Ah İstanbul!

Şehrin kalbindeki yeni AKM’yi konuştuğumuz şu günlerde, İstanbul Tasarım Haftası devam ederken İstanbul, UNESCO tarafından tasarım şehri seçildi. Peki ama bu gelişmeden ne kadar haberdar olduk?

İstanbul, UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na, tasarım kategorisinde eklenen
8 kentten birisi seçildi.

Bir tasarım şehri olarak UNESCO tarafından tescillendi.

Ah İstanbul

Tam da “İstanbul’un değerini yeterince bilemedik, İstanbul’a ihanet ettik” diye şehirle ve kendi kendimizle yüzleştiğimiz, yeni AKM ile İstanbul’un kalbinde neler olacağını konuştuğumuz bugünlerde.

Tam da İstanbul Design Week (İstanbul Tasarım Haftası) ve birçok tasarım etkinliği son hızla devam ederken. Bu önemli gelişme yine bürokrasi engeline takıldı ve ne yazık ki yeterince duyurulamadı bile.

Peki ama ilk duyduğumuzda tepkimiz ne oldu dersiniz, bu çok geç kalınmış gelişmeye?

Gelişmeleri duyurmalıyız

İstanbul, tasarım şehri kabul edilmesine neden olan birçok özelliğiyle vedalaşalı çok oldu. Hâlâ da hem mimari hem tasarım konusunda büyük zorluklarla mücadele veriyor. Şehrin en değerli zanaatkarları bile kan ağlıyor.

Şimdi önemli olan UNESCO’nun da desteğiyle bu yeni sıfatın hakkını verebilmek, bürokratlar yerine konunun uzmanlarıyla doğru çalışmalar yapmak.

İşte ancak o zaman İstanbul “tasarım şehri” sıfatını en iyi şekilde taşıyabilir. Tabii bunları yaparken yapılanlar kadar önemli olan bir diğer şey de bunları iyi duyurabilmek.

Nasıl Gaziantep’in UNESCO tarafından gastronomi şehri seçilmesini hepimiz duyduysak ve hem yurtdışında hem yurtiçinde bu gelişme anlatılıyorsa, İstanbul’la ilgili gelişmeleri de duyurmalıyız.

Aynı şekilde UNESCO’nun bu yıl 44 ülkeden seçtiği 64 “Yaratıcı Şehir” arasında olan Kütahya (El sanatları ve Folklorik sanat) ve Hatay’ı (Gastronomi) da duyurmamız, anlatmamız gerekiyor.

Nasıl İstanbul eylül ayında eski enerjisine, Arap turistlerin yanı sıra şehirde bienal gezen yabancı sanatçılara, küratörlere, sanat eleştirmenlerine, gazetecilere, kısaca özlediğimiz görüntüye kavuştuysa, bundan sonra da öyle devam etmeli. Çünkü eşi benzeri yok, hem konumuyla hem de tarihiyle.

İstanbul’da maraton vakti

Ah İstanbul

Bugün İstanbul’un ne kadar özel olduğunu bir kez daha anlamamızı sağlayan bir etkinlik var: Vodafone İstanbul Maratonu. Avrasya Maratonu diye başlayan İstanbul Maratonu, dünyada iki kıta arasında koşulan tek maraton olma özelliğini de taşıyor.

Köprüden yürüyerek geçip, bol bol selfie yapıp, Instagram’da övünerek paylaşabileceğimiz yılın tek günü. Haklısınız, İstanbullu’ya her gün maraton. Hayatımız oradan oraya koşturarak ve hatta çoğunda engeller atlayarak ve atlatarak geçiyor. Oysa biz çocukluktan karşıyız koşmaya.

“Koşma terlersin” sözüyle büyümedik mi zaten?

“Koşu sağlığa zararlı, aman dizler sakatlanabilir” diye avuttuk kendimizi.

Oysa bütün dünya koşuyor sokaklarda, parklarda. Çoğumuzun koşacak bir parkı yok. Şanslılar Maçka Parkı ya da Yıldız Parkı’nda koşuyor, daha da bol vakti olanlar Boğaz’da uzun uzun yürüyor. Eş dostla ya da sağlıklı yaşam koçuyla. İşte bir tek bizde yürümek için bir koça ihtiyaç duyuluyor.

Çünkü tek başımıza yürümekten bile aciziz! Böyle bir manzarada yürümek için, disipline olmak için dışarıdan yardıma ihtiyaç duymak bir tek bizde olabilecek bir şey. Uzun yıllar maratona katılan ünlüler magazin sayfalarını, köprü üstünde halay çekenler, mangal yapanlar ise birinci sayfaları süsledi.

Ama maratonla ilgili pek bir şey öğrenemedik.

Maraton maratonluktan çıkmış, köprünün halk açılımı olmuştu.

Neyse ki büyük bir ilerleme kaydettik. İstanbul bütün iniş çıkışlarıyla ne kadar zor bir parkur olsa da; hedef, dünyanın en iyi maratonları arasına girebilmek.

Ayrıca 8 kilometrelik halk koşusuna katılarak da bağış toplamak ve bir sosyal sorumluluk projesini desteklemek mümkün. Bugünkü maratona katılanlara şans diliyor, bu yılı kaçıranlara seneye hazırlanmaya başlamakta fayda var diyorum.

“Maraton çok uzun” derseniz, 8 kilometrelik halk koşusu da iyi bir başlangıç.

Bir yerden başlamak lazım, değil mi?