Geri Dön

Bitmeyen kavga

Bitmeyen kavga

Ali SİRMEN

1997'yi geride bırakmaya hazırlanırken, Türkiye'nin dev boyutlu sorunlarına şöyle bir gözatıldığında, aslında bunların çözümlerinin birkaç ana başlık altında toplanabileceğini görüyoruz.
Bu ana bölümlerden biri Milli Eğitim sorunudur. 1997'de, 8 yıllık kesintisiz eğitim alanında önemli bir gelişme sağlanmışsa da para, araç, gereç ve öğretmen yokluğunun yanı sıra, örgüt kadrolarına malum çevrelerce sızılmış olması da, eğitim sorununda, elle tutulur bir düzelme sağlanmasını engellemektedir.
Bilindiği gibi, UNESCO 1997'yi, Türkiye'nin en seçkin eğitimcilerinden ve Milli Eğitim Bakanları'ndan Hasan Ali Yücel'i anma yılı olarak kabul etmişti.
Hasan Ali'yi anma yılı çok sönük geçti. Hasan Ali unutulmuş değil, unutturulmuştu. Milli Eğitim Bakanlığı daha Hasan Ali'nin bakan olduğu yıllarda bile tutucuların büyük bir savaş verdikleri yerdi.
Niyazi Berkes, "Unutulan Yıllar" adlı anılarında, bu duruma değin çok ilginç gözlemlerini aktarmaktadır. Amerika dönüşü, İstanbul Üniversitesi'ndeki kadrosunun kapandığını gören ve oradan "kadro yok" yanıtını alan Berkes, Ankara'ya gidip, liseden hocası olan Bakan Hasan Ali Yücel'den iş istemeye karar verir. Sonrasını birlikte okuyalım:
"Randevu verilen saatte bakan beyin bulunduğu söylenen yerin kapısında hazırdım. Orada koyu esmer yüzlü bir zat daha vardı. Az sonra 'Necati Akder beeey' diye hademe tarafından çağrılarak içeri alındı. Kısa sürede çıkınca ben çağırıldım.
İçeri girince şaşırdım. Ben bir bakan göreceğimi sanırken, genişçe bir yerde yarım daire biçiminde dizilmiş masalar başında elliye yakın kişi var. İçlerinden bir - iki kişiyi seçebildim... Hilmi Ziya Bey'in beni takdim ettiği ve adının Reşat Şemsettin Sirer olduğunu anımsadığım zat... Yücel'in çok sevdiğim o gür sesiyle bana merhaba deyişini seçtim:" Hoş geldin Niyazi hele bir otur bakalım."
Niyazi Berkes oturur, İstanbul'da kadro olmadığını, Ankara'da açılacağını öğrendiği Felsefe Fakültesi'ne atanmak istediğini anlatır. Hasan Ali Yücel yanında oturan Yüksek Öğretim Müdürü Edhem Menemencioğlu'na döner ve "Edhem Bey Niyazi benim eski öğrencimdir..." diye söze başlar ki, ilköğretim müdürü olduğu için daha uzakta oturan Reşat Şemsettin Sirer bakanın sözünü keser ve "Efendim, Dil - Tarih'e az önce Necati Akder Bey'i aldık ve kadro doldu yer yok. Niyazi Bey'i ben de takdir ederim, değerli bir kişi olduğunu duymuştum, Berlin'deki öğrenci müfettişliğim sırasında. En iyisi onu İstanbul'da tutalım, orayı takviye etmiş oluruz" der.
Bu sırada ne Yücel ne de Menemencioğlu ağızlarını açarlar.
Berkes çarnaçar, İstanbul'a dönmek üzere, çıkar. Tren saatine kadar vakit geçirmek üzere Akba Kitabevi'ne girer, kitapları karıştırır ve konuşulanlara kulak misafiri olurken, arkadan biri koluna girer, döner bakar ki, Hasan Ali Yücel.
Hasan Ali Yücel Niyazi Berkes'e hemen Edhem Bey'e gitmesini ve tayininin yapılacağını söyler.
Niyazi Berkes, Ankara'ya ücretli asistan olarak tayini yapıldığı sıradaki duygu ve gözlemlerini şöyle dile getirir:
"Kafam karmakarışık! Kafam oynanan tiyatroyu yorumlama, anlama işi ile meşguldü. Sonradan öğrediğim ve yaşamımın daha sonraki dönemlerinde patlak verecek olan olayla ilişkisi olan şey, Hasan Ali Yücel ve Reşat Şemsettin Sirer arasında henüz kapalı bir savaşın sürdüğüydü."
Evet Milli Eğitim Bakanlığı içinde, aydınlanmadan yana olanlara karşı, daha taa 1940'ların başında başlatılmış bir kavga sürüyor.
Bu kavgada Sirer benzerleri üstte kaldıkça, Türkiye'nin sorunlarının çözümü çok güç görünüyor.


Yazara EmailA.Sirmen@milliyet.com.tr

15 Aralık 2019 Magazin Bülteni15 Aralık 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber