Scorsese ve Yılmaz Erdoğan’ın ortak noktası

Martin Scorsese’nin son filmi ‘The Irishman’i Londra’da bir sinema salonunda izliyorum.

Robert De Niro, Al Pacino, Joe Pesci ve Harvey Keitel’ı bir araya getiren film şimdiden bir klasik olma yolunda.

Gizemli şekilde ortadan kaybolan sendika lideri Jimmy Hoffa (Al Pacino) ve mafya tetikçisi Frank Sheeran’ın (Robert De Niro) gerçek öyküsünü anlatıyor.

Oyuncular ve konu itibarıyla Scorsese’nin ‘GoodFellas’ını hatırlatıyor.

Film birçok ülkede sinemalarda vizyona girdi, 27 Kasım’da ise Netflix’te yayınlanmaya başlayacak.

Scorsese ve Yılmaz Erdoğan’ın ortak noktası

Sinema mı, Netflix mi?

İşte bu aşamada hatırlamadan edemiyorum, BKM’nin Yılmaz Erdoğan’ın ‘Organize İşler Sazan Sarmalı’ filmini sinemalarda vizyona girdikten hemen sonra, 3. haftasında Netflix’te de yayınlamaya başladığında verilen tepkiyi.

Hatırlarsınız, yer yerinden oynamıştı.

Filmi ilk iki haftasında sinemada bilet alıp izleyenler için elbette hoş değildi bu karar, ama burada kandırılmışlık hissi yaratan filmin Netflix’te yayınlanması değil, vizyonda 3. haftasında Netflix’te yayınlanmaya başlamasının önceden duyurulmamış olmasıydı.

Kazanan: İçerik

Zaman değişiyor, yıllardır güç sinema salonlarındaydı, ama artık yapımcılarda.

Sinema salonları da bunu anladıkları ve kabul ettikleri zaman sorun çözülecek.

Kimse de Martin Scorsese’ye nasıl olur da Netflix’le iş birliği yaparsın demiyor, diyemiyor.

Filmi isteyen sinema salonunda, isteyen evinde, filmin aynı zamanda yapımcısı da olan Netflix’te izliyor.

Eskiden mecra önemliydi, artık mecra değil, içerik önemli olan.

Malum, herkesin bir mecrası var artık, sosyal medya ve farklı platformlar sayesinde.

O yüzden kimse tek bir mecraya bağımlı olmak durumunda değil.

Bir mecrayla anlaşmazlık olursa, hemen başka bir mecrada yayına devam edilebiliyor.

Günümüz ilişkileri gibi biraz.

Aynı anda birden fazla mecrada da paylaşım yapılabiliyor.

Önemli olan sağlam bir içeriğiniz olması.

İyi içeriğin her zaman alıcısı var, hangi mecrada olursa olsun.

Scorsese ve Yılmaz Erdoğan’ın ortak noktası

3.5 saatte 6 kelime

Gelelim ‘The Irishman’in en çok eleştirilme nedenine...

Filmi ne kadar beğensem de artık 3.5 saat başka bir şeyle ilgilenmeden sinema salonunda oturmak mümkün olmuyor ne yazık ki.

Arada hareket etmek istiyorsunuz, telefonunuza bakmak, Instagram’da neler kaçırdığınızı görmek istiyorsunuz.

Ama filmin en çok eleştirilme nedeni uzunluğu değil, bu kadar uzun bir filmde hiç kadın sesi olmaması.

Frank ‘The Irishman’ Sheeran’ı canlandıran Robert De Niro’nun filmdeki kızı Peggy Sheeran’ı canlandıran başroldeki kadın oyuncu Anna Paquin 3.5 saatlik film boyunca sadece 10 dakika görünüyor ve sadece tek satırlık, tam 6 kelimelik bir repliği var.

Belki eskiden bu kadar göze batmıyordu benzer durumlar, ama ‘MeToo’ çağında kadınlar daha çok seslerini duyurmak istiyor ve doğrusu filmlerde de olsa böyle portrelenmek istemiyor.

Scorsese ve Yılmaz Erdoğan’ın ortak noktası