Aliço ile kaptanım

Sayfadaki Göztepe fotoğrafını sevgili Okan Yüksel’in Konak Belediyesi Kültür Yayınları Dergisi için özenle, emekle, sevgiyle yarattığı ‘Efsane Göztepe’ isimli değerli kitaptan aşırdım. Bazen atıyorum iki tek, duygularım köpükleniyor. Geriye dönüşler, anılar, insanlar elbette. Yitirdiklerimiz ve geride kalanlar. 12 yıllık profesyonel futbol yaşamımda hep bir sezon bu sıradışı Göztepe’nin bir üyesi olmak istemişimdir. Olmadı. Denk getiremedik. Fenerbahçe’ye gittiğim 1965-66 sezonunun bitiminde İzmir’e üniversite sınavlarına gelmiştim. Bir akşam havalanmak için Alsancak, Kordon boyuna indim. Pasaportta, Gürsel Abi, Nevzat, Çağlayan, Halil’e karşılaştım. Sarıldık, öpüştük. O akşamı hiç unutmam. Gürsel Abi, “Bülent, İzmir’e dönmeyi düşünürsen biz burdayız, bekleriz” demişti. Koca Kaptan, dünya tatlısı insan güzeliydi. Sayfadaki fotoğrafı seçmemin özel bir nedeni var. Orada Ali Artuner ile Nihat Yayöz yok. Yanılmıyorsam, Beşiktaş’a gittikleri sezon çekilmişti. Kalede Seyfi Talay, orta alanda Aliço ve Ali İhsan Okçuğlu onlar benim sevgili güzel abilerim, can dostlarımdı. Seyfi Abi, İzmirspor’da kaptanımdı. Adamlığın kitabını yazabilmeyi becersem Seyfi Abi, o yapıtın öznesi olurdu. O, sağlam insancıl kişiliğiyle yaşamın bizlere sunduğu tüm değerleri hak eden ama çoğu zaman haksızlıklarla savaşan bir masal kahramanıydı. Göztepe onu içtenlikle kucaklayan sarıp sarmalayan sıcak bir yuva oldu. Ama içindeki virüs İzmirspor’du. Fazla dayanamadı, 1 yıl sonra döndü. Bir yürek burukluğuyla genç yaşta terk etti bu oynak gezegeni. İçim yandı. İçimdeki külleri soğumadı hala. Ali İhsan Abim’le (Aliço) Fenerbahçe’de buluştuk. Benden 1 yıl önce Kasımpaşa’dan transfer edilmişti. Yugoslavya göçmeni, Alibeyköy çocuğuydu. Fenerbahçe’nin Kadıköy, Kuşdili’nde bekâr ya da İstanbul dışından gelen futbolcuların kaldığı bir evi vardı. Alico, o evin abisiydi. Sıfır asit rafine bir insan sevgi adamıydı. Yanında oyna ya da tribünden seyret her defansında futbolun sanatsal, estetik yanını sergilerdi. Ve de olağanüstü bir hayat adamıydı. Evde beş kişiydik. Nedense ikimiz arasındaki ilişki bir başkaydı. Eve katıldığım ilk günden yakın durdu bana. Çok özel ilişkilerini, yaşam felsefesini sakınmadan paylaştı benimle. Yüreğini tüm ayrıntılarıyla açtı bir biçimde. Yemeklerimizi Kadıköy Üçel Lokantası’nda yerdik. İçkili bir mekândı. İzin günümüzde bir akşam birlikte oraya gittik. Lokantanın mezecisi Şükrü Abi, tadına doyum olmaz bir nüktedandı. Damak tadını patlatan mezeler üretirdi. Ama palamut pilakisinin yeri başkaydı. Meze değil, sanat eseriydi. Ali İhsan Abi, “Ne içelim?” dedi. “Abi ben şarap alayım” dedim. “S...r lan oradan bu mezelerle şarap içilmez, rakı içilir. Rakı, içkilerin hasosudur. Adam gibi içilirse hayat onunla güzelleşir” demişti.

Aliço ile kaptanım

Sözcüklerin efendisi Doğan Hızlan’ın bir gazete yazısından aklıma takılıverir bazen, “İnsan, ne diye bazı şeylerin yoksuluyum diye üzülmeye yatkındır da bazı şeylerin zenginiyim diye sevinmeye eğilimli değildir”...

Evet, çoğu zaman öyleyiz, eğer zenginliğimizi oluşturan değerleri erken yitirmemişsek.

Bir yazarın ilk yapması gereken, her şeyi hatırlarken anılarını yazmaktır. (G.G. Marquez)