Asıl tehlike: Kindar bir nesil

MİT Müsteşarı’nın selefi ve yardımcısıyla birlikte ifadeye çağrılması, dün Ankara’yı şok etti.
İşin ilginç yanı, şok olanlar arasında Hükümet mensupları da vardı.
Kısaca hatırlayalım:
KCK’ya dönük yürütülen operasyonda kasım ayında Öcalan’ın avukatları da tutuklandı.
Avukatlar, PKK liderinin talimatlarını Beyoğlu’ndaki bir internet kafeden yurtdışına iletmekle suçlanıyordu.
Peki kimdi mesaj ilettikleri kişiler?
Oslo’da devletle müzakereye oturan PKK yöneticileri...
Yani, mesaj trafiği, devletin bilgisi dâhilinde yapılıyordu.
* * *
Bunun da ötesinde, PKK’nın bazı eylemlerini devletin önceden bildiğini söyleyenler de var.
Oslo görüşmelerinden dışarı sızdırılan kayıtta, MİT Müsteşar Yardımcısı’nın PKK’nın büyük kentlere bomba yığdığından haberdar olduklarına dair sözleri hatırlardadır.
MİT’in KCK içine soktuğu elemanların eylemlere karıştığı, bunları polis yakalayınca da iki kurum arasında çatışma çıktığı söyleniyor. Bu çatışmada, Hükümet’in MİT’in yanında yer almasıyla dünkü Emniyet operasyonunun yapıldığı anlaşılıyor.
Bu tür ifade ve şüpheler, MİT’in PKK ile diyalog sürdüren iki müsteşarı ile bir müsteşar yardımcısını savcılığa sürüklemiş olsa gerektir.
Dolayısıyla aslında sorgulanan, istihbaratçılar değil, hükümetin (ya da devletin) PKK ile müzakere kararıdır.
Hükümet’in dünkü şaşkınlığı da muhtemelen bundan kaynaklanmaktadır.
Böyle bakınca, görüşme bandını sızdıran irade ile MİT’i adliyeye sürükleyen iradenin, aynı niyetle çalıştığı söylenebilir.
* * *
AKP, açılımı olduğu gibi, diyalog sürecini de kötü yönetti.
Hadi açılım hamlesi, Habur’un yarattığı psikolojik engele takıldı diyelim, ya PKK ile müzakere süreci?
Kamuoyu, görüşmelere beklendiği gibi büyük tepki vermedi; burada asıl sorun, beceriksizlikti.
Başbakan, bir yandan özel temsilcisini PKK ile görüşmeye yollarken, öte yandan “Ben olsam Öcalan’ı asardım” diyerek seçim meydanına çıktı.
Bu ikili oyun, bir ses bandıyla gözler önüne seriliverdi.
Dün yaşananlar, yarım kalan o sürecin artçı sarsıntıları ve istihbaratçıların güç savaşı sayılabilir.
MİT, bu görüşmelere kendi başına niyetlenmediğine göre, yetkililer de savcıya “Siyasi talimatla görüştük” diyeceğine göre, hesap vermek, bu siyasi talimatı verenlere düşecektir.
* * *
Hükümet, meydanlarda “Asalım” diye yuhalattığı “düşman”la gizlice sohbet ederken “yakalanınca”, durumu örtbas edebilmek için, 4 yıldan beri göz yumduğu KCK yapılanmasına karşı taarruza geçti.
Bu yolla Kürt sorunu çözülür mü, yoksa tırmandırılır mı?
Bir örnek vereyim:
Şerafettin Elçi, 12 Mart’ta Kürtçülükten tutuklanmıştı; 7 sene sonra bakan oldu.
Bakanken “Ben Kürdüm, Türkiye’de Kürtler vardır” dediği için hüküm yedi.
30 sene sonra “Türkiye’de Kürtler vardır”ı kabul eden bir devletin parlamentosuna milletvekili oldu.
Şimdi, Radikal’den Ezgi Başaran’a verdiği mülakatta bambaşka bir uyarı yapıyor:
“Çözümde son şans bizim nesildir. Çünkü bizden sonra, devlet deyince sadece jandarmayı, polisi, savcıyı anlayan, içi kin ve hınç dolu, çok öfkeli bir nesil geliyor.”
Biz “dindar bir nesil” kavgasındayken Güneydoğu’ya “kindar bir nesil” geliyor. Tutuklamakla biter mi?
Neydi o laf?
“Men dakka dukka” mı?