen kişiden çok, bu olay ve kişinin ruhumuzda yarattığı duygu halleridir auramızda kalan: üzüntü, güvenmemek, ihanet, saygı zaafı…

Aslında hislerimizi unutmayı başaramayız; ki bu zaten başlı başına çok zordur. Auramızı ve onu düzenlemeyi zaten bilmediğimiz için de, olayı ya da kişiyi unuttuğumuzu düşünür ve söyleriz, geçer gider sanırız. Oysaki doğru bir şekilde temizlik yapılmadıkça “geçmiş” her zaman “şimdi” olmaya devam edecektir.

Peki neden “geçmiş”, “şimdi” olmaya devam eder?

1.Hesabı kapatmamak:

Yazının devamı...

Gerçek Aşkı Nasıl Tanırsınız?

20 Kasım 2018

Sıcağı sıcağına yazmayı tercih ediyorum genelde, öyle herkes gibi havaların ya da gezegenlerin etkisiyle. Ne bileyim hava yağmurludur, sonbahardır mevsim ve belki yer yer güneş açıyordur ve aklımıza olmadık şeyler geliyordur diye bekliyorum eş zamanlı olarak.

Sonbaharın hafif solgun bugününde, kalemim “gerçek aşkı” yazmaya doğru meyletti ve sanki en çok daha bana inat, muzur bir tebessümle…

Gerçek aşkları okumuş, seyretmiş ve bir tanesini de yaşamış biri olarak, kalemim bu konuda susar mıydı bilmem ama bilmeyenlere gerçekten gerçek aşkı anlatmak istediği kesindi.

Hani aşklar için çarşaf çarşaf liste yazarız ya oturup: Sevmek, sadakat, saygı, güven, gezmek, vakit geçirmek, ilgi görmek, ayrılmamak, evlenmek… Diye başlar ve belki de cinsiyete göre beklentiler (ki bu kadın) bile ekleyebiliriz.

Gerçek bir aşkın elinde yalnızca iki şey vardır: Sevmek ve Vazgeçememek.

Gerçek bir aşığın aşık olunandan ayrıdır sevdası. O sever ve sevgisinden de vazgeçemez. Bu aşk, karşı tarafın ne sadakatiyle ne geçirilen vakitle ne de güvenle artar ya da azalır. Kıvamında ya da yoğunluğunda ölçü değildir hiçbiri. Belki olsa olsa sadece acısında ölçüdür olan bitenler.

Gerçek bir aşık, aşık olunanın çemberinden ayrılamıyorsa, bu onu kazanmaktan çok, aklını kaybetmemek ve kalbini sakinleştirmek içindir. Zaten çok da uzağa gidemez maktulü failinden hani…

Gerçek aşk olduğu iddia edilen can yakıcılık halinin, gerçekten gerçek aşkla ilgisi yoktur mesela. Bozulan en büyük algı budur, evrenin geldiği bugünlerde. Çünkü gerçek bir aşık, her ne olursa olsun aşık olunanın canını kasten ve bile bile yakmaya cüret edemez. Çünkü bilir ki, o yangında en çok kendi gönlü yanacaktır. Ha en fazla bir kere dener kibriti çakmayı, ama olası intikamlarını da sürdüremez.

Yazının devamı...

Özünüzü Nasıl Bilirdiniz?

13 Kasım 2018

İnsan, kendi öz benliğini bulmaz ve hiç duymazsa ya da duymazlıktan gelirse, kendi iradesiyle yarattığı yalanları yaşar.

Bir beden ve bir ruhun içinde çokça hal, çokça değişkenlik taşıyoruz. Özgüven, zayıflıklar, yükselen ego, yalnızlık, neşe, hava, nahoşluk, istemler, hayaller, başarı, hayal kırıklığı... Kısacası ne ararsan var. Kusursuzca yapamadığımız ise, hepsini tüm olağanlıkta görmek ve bir de onları olduğu haliyle kabul etmek, yaradılışın olağanlığı saymak. Öz benliğimizde olan biteni görmemek, iç gerçekliğimizi bilmemek, dış benliğimizin de mekanik tepkimelerle çalışmasına sebep olur. Ruhu duymamak, sadece bedensel yaşam biçiminde kalmak ve sadece bedeni ihtiyaçları ya da rutinleri bilmek gibi sonuçlar doğurur. Yaşadığın bir an veya bir olay karşısında hissettiğini düşündüğün duygunun, çoğunlukla gerçek hissin olmadığını çok iddialı bir biçimde masaya koyabilirim. Çünkü büyük oranda (ki bu dünyanın geldiği hızlı yaşam stilinden kaynaklanmaktadır.) duygusal ve eylemsel tepkilerimiz, alışagelmiş, görülmüş, başkaları tarafından denenmiş, genellikle mekanikleşmiş tepkiler oluyor. Soluksuzca koşarken beynin çokça düşünceyi üretemeyip, bedenin eforuna odaklanması gibi aslında. O kadar tempolu yaşıyoruz ki, bu tempo içinde öz varlığımız ne hissetti, ne istedi, ne diyor, bunları bilemiyoruz.

Savaşa çıkan komutan kuşatmak istediği toprakları çevrelemiştir. Asker sayısı az ama inancı fazladır. O sırada bir ulak gelir. Derki “Komutanım, havan topları çok, ittifakları da arkamızdan gelip saldırmak üzere anlaşmışlar”. Komutan düşünür, savaşı kazanmak gerçekten imkansızdır. Bir komutan inanırsa kazanılır derler ama, imkansızlığı da inançla kırmak imkansızdır. Yine de komutan, geri çekilmeyi, olağan bir önlem olarak görmek yerine yenilgi olarak yorumladığından “saldırın” emri verir. Üç gün süren bu savaşta komutanın binlerce askeri ölecektir.

Doğacak güneşe inanmak lazım ama doğmuş ayın karanlığını da görmek ve kabullenmek bir o kadar gereklidir. Bir kabul ediş, bir yıkımı önleyebilecek ve dahi aslında bir zafere güneş olacaktır. O yüzden içinde olan her duygu, düşünce ve durumu zayıflatıp zayıflatmadığına bakmaksızın kabul et, önce ezebilir ama sonra güçlenecek ve kendini tam bilerek zaferlerine doğru tüm cephelerinle yürüyeceksin.

Öz benliğine erişirsen, hayal üstü güzellikler yaşayacağını vaat edemem. Benliğine kavuştuğunda iyi mi olursun kötü mü bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, her insanın özündeki yaratılmış saf ruh, her olasılıktan daha “iyi”dir. Şu an taşıdığın bedenin geçen zaman içinde aldığı bilmem kaçıncı şekilden daha iyidir. Üstelik de hiç bilmediğin “kendin”!

Ben sana güzel şeyler olacak diyemem! Kılavuz edersen beni, yolun sonunda kendini bulduktan sonra ben oturur dinlenirim, oradan sonraki yolculuğunda güzelliklere ulaşmak senin işin. Senin kendinde iki güç keşfetmeni sağlamış olacağım, için gücünü yitirse dış benliğin elinin altında olacak.

Tek yapman gereken öz benliğini her daim duymak! Bir an için dinlemeyi bırakırsan, seni fiziki dünyanın yarattığı bir hale dönüşmüş robotik dış benliğin yönetecek.

Yolun uzun mudur kısa mı ben bilemem! Ama bilirim ki yolun sonu çiçekli bahçeler, pötikare örtüler... Sen öz benliğine kavuşmak için geçecek süreye “gönüllü müsün” önce onu söyle! Yol kendini adadıkça kısalır, küsmüş ve derinlere gömülmüş benliğin yolda karşına çıkıverir!

Yazının devamı...

Hayatın Rüşdü: Olanların İspatı

6 Kasım 2018

Bilinçli olsak da olmasak da her şey bir ispat sorunuydu. En başta, nefes bile derinden geliyordu çoğu zaman ya, kendi varlığını ve senin varlığını ispatlamak istercesine...

Türlü türlü dirilişi vardı ispatın. Çocukken, ilk önce emeklemeyi ve emekledikten sonra yürüyeceğini ispatladın, seni sevenler öyle iri iri gözlerle sana bakarken. Sana yaşamın hep “emeklemekle” geçeceğini ispatlayamazdı hayat işte, sen henüz o kadar küçükken. Parmaklarını buruşturup yazdığın defterler boyu okuyabildiğini ve dahi beşten başlayıp yüz alabildiğine kadar çıkan puanlarınla da umutların boş olmadığını ispat ettin, yüzüne bakan bekleyişlere karşı.

Yalnız bir yere gidebilmeyi ya da ilk zorlukta annenin omzunu tutarak güçlü olmayı gösterdin ve belki o mağrur duruşunun ilkiydi o defa.

Bilmem o okulun adı nedir ama, ilk kez bir muhataptan sebep kalbinin atışı, sana aşkın varlığını ispatladı ya; sen de sevebilmeyi gösterdin, kitapların o boş, ilk sayfasına yazdığın satırlarla. Henüz o yıllarda, çok sevince mücadelenin en hasını vermeyi ispatlayamazdın belki ama o günler de yine de kalbinde birinin adını tutmayı ispatladın en safiyane halinle.

Gözyaşların ispatladı bu hayatta hüznün var olduğunu; ya bir aşktır sebebi ya daha acısı ve belki de en olmadık sudan sebep su damlacıklarının inadıdır onun da geliş sebebi hani...

Ergenliğini ispatladın ve ergenliğinden sebep geleceğe dair hayal ve hedef tutmayı, yani günü geldi sen de rüşdünü ispatladın.

Sınavlar koydu önüne hayat, kendisinin yaşam boyu sınavlarla dolu olduğunu göstermek istercesine! Hangi sınavdan sonra kurdun bu cümleyi: “Hayat hep böyle olacak” diye...

Annen ve baban kavga edince, kendine hangi ispatı aldın bilmem ama, kimi “evliliğin kötü ispatı” dedi, kimi “her şeye rağmen yarenlik” dedi.

Yazının devamı...