Tokyo’dan izlenim

Japonya için hep ‘farklı bir gezegen’ diyorlar. Oysa gidip görünce öyle olmadığını anlıyorsunuz. Bugün hızlandırılmış bir Tokyo turuna çıkıyoruz.

Japonya, hayatta en çok görmek istediğim ülkeydi. Çizgi filmlerden sonra “Lost in Translation”, “Blade Runner”, “Kill Bill” gibi filmlerle yer etmişti aklımızda. Her giden başka bir gezegen olduğunu anlata anlata bitiremiyordu. Sanki gerçekten de bu gezegende, dil ve alfabe farkından kaybolacağımı sanıyordum. Oysa 5 yıl önce ilk kez gittiğimde şimdiye kadar duyduğum her şeyin aslında ne kadar abartı olduğunu görmüştüm, bu gidişimde ise daha da iyi anladım. Tamam, Japonlar’ın çoğu sular seller gibi İngilizce konuşmuyor. Ama hepsi derdinizi anlamak için elinden geleni fazlasıyla yapıyor ve aynı dili konuşmasanız da bir şekilde anlaşıyorsunuz. Her saatte, her bölgede sonsuz güvendesiniz. Depremde bile bir şey olmaz hissi hakim ülkeye. Daha ilk günden kendinizi uzun zamandır Japonya’da gibi hissediyorsunuz. Beyaz dantelli taksilerdeki beyaz eldivenli şoförleri yadırgamıyor, metroda kendi yolunuzu kendiniz rahatça bulabiliyor, sonra da sırf doğru yolda olduğunuz için bile mutlu oluyorsunuz.

Tokyo’dan izlenim

Tokyo’ya gelince; geneline güzel bir şehir demek pek mümkün değil. Üstgeçitleri yüzünden gökyüzünü bile göremediğiniz, zaten parlak neon ışıklarından gözlerinizin kamaştığı tipik bir büyük şehir. Ama hiçbir bölgesi birbirine benzemiyor. Sanki farklı farklı şehirlerden oluşuyor gibi, bazıları yemyeşil ve harika mimarisiyle dikkat çekiyor. Hayır, her köşe başında karşınıza bir suşici de çıkmıyor, İstanbul’da bile daha çok suşiciye rastlıyor olabiliriz. Burada iyi suşiciler zaten en fazla 10 kişiye servis veriyor aynı anda. Yapıldıktan sonra 45 saniye içinde tüketilmesini istiyorlar suşilerin. Bu durumda, suşi barlarda yer bulmak kolay değil. Üstelik yerlerini bulmak da kolay değil. Çünkü, çoğu büyük binaların içine gizlenmiş durumda, sokak üstü değil. En iyi restoranlar için ise gizli bir üyelik sistemi var, tanıdık değilseniz rezervasyon yapmak mümkün değil. Tanıdıkları biri sizin için rezervasyon yaparsa bile sizi uzun uzun araştırıyorlar, arkadaşlarınızın bile bilmediği göbek adınızdan neredeyse TC kimlik numaranıza bile hakim oluyorlar.

Alışverişe nereye gitmeli?

Tokyo’da alışveriş için, lüks mağazaların olduğu Ginza ve Omotesando gibi bölgeler var. Hem alışveriş, hem gece hayatı için en iyi seçeneklerden biri ise Daikanyama. Aoyama ise lüks markalarla olduğu kadar, konsept mağazalarıyla da dikkat çekiyor. Boşuna Monocle’cıların Tokyo’daki favori bölgesi değil.

Gece hayatı nasıl?

Hemen yakınında ise sokak stili ile ilgilenenlerin seveceği Harajuku Sokağı var. Burada da minik dükkanları geziyorsunuz; desenli çoraplardan pembe-beyaz tütülere kadar, çizgi film karakterlerini andıran Japon genç kızların ilgisini çekecek birçok şeye rastlıyorsunuz.

Park Hyatt otelinde, “Lost in Translation”ın çekildiği New York Bar’dan, baş barmeniyle dünyanın en iyilerinden biri olan High Five Bar gibi tipik loş ışıklı Tokyo barlarına kadar seçenek çok ama ilk defa gelenler için Golden Gai daha ilgi çekici. Minik minik barlardan oluşan yan yana dizili sokaklardan meydana geliyor Golden Gai. Minik derken ancak 6-7 kişinin sığabileceği barlardan söz ediyorum. Hepsinin dekoru birbirinden farklı. Tokyo’nun eski Redlight bölgesi. Şimdi ise gece hayatının önemli bir kısmı burada. Womb gibi çok katlı elektronik müzik çalan kulüplere gitmek isterseniz o başka ama içkinizi içip hoşunuza giden bir müzik dinleyerek yanınızdakilerle sohbet etmek isterseniz Golden Gai daha farklı bir seçenek. Minik barlar arasında seçim yapmakta zorlanabilirsiniz. Bazıları sadece üyelere özel. Yine de o kadar çok seçenek var ki, bir akşamdan daha çok zamanı burada geçirmek mümkün.